Nidayi Sevim ile Söyleşi

Kadın Sığınma Evi olarak kullanılan hatta Milli Mücadele döneminde büyük hizmet ve fedakarlıklar gösteren Hatuniyye Tekkesi’ni anlatabilir misiniz?

Tarihimizle ilgili birçok konuda olduğu gibi tekkeler konusunda da dengeyi kuramamış, biraz da kasıtlı olarak meselenin hep olumsuz yönlerini masaya yatırmışız. Oysa dönemlerinin bir nevi sivil toplum kuruluşu işlevini gören tekkeler, Osmanlı toplum hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Medeniyeti özümsemiş her aklıselim sahibi münevver, bu müesseselerin Türk tasavvuf, edebiyat ve sanat tarihindeki seçkin yerini kabul etmekte. Eyüp Sultan da çeşitli tarikatlara ait tekkelerin en yoğun olduğu ve en parlak devirlerini yaşadığı mekânlarımızdan biridir. Bu tekkelerden birisi de Eyüp Sultan Tepelerinde, Gümüşsuyu Caddesi üzerinde bulunan Hatuniyye Tekkesidir. Kaynaklarda Hüsam Efendi Tekkesi ve Selim Efendi Tekkesi isimleri ile de anılmakta. Ahmed Dede Mescidi içinde kurulan bu tekke, Milli Mücadele’ye katılan ve önemli yararlılıklar gösteren tekkelerdendir. Tekkenin tarihi 18. yüzyıla uzanıyor. Bulunduğu Bülbülderesi Mahallesi, adını o dönemlerde Eyüp Sultan'dan geçen dereden almış olmalı. Bestekârlığıyla da tanınan Sultan III. Selim'in en güzel eserlerini bu derenin kenarında yaptığını da çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz. Pek çok tekke gibi Milli Mücadele sırasında büyük hizmet ve fedakârlıklara sahne olan Hatuniyye Tekkesi, bakımsızlık nedeniyle yine pek çok örneği gibi yaklaşık 50 yıldır harap durumda idi. 2010 yılında restorasyona alındı. Çalışmalar kısa süre içerisinde tamamlandı. Kamu yararı gözetilerek çeşitli kültürel fonksiyonlarla toplum hayatına kazandırılıp sürekliliği sağlandı. Tekkenin kadınlara hizmet verdiği biliniyor. Peki, tekkede kadının ne işi vardı? Dünyadaki ilk kadın sığınma evi nerede kuruldu bilemiyoruz. Lakin Dr. Fatma Sedes’in aktardığı tarihî verilere göre böyle bir sığınma evi Osmanlı İmparatorluğu'nda 18. yüzyıl başlarında Eyüp Sultan sırtlarında kuruldu ve 19. yüzyıl sonlarına kadar hizmet verdi. Çeşitli nedenlerle sığınacak bir yeri, tutunacak bir dalı olmayan kadınlar buraya sığınmışlardı. O tarihlerde "Karılar Dergâhı" olarak da adlandırılan Hatuniye Tekkesi’ne sığınan Osmanlı teb’asından kadınlar, burada ilgi alanlarına göre çeşitli zenaatlar öğrenirdi. Bu zenaatlardan elde ettikleri gelir sayesinde de kimseye ihtiyaçları kalmadan geçimlerini sağlamayı başarmışlardı. Dergâhta 16-80 yaşları arasında 100 kadar kadının bulunduğu da bugüne ulaşan bilgiler arasında.

Mehmet Kâmil Berse'nin tavsiyesi üzerine Bıçakçı Alaaddin (Sofular) Camisine ilk gittiğinizde neler hissettiniz?

