Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Öfke ve Hırsın Sonu

avatar

Selman Devecioğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Türk milleti olarak geçmişten bugüne sözel yönümüz ağır basmış, yazıyla tanışmışsak da yine sözlü destanlarımızdan vazgeçememişiz. Dilden dile anlatılan hikâyelerimiz, atasözlerimiz ve nasihatlerimiz atalarımızdan bizlere yol gösterici olmuştur. Öğüt dinlemeyip hataya devam edince, “bir musibet bin nasihatten daha iyidir” diye sinirlenmişler, hatta daha ileriye giderek, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” atasözünü ifade ederek bizleri hafif yollu korkutmuşlardır.

Sultan Gazneli Mahmut devrinde yaşandığı rivayet edilen, bizlerin hissemize düşeni alacağımız bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak isterim.

Gazne şehrinde Sultan Mahmut bir gün tebdil-i kıyafet gezerken acayip hâllerle karşılaşır.
Yürürken bir demirci görürler. Demirci demiri döverken, yaptığı işe ara verir, gülerek karşıya bakar, birdenbire heyecanlanır, sonra tekrar kafasını çevirerek üzüntüyle işine devam eder. Bu hareket akşama kadar sürüp gider.
Sultan Mahmut yoluna devam ederken bir garip kişi, caminin minaresinin yanında durur, minarenin tepesine kuş konunca, sevinç içinde koşarak minareye çıkar. Tam yukarıya varınca kuş uçar, müezzin; ağlaya ağlaya geri iner. Bu hâl aynı şekilde tekrarlanır, Minaredeki kuşu sadece meczup görür, etrafındakiler bu kişiyi deli sanırlar.
Sultan ve sadrazam tekrar yola revan olurlar. Pazar yerinde gözü görmeyen dilenciyle karşılaşırlar. “Bana on para sadaka veren Allah aşkına enseme bir yumruk vursun.” diye şehirde dolanır. Yoldan geçenler de para verip ensesine vururlar. Bu yaşanan da sultanın dikkatini çeker.

Gazneli Mahmut yaşadıkları ibretlik olayların hikmetini öğrenmesi için vezirini o ilginç kişilerin yanına gönderir.
Sadrazam ilk olarak demircinin yanına gelerek selam verdikten sonra yaptığı davranışın hikmetini sorar. Demirci de anlatır;

– Harp zamanıydı gece gündüz demir dövüp ok yapıyor, evime gidip, yemek yeme fırsatımız bile olmuyordu. Bir akşam vakti hanımım benim için tavuk haşlayıp iş yerine gönderiyor. Yemeğimi yediğim esnada bir kedi peyda oluyor. Ben kovuyorum o geliyor, birkaç kere böyle devam ediyor. Ben kediye yediğimden hiç vermedim, hatta kızıp kemiklerini de vermeyip, ateşe atıp yaktım.

Kedi birdenbire dile gelerek;

– “Şaşkın adam! Yediğin tavuktan vermedin, tavuk senin rızkın sözümüz yok. Ancak kemikler benim hakkımdı. Neden kızıp hissiyatına kapılarak, kemikleri yaktın? Bana verseydin, duvarın altında bir hazine var, o senin nasibin olacaktı yaptıkların nedeniyle bu hazineye kavuşamayacak, asabiyetinin cezasını çekeceksin” diyor.

Demirci;

– “Ben demir döverken bu hazine gözüme görünüyor, tam koşup almaya yeltenince tekrar kayboluyor” diye cevap verir.

Öfkeyle ve hissiyatımızla hareket edince zararı büyük oluyor. Telafisi olmayan sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Sadrazam sonrasında minareye gülerek çıkan müezzinin yanına gider: İlginç hâllerin sebebini kendisine sorunca, müezzin anlatmaya başlar;
– Sesi güzel bir insandım, benim sesimi cin padişahının kızı çok beğenmiş. Ve hizmetkârlarına tembih ederek, benim getirilmemi emretmiş. Ben sabah ezanını okuyup minareden ineceğim zaman bir kuş beni yakalayarak, bir sarayın bahçesine götürdü. Yeşil bir bahçede, tahtta dünyalar güzeli bir kız oturuyordu. Ben ona izni olmadan yaklaşmaya çalıştım. Prenses sinirlenerek, “Sen bana haramsın, nikâhımız kıyılmadan elini vuramazsın” diye beni uyardı. Ben dinlemedim, tekrar ona dokunmaya çalışınca, kız sinirlenerek etrafındakilere bağırdı. “Siz bana ben-i âdem değil, bir şeytan getirmişsiniz. Götürün bunu buradan.” diye beni huzurdan kovdu. Kuş beni yakaladığı gibi tekrar minareye koydu. Ben aşağıya inince kuş konuyor, seviniyorum yukarı çıkıyorum, tekrar kuş kaçıyor. İnsan istek ve arzularına gem vurabilmelidir.

Sadrazam, görme engellinin yanına giderek;

– “Sen neden böyle sadaka istiyorsun?” diye soruyor.

– Ben bir kervancıydım. Bin katırım vardı. Semerkant ve Hindistan arasında yük taşıyordum. Bir adam gelerek, bin katır yükü eşyasının olduğunu söyledi ve götürmemi istedi. Fiyatta anlaştık. Eşyayı hayvanlara yükledik ancak görünüşte yük hafif hissediliyor ama hayvan yükün ağırlığına dayanamıyordu. Sahibi görmeden yükü incelediğimde içlerinde altın olduğunu gördüm ve hırsıma kapılıp yolcuyu öldürmekle tehdit etmeye başladım. Yolcu kararlılığımı görünce altınların hepsini bana vermek istedi. Ben bunu kabul etmeyerek hazinenin yerini sordum. O da bana bir sırrını anlattı ve öldürmeyeceğine dair söz istedi. Elinde bir sürme olduğunu, bir gözüne sürünce yer altındaki tüm hazineleri bildiğinden bahsetti. Çok şaşırmıştım. O sürmeyi istedim. Yolcu da tek gözüme sürmeyi kabul etti. Ancak ben yolcunun bana oyun yaptığını hazinelerin hepsini bana vermeyeceğini düşünerek, iki gözüme sürmesini istedim. “Kör olursun” uyarılarını dikkate almadan sürmeyi iki gözüme de sürdüm. Gözüm artık görmüyordu, yolcu beni memlekete götürüp, elimdeki hayvanları aldı. Ve açgözlü olmamın cezası olarak beni burada bıraktı. O yüzden ben bu tokada layığım. Hırs ve tamahkârlık bizleri olmayacak sıkıntılara sokabiliyor.

Bu hikâyeyi Muzaffer OZAK Hoca’dan dinlemiş ve not almıştım. Selamlarımla.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.