Mehmet Kâmil Berse Bey'in genel yayın yönetmenliğini yaptığı Şehir ve Kültür dergisinin yönetim yeri Fatih, Yeşil Tekke Kuyulu Sokak'ta bulunuyor. Derginin yeni sayılarını edinmek için ay sonlarında mekânı ziyaret ederdim. Zannediyorum 2015 yılı Şubat sayısını almak için yine uğramıştım dergiye. Dergiler matbaadan henüz gelmemişti. Recep Çelik hocamız da oradaydı. Çay eşliğinde bir müddet sohbetten sonra namaz için müsaade istedim. “Bu arada dergiler gelir nasıl olsa” dedim. Mehmet Kâmil Berse Ağabey, namazımı büroda kılabileceğimi, bunun için ortamın müsait olduğunu söyledi. Lakin ben teşekkür ederek mescitte kılmakta ısrar ettim. Bu sefer tebessüm ederek, “Madem ısrarcısın, o zaman Bıçakçı Alaaddin Mescidi'ni tavsiye ederim.” dedi. Kırk yıllık bir İstanbul'lu olarak ilk defa duymuştum bu ismi. Civarda bulunan Sofular ve Kambur Mustafa Paşa camilerini biliyordum lâkin böyle bir mescidi şimdiye kadar nasıl fark edememiştim! Mehmet Kâmil Berse ağabey yolu tarif etti. Yeşil Tekke Kuyulu Sokağın hemen karşı çaprazında bir sokaktan içeri girdim. 40-50 metre ileride sokak bitiyor ve merdivenler başlıyordu. Merakla merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Bir de baktım ne göreyim? Karşımda yaklaşık bin metre karelik bir alan. Ortasında da bir cami var. Bir zamanlar burası tekke imiş. Saklı bahçe diyorlar böyle mekânlara. Evet, burası âdeta çöl ortasında bir vaha… İstanbul’da, Anadolu’nun birçok yerinde ve Balkanlarda gördüğümüz tekkelerin önemli bir yekûnu böyle kuş yuvası gibi kendisini gizlemiş. Günlük hayatın karmaşasından, stresinden bunalan insanlar da bir yolunu bulup soluğu bu manevî-uhrevî merkezlerde almış. Rahatlamış, huzur bulmuş ve yaratan ile bağını hiçbir zaman koparmamış. Buralar bir nevi sigorta veya şarj cihazı vazifesi görmüş. Rotasını şaşıranlara, bunalımdan kurtulmak isteyenlere kol-kanat germiş asırlardan beri...Bıçakçı Alaaddin (Sofular) Camii'nin en ilginç tarafı, sağ duvarına bülbül yuvası gibi asılmış, kupa şeklinde tuğladan yapılmış minaresidir. Şerefe yerine gövde üzerinde külâhtan evvel, pencereli ezan okuma mahalli konmuş. Bir başka benzeri tuğla olmamakla beraber Eyüpsultan Zal Mahmut Paşa Camii karşısında bulunan Silahi Mehmet Bey Camii'nin minaresidir.

Mehmet Kâmil Berse ağabey, doğma büyüme Fatihli olduğu için mekân hakkında oldukça malûmatlı. Bu yazıya sığmayacak kadar hikâyesi var. Mesela 1987 yılında şadırvan yapımı ile başlayan sürecin sonunda bahçeden 300 kamyon çöp ve molozun kaldırılıp atılması, çevre düzenlemesi ve hizmet binalarının hiç hesapta olmadığı halde bu süreçte yapılıp hizmete sokulması bu cümleden sayılabilir.

Cami bahçesinin kuzeydoğu köşesinde tatlı suyu olan bir kaynak bulunmaktadır. Kaynak derken öyle ufak tefek bir şey değil. Nerdeyse bir değirmeni döndürecek yoğunlukta su akıyor kaynaktan. Hava yağışlı olmasına rağmen abdestimizi yüzyıllardır güldür güldür akan bu çeşmeden aldık. Mehmet Kâmil Berse ağabey, bu suyu değerlendirmek, camiye de bir katkı oluşturabilmek düşüncesiyle bir proje geliştirmiş. Alabalık tesisi… Neden olmasın? Bu minvalde Su Ürünleri Enstitüsü'nden buradan çıkan suyun analizlerini yaptırmış. Suyun temiz olduğuna ve alabalık yetiştirilebileceğine dair rapor almış. Daha sonra çeşitli sebeplerle bu hayalini gerçekleştirememiş. Yine aynı mekânda sera tarzı organik ürün yetiştirme projesi de bir türlü hayata geçmemiş. Cami haziresi kırık dökük mezar taşı ile dolu. 1658 yılında vefat eden Süleymaniye şeyhi Mısrî Ömer Efendi ve 1650 yılında vefat eden şair ve devlet adamı Azmizâde Haletî Mustafa Efendi’nin mezarları da burada bulunuyor. Bu mezar taşlarının arasında antik porfir sütundan dönüştürülmüş, evrensel iyiliğin sembolü, zarafet ve fazilet âbidesi iki adet de sadaka taşı yer alır.

Malumunuz ölüm soğuk bir olay, içimizi ürperten, hüzne düşüren bir olay, mezar taşları ise korkutan bir olgu. Öyle ki şehirlerimizden uzak tutuyoruz onları.  Peki, eskiler, ölümü ve mezar taşlarını sanat eserine nasıl dönüştürmüşler? Onları, bizlerden farklı kılan özellikler nelerdir?

Yahya Kemal, "Hiçbir şiir bir mezar taşı kadar millî olamaz. Çünkü onda el emeği göz nuru sanat vardır ve onlar bize bizi anlatır" diyerek mezar taşlarının önemini veciz bir şekilde ifade eder. Mezar taşlarına ömrünü vakfeden Fâzıl İsmâil Ayanoğlu ise târihî mezar taşlarının önemini şu cümlelerle dile getirir: “Ortada mevcûd yüksek san’at âbidelerimiz olmasaydı bile, mezarlıklarımızda bulunan nihâyetsiz eserler, bu milleti medeniyet göklerine çıkarmaya kâfi gelirdi.” Ayanoğlu hocaya hak vermemek elde değil, el-hak doğrudur. Nitekim rahmetli Süheyl Ünver, Nihad Sâmi Banarlı gibi büyüklerimizin de bu görüşü destekler mâhiyette çok mânidâr tespitleri vardır. Fakat günümüz mezarlıkları bu ulvî gâye için uygun durumda mıdır? Başımızı iki elimizin arasına koyup bu sorunun üzerine uzun uzun düşünmemiz gerekir!.. Gerçekten de târihî mezar taşlarımız biyografi, hat sanatı, bezeme sanatı, taş oymacılığı, edebiyat târihi, sosyoloji, antropoloji gibi daha birçok alanda bizlere önemli kaynak sağlayan, başka hiçbir yerde ulaşamayacağımız belge mâhiyetindedirler. İnsanımızın duygularını derinden etkileyen ve kaçınılmaz gerçek olan ölüm, mezar taşı kitâbelerinde; âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf, vecize, atasözü, nesir, şiir, temennî ve duâ olarak yankı bulmuş, milletimizin hissiyâtına asırlardır bu kitâbeler tercümân olmuştur. Ancak uzun bir müddet mezar taşlarının da içinde bulunduğu büyük bir medeniyetin birikiminden, zenginliğinden mahrum bırakıldık. Bir bakıma hâfıza kaybı yaşadık. Bilinen bir gerçektir ki hâfıza kaybı yaşayanlar bu süre zarfında ne kaybettiklerinin farkında da değildirler. Bir millet düşünün ki bir asır önce vefât eden dedesinin mezar taşını okuyamıyor!

Bizim medeniyetimiz, dili olan bir medeniyettir. Bu dil esas itibarıyla vahiy merkezlidir. Beşikten mezara kadar, hayâtın bütün alanlarını ve hattâ âhiret hayâtını ihâta eder. Her duruma, olgu ve olaya dâir söyleyeceği mutlakâ bir şey vardır. Eski mimarimize bir göz attığımızda çeşme, câmi, medrese, türbe, tekke, şifâhâne, imârethâne, kütüphâne, çarşı ve benzeri yapıların uygun bir yerinde, işleviyle ilgili kitâbelere rastlarız. Mesela târihî çeşmeleri incelediğimizde aşağıda zikredeceğimiz iki âyet-i kerîmeden birini veya ikisini birlikte sıkça görürüz: “Ve cealnâ minel-mâi külle şey’in hayy.” (Enbiyâ, 30.) (Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.) “Ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ” (İnsan, 21.) (Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir). İşte kütüphânelerimizin giriş kapısını süsleyen mânidâr bir yazı: “Fîhâ kutubun kayyimeh” (Beyyine, 3.) (O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.) Yine birçok câmimizin ana giriş kapısında esenlik veren bir yazı daha: “Udhulûhâ bi selâmin âminîn” (Hicr, 46.) (Oraya güven içinde, esenlikle girin). Elbette bu medeniyet dilinden târihî mezarlıklarımızda fazlasıyla nasîbini almıştır. Nasıl almasın ki? Mâdem ki öldükten sonra dirileceğimize îmân etmişiz, bu dünyâ hayâtı bizim için kısa bir konaklama, bir gölgelikten ibârettir; gâyet tabiîdir ki ebedî bir hayat için bu dilin söyleyeceği çok şey olmalı.

Mezarlıklar, hayat ile ölüm arasındaki, hayat açısından son, ölüm açısından ise ilk noktadır. Fânî dünyâ ile ebedî dünyâ arasında ince bir çizgidir bu mekânlarımız. Mezar taşı yazıları dünyâ hayâtının bitiş noktası olan son ânı ve ölüm ânından itibâren başlayan âhiret hayatının da ilk ânını, ilk durağını ifâde eder. “Hüve’l-Bâki” (Ebedi olan Allah’tır) cümlesini baştâcı yapmış metinlerde ezelî ve ebedî, mutlak ve mukadder olan ölüm ile ilgili düşünceler, mermere kazınmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Elif gibi dimdik duruşuyla tevhidi sembolize eden, bir adı da şâhide olan mezar taşları ser levhalarındaki “Hüve’l-Bâki” ibâresiyle, ebedî olanın ancak Rabbimiz olduğunu asırlardır kulağımıza fısıldarlar. İşte bu ser levhalardan başka biri, belki de en sık olarak karşımıza çıkan ilâhî levha. Rabbimizin Rahmân sûresi 26-27. âyet-i kerîmelerinde hükmü şöyledir: “Kullu men aleyhâ fânin. Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm” (Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır). Mezar taşı metinlerinde ölüm, düşünülen ve hakkında fikirler üretilen soyut bir kavram olarak değil, bizzat yaşanan mutlak hakîkat olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda bu mezar taşı yazıları giden ile kalanların son diyaloğudur. Evet, her canlı kaçış olmaksızın zamânı geldiğinde ölüm nedir anlayacak, gelip geçici fâni dünyâdan ebedî âleme, bekâ dünyâsına geçiş yapacaktır. Âdetâ bunu haykırır bizlere mezar taşları… Onlar, ateşin düştüğü yerden kopan bir feryattır âdetâ… İşte mezar taşlarında sık rastladığımız serlevhalardan bir diğeri. Yüce Mevlâ’mız Ankebût sûresi 57. âyet-i kerîmesinde şöyle ferman buyurur: “Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn” (Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz). Erken dönem mezar taşlarında sıkça rastladığımız bir Hadîs-i Şerîf metninde Sâdikul va’dül emin Efendimiz (sav) bildiriyor: “Mü’minler ölmezler! Bilakis onlar fânî âlemden bâkî âleme göç ederler.” Gerçekten de ölüm bir yok oluş değil, yepyeni ve sonsuz hayâta yolculuktur. Sâmi Paşazâde Sezâi ise bu gerçeği şöyle ifâde eder: “Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.” Evet, ukbâdan dünyâya açılan sonsuz bir kapı…

Osmanlı mezar taşı metinlerinde derin bir kadere rızâ ve tevekkül; bu tevekküle dayanan bir teselli vardır. En çok işlenen temalar hüzün, dünyânın fânîliği, ölümün mukadder olması, ölenden ibret alma ve Allah’tan (cc) mağfiret dileme gibi temalardır. Bu sebeple mezar taşları herkesin bir gün fânî olacağı, kalınacak esas yurdun âhiret yurdu olduğu gerçeğini fısıldayan emsâlsiz kitaplardır. Bir yalanın bitip bir gerçeğin başladığı mezarlıklarımızdaki bu kitaplar bâzen mevtâ ölmeden bizzat kendisi tarafından yazılmış, bâzen de en yakınları tarafından vefâtından sonra kaleme alınmış. Biz bu noktadan itibâren sözü gerçek sâhiplerine, ateşin düştüğü yere, mezar taşı kitâbelerine bırakıyoruz. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki söylediklerimiz mezarlığın dış kapısına vurup geri dönecektir. Bir mezar taşına kazınmış dizeler bu sözümüzü teyid eder mâhiyette: “Çeşm-i ibretle nazar kıl mezarımın taşına. Bilmez ahvâlim kimse, gelmeyince başına!..” İşte Anadolumuz’un muhtelif bölgelerinden derlediğim, yüzlerce yıllık birikimin imbiğinden süzülerek bize ulaşan “Medeniyetimizin Sessiz Şâhidleri” mezar taşı yazılarından birkaç örnek…

"Tefekkür et ey ziyâretçi! Bu sevgi ve muhabbet beslenen dünyâda acaba ecel cellâdının elindeki testiden kim emin oldu? Özellikle bin hakîkat sâhibi Bahaddin Bey mahviyet elbisesine bürünerek göç edip gitti…"

"Bu sözümü tut! Gece ve gündüz hatırından çıkmasın. Ömrünü hayırlı işlere sarf eyle. Allâh’ı (cc) zikirden lezzet al. Teveccüh ederek bu vefâsız âleme güvenme. Gel oku bu meşhur gerçeği, hikmet dersi al. Pâdişah olsan da derler er kişi niyetine. Var musallâda yatan mevtâdan ibret al…"

"Fânî dünyâ bir misafirhânedir. Burada zevk isteyen deli divânedir!.."

"Ziyâretçi sonun budur! Yaptıklarının, kazandıklarının sonu da budur. En yüksek mevki ve makamları arzulasan, bin yıl mutlu ve bahtiyar bir hayat sürsen de şâhidin olan işte bu kabristan haziresinin sâkinleridir. İbret alacak gözler için yine tam bir ders sunmaktadırlar burada…"

"Çok gönül bağlanarak îmâra değmez. Çünkü bu fânî dünyâ ikâmet ve seyahat edenlere bir misâfirhânedir. Tâ Âdem aleyhisselâm devrinden beri ecdâdını el yazsa böyledir. Ey gâfil! İddia ederek ispât için delil istersen kâfidir, hele ibret gözlerini bir defâ da Hâfız Ahmed’in hüzün veren kabrine çevir. Sonunda sâhip olduğu her şeyi terk ederek âhiret âleminde karar kıldı…"

"Bu ölüme zerre bulunmaz ilaç. Ölmeden eyle tedârik, gözünü aç!.."

"Ölümlü dünyânın vefâsız olduğunu bildiğine göre ona meyletmen tam bir hatâdır. Bütün vücûdun cesâretle dolu olsa, kurtuluş yoktur, ecel mıknatıstır, çeker alır. Bu ölümlü dünyâdan eli boş gittiğime iki taş ile döğünsem lâyıktır. Fakat Allah’tan ümit kesmem çünkü şefaatçim Muhammed Mustafâ’dır (sav)."

"Bugün bu gelip geçici dünyâdan ayrıldım. Allah (cc) deyip bütün sevdiklerimi geride bırakarak sefere çıktım. Çünkü bu geçici âlemin sonu ayrılıktır. Akıllı olan fırsatı kaçırmaz, budur maharet. Kalınacak yurdun ebedî âlem olduğuna karar kıldım…"

 

"Baka gördüm cihânın yok bekâsı,
Bekâsı yok cihânın ne bakası.
Ne oynamak ne gülmek şol kişiye,
Ki, Azrâil’in (as) elindedir yakası…"

İstanbul'da ve memleketin birçok noktasında namazgâhlar bulunmaktadır. Hatta İstanbul'da 160’a yakın namazgâh olduğunu dile getiriyorsunuz.  Birçok cami, mescid varken namazgâh yapımı hissiyatı neden doğmuştur ve namazgâhı ayıran özellik nelerdir? Sizlerin beğendiği nâmazgahları bizimle paylaşabilir misiniz?

Namazgâh, özetle açık havada namaz kılmak için düzenlenmiş ibadet mekânıdır. Başlangıcı İslam’ın ilk yıllarına kadar varan, Selçuklu ve Osmanlılar zamanında da devam eden bir uygulamadır. Yakınında cami veya mescid bulunmayan şehir dışındaki alanlarda, özellikle yol güzergahlarında namaz kılmak için oluşturulan mekânlara namazgâh denildi. Namazgâhlar normal zeminden biraz yüksekte, birkaç basamakla çıkılan düz bir set biçiminde inşâ edilirdi. Namazgâhta kıbleyi gösteren büyük bir taş bulunur, bu taşın üstünde genellikle namazgâhı yaptıran kişinin ismi ve mihrap ayetleri yazılırdı. Bazı namazgâhlarda minber de bulunurdu. Mihraplı-minberli namazgâhlar, genellikle şehir surlarının veya yerleşim alanlarının dışına inşa edilirdi. Bunlar bayram, cuma ve teravih namazlarının kılınabileceği ordugâh tipinde büyük ölçekli namazgâhlardır. Bu tip namazgâhlar, sadece namaz kılmak için değil, aynı zamanda halkın bir araya gelmesiyle çeşitli etkinliklerin yapıldığı bir nevi konferans alanı vazifesi de görüyordu. 17. yüzyılda yapılan İstanbul Okmeydanı Namazgâhı ve İstanbul Anadoluhisarı Toplarönü Namazgâhı bunlara örnek gösterilebilir.

Namazgâhların en ihtişamlısı Kadırga Meydanında yer alan Esma Sultan çeşmeli Namazgâhıdır. Edirnekapı, Emin Baba Tekkesi Namazgâhı, Topçular, Öküz Mehmed Paşa Çeşmeli Namazgâhı, Eyüp Sultan Gümüşsuyu Zeynep Hatun Çeşmeli Namazgâhı, Zevki Kadın Namazgâhı, Beykoz İshak Ağa Çeşmeli Namazgâhı, Üsküdar Ayşe Hanım Namazgâhı, Zeytinburnu Mustafa Efendi Namazgâhı, Bezmiâlem Vâlide Sultan Çeşmeli Namazgâhı, Bostancı Abdullah Ağa Namazgâhı, Üsküdar Bekârderesi Sokağı Namazgâhı ve Alemdağ Namazgâhı, İstanbul'da aklımıza gelen namazgâhlardan bazılarıdır. Bugün gündemimizden çıkmış olsalar da yol güzergahlarında, mesire yerlerinde, meydanlarda, park ve bahçe gibi yerlerde, özetle insanın olduğu her yerde bu açık hava ibadetgahlarına ihtiyaç vardır. Hem de ekmek ve su gibi. Bu uygulamanın ne anlama geldiğini şu yaşadığımız salgın günlerinde daha iyi anlıyoruz. Mustafa Özdamar bir makalesinde namazgâhlar hakkında şu tesbiti yapar: “En kısa ve en öz ifade ile namazgâhlar: parıltıları hâlâ sönmeyen yüksek bir medeniyetin zengin duyarlığı içinde fizikle metafiziği kucaklaştıran peyzaj mimarimizin, açık mekân kültürü ve yaşanılır çevre düzeni anlayışımızın dünümüzden günümüze yansıyan açık anıt ve kanıtlarıdır. Bundan özge yorum yok!

Osmanlı - Rus savaşlarında, Kırım Harbi esnasında, İngilizlerin İstanbul’da yaptırdıkları Kırım Anglikan kilisesinin hikâyesini okuyucularımıza aktarabilir misiniz?

Beyoğlu’nun debdebeli İstiklal Caddesi’nden Tophane’ye inen Kumbaracı Yokuşu kenarında, Kırım Kilisesi’nin dibinde, küçük, beyaz renkli bir minare dikkati çeker. Bu, dış cephesi yeşile boyanmış, sıvalı duvarıyla sanki birkaç günde kilisenin yanına kondurulmuş izlenimini veren, apartmanlar arasına sıkıştırılmış bir camiye ait minaredir. Hacı Mîmî Camii olarak bilinen bu mütevazı ve garip ibadetgâh kaynaklarda “Karanlık Mescid” olarak da geçer. El-Hac Mehmed Çelebi (Hacı Mîmî Celebi) tarafından XVI. yüzyılda yaptırılmıştır. 1900’lü yıllarda, mahalledeki Müslüman nüfusun azalması sebebiyle ilgisizlikten harap olmuş ve yaklaşık yarım asır öylece kaderine terk edilmiştir. İstanbul’da pek çok tarihî eserin benzer akıbete uğradığı bilinen bir gerçek. Hacı Mimi cami de harap vaziyette beklerken hamiyet ehli mahalle sakinlerinin gayretiyle bir dernek kurularak 1960’lı yıllarda ibadete açılmıştır. Mahalle muhtarı Mehmet Sarsan ve bazı mahalle sakinlerinin himmetiyle yeniden inşâ edilen cami tamamen betonarmedir. Ne yazık ki caminin tarihi hüviyetinden geriyi hiçbir iz kalmamıştır. Anlaşılacağı üzere cami kilisenin yanına değil, devasa ölçekli kilise caminin yanına kondurulmuştur. Kırım Anglikan kilisesinin yapım hikâyesi de hayli enteresan. 1856 yılında Lord Stratford Canning tarafından temeli atılan kilise; Sultan Abdülmecid tarafından Kırım Savaşına katılan İngiliz askerlerin hatırasına, kilise inşaatı için İngilizlere tahsis edilmiş. Tahsis edilen bu alanın bir kısmında vaktiyle Rum Mezarlığı yer alıyormuş. Cami arazisinden kiliseye ne kadar pay ayrıldı bunu bilemiyoruz! Taş malzemeden inşâ edilen neogotik tarzın egemen olduğu yapının taşlarının tamamı Malta’dan getirtilmiş. Mekân, 1970’lerde cemaatinin azalmasından dolayı ibadete kapatıldıktan sonra, 1990 yılında Anglikan Kilisesi rahibinin öncülüğünde Sri Lankalı mülteciler tarafından onarımı yapılarak yeniden ibadete açılmış… Rahmetli Mustafa Cambaz, Hacı Mîmî Camii ve Kırım Kilisesi fotoğrafıyla ilgili şu manidar yorumu yapar: “Caminin minaresi, hemen yanı başındaki Anglikan Kırım Kilisesi’nin gotik kulesiyle güzel fotoğraf veriyor. Benzer fotoğraflar Mardin ve Antakya’da hep çekilir ve buralardaki hoşgörü anlatılır. Hâlbuki İslâm’ın ilk yıllarından itibaren bütün İslâm şehirlerinde bu manzara daima mevcuttu. Başta Yedikule ve Kuzguncuk olmak üzere İstanbul’da da bu tip örnekler çoktur. Müslümanlar, birlikte yaşamayı bilen insanlardır. Ötekine tahammülsüzlük tarih boyunca hep Batı’da oldu. Biraz tarih bilgisine sahip olan, İslâm şehirlerinde farklı inanç ve kültürün her dönemde yan yana olduğunu ancak Hıristiyan ülkelerinde bırakın Müslüman’ı, farklı mezhepte olan diğer Hıristiyanların bile barındırılmadığını bilir. Kendine güveni olan hem mütevazı hem de başkasına saygılıdır. Müslüman kendine güvendiği için kendinden farklı olanla birlikte yaşamaktan hiçbir şekilde gocunmaz. Ne yazık ki Cumhuriyet’ten itibaren Batı’nın tahammülsüzlüğü bize de sirayet ettiğinden ve kendimize güvenimizi kaybettiğimizden günümüzdeki problemler ortaya çıktı…

Mimarı Üstad unvanıyla anılan fakat bugün ihyâsı beklenen Ayas Ağa Camii ve mektebinin, durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ayas Ağa Mescidi'nin varlığından, bânisin Eyüp Sultan Kızıl Mescid karşısındaki mezarlığa nakledilen mezar taşı vesilesiyle haberdar oldum. 15. yüzyıla özgü bu mezar taşı dikkatimi çekmişti. Hakkında küçük bir araştırma yapınca vaktiyle Saraçhane'de bir mescidin olduğunu, mezar taşının da mescidin haziresi'nde bulunduğunu öğrendim. 1950’li yıllarda İstanbul'da cadde, bulvar açma ve yol genişletme çalışmaları sebebiyle ortadan kaldırılan, yok edilen onlarca, belki yüzlerce tarihi eser var. Ayas Ağa Mescidi de bu kıyımdan nasibini alan yapılardandır. Ekrem Hakkı Ayverdi, “Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri” isimli eserinde Mimar Ayas Ağa Mescidi hakkında şu ifadelere yer verir: "Fatih Sultan Mehmed’in dolayısıyla Fatih Camii’nin mimarının bıraktığı bir yadigâr olması ve mimarının kabrini ihtiva etmesi dolayısıyla, büyük tarihi ve manevi kıymet taşımakta idi…” 1475 yılına tarihlenen Mimar Ayas Ağa Mescidi, girişimler neticesinde 2013 yılı itibarıyla İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından tescil edilmiştir. İhya projesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmaktaydı. Süreç nasıl işliyor? O günden bu yana herhangi bir gelişme oldu mu? Herhangi bir bilgi edinemedik. İnşâAllah, yeniden ihyâ süreci en kısa zamanda tamamlanır ve tekrar ibadete açılır. Vaktiyle cami haziresinde bulunan ve 1957 yılında Eyüp Sultan’a nakledilen mezar taşının projeye dâhil edilerek tekrar cami bünyesine alınması gayet manidar olacaktır. Bu yapılmadığı takdirde proje eksik kalacaktır.

 

Son olarak Eyüp Sultan; tekkesi, camisi, mübarek zatları ve mezar taşlarıyla bizlere neler söyler ve onları işitmeye başladığımız andan itibaren bizlere ne katar?

Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul’un fethinden hemen sonra, şehri imar faaliyetlerine giriştiği kaynaklarda yer alır. Bu dönemde, kabri Eyüp Sultan’da bulunan Ali Kuşçu gibi konusunda uzman isimler imparatorluğun dört bir yanından davet edilerek bunlardan istifade yoluna gidilmiştir. Eğitim, sağlık, savunma ve sanat konularında da aynı yöntem izlenmiş, kararlar alınmış ve bu kararlar tek tek uygulamaya konulmuştur. Bu politikanın bir gereği olarak İstanbul’un dört kadılığından biri de Eyüp Sultan’da oluşturulmuştur. Havâss-ı Refîa olarak da adlandırılan bu kadılığın sınırları Çatalca’ya kadar uzanırdı. Diğer kadılıklar, Sur içi, Üsküdar ve Galata’da idi. Eyüp Sultan kadısının devlet protokolünde apayrı yeri vardı. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere kadılarının statüsü de böyle idi. Bunlar, ecdadımızın inceliklerine bir numune-i imtisaldir. Fethin ilham kaynağı olması sebebiyle, Haliç’e yakın bir konumda olduğu tahmin edilen, Halid Bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari hazretlerinin (Eyüp Sultan) kabri, Akşemseddin (r. a.) tarafından keşfedilerek adına bir türbe inşâ edilmiş (1453), etrafında İstanbul’un ilk külliyesi oluşturulmuştur. (1458) Başta, Bursa olmak üzere Anadolu’nun pek çok bölgesinden Müslüman aileler buraya davet edilmiş ve iskânları sağlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han, Eyüp Sultan semtini katıksız bir Osmanlı-İslam şehri olarak tasavvur ediyordu. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. Bu minvalde hocası Akşemseddin hazretlerine de burada ikamet etmesi hususunda ricada bulunmuştu. Bugünkü Eyüp Sultan semtinin çekirdeğini işte böyle bir tasavvur ve anlayış oluşturuyordu. Yine bu anlayışın bir yansıması olarak Eyüp Sultan, çeşitli tarikatlara ait tekkelerin en yoğun olduğu ve en parlak devirlerini yaşadığı mekânlarımızdan biri olma özelliğini taşır. Söz konusu tekkeler, Osmanlı toplum hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Her biri medeniyet üniversitesi mesabesindeki bu müesseselerde Türk tasavvuf, edebiyat ve sanat tarihinde iz bırakan nice kıymetli insan yetişmiştir. Sağlığında olduğu gibi öldükten sonra da Eyüp Sultan’a yakın olma arzusu milletimizde tutku haline gelmiş, semt zaman içerisinde türbeler ve mezar taşlarıyla dolmuş, adeta mezarlıklar şehrine dönüşmüştür. Eyüp Sultan’daki insanı alıp ötelere götüren uhrevî havanın oluşumunda, civardaki tarihî kabristanların katkısı inkâr edilemez. Kimler yok ki burada? Devlet adamları, hoca efendiler, hanım sultanlar, sanatkârlar, meczub-ı ilahiler ve daha niceleri! Rahmetli Halil İnalcık hoca bu minvalde şu tespiti yapar: “Eyüp Sultan, yoktan var edilen bir Osmanlı-Türk kasabası olan Bursa gibi, Anadolu’da Türk şehirciliğinin orijinal ve tipik bir örneğidir. Ve büyük İstanbul şehrinin birtakım fonksiyonlarını üzerine almış ve tamamlamış olmak itibariyle İstanbul şehir tarihinin çok önemli bir parçasıdır...” Eyüp Sultan semti fetihten itibaren âdeta milletimizin mânevî üssü haline geldi. Zira zaferin mukadder olmasında Hazreti Eyüp Sultan’ın mânevî desteğine inanılmıştı. Öyle ki Hac yolculuğuna çıkan, asker uğurlayan, çocuğunu sünnet ettirecek olan, evlenen kısaca kimin ne hayırlı işi varsa soluğu burada alır oldu. Uzun yıllar öncesinden başlayan ve gelenek hâlini alan bu uygulamalar gayet samimi ve içten duygularla yapılmaktaydı. Halkımız, Eyüp Sultan Efendimizin bereketine inanmıştı bir kere. Mademki bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı, o halde bu müjdelenmiş şehir için ilham kaynağı olan bu güzel insana nasıl sırt çevrilebilirdi? Eyüp Sultan hazretleri misafirperver, hamiyetperverdir, Efendimiz Aleyhisselam başta olmak üzere muhaciran-ı kirama kol kanat germiştir. Eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunmuş, Efendimizin vekilliğini yapmış müstesna bir şahsiyettir. Fakat bunun yanında ömrü mücadeleyle, aksiyonla, bir yılı hariç savaş meydanlarında cepheden cepheye koşarak geçmiştir. Efendimiz (s.a.v.) zamanında katılmadığı savaş yoktur. Bu durum halifeler döneminde de devam etmiş, senede en az bir defa ordu ile yola koyulmuştur. Bu durumdan alacağımız önemli dersler vardır. Eyüp Sultan hazretlerinin huzuruna çıktığımız zaman bu yönünü de düşünmemiz, ilham alarak hayatımızı buna göre şekillendirmemiz gerekmez mi? Eyüp Sultan'ı ziyaret etmek, bize mücadele rûhu, cihad aşkı, harekete geçme, hayır işlerinde yorulma kabiliyeti vermiyorsa, İsmail Lütfi Çakan hocamızın da ifade ettikleri gibi: "Onun buradaki varlığıyla yani lisan-ı haliyle yaptığı cihad çağrısını gönüller duymuyor, gözler görmüyor, duygular ve idrakler demir parmaklıklara takılıp kalıyorsa, o anlaşılmamıştır, aramızda bir gariptir. Bizler de ona mekânda yakın, ruhta ve manada uzak düşmüşüz demektir…"

İlmi derinliği, cömertliği, hoşgörüsü, sadakati ve mücadeleci ruhuyla milletimize yüzyıllar boyu ilham kaynağı olmuş Mihmandar-ı Resul için şair ne de güzel söylemiş: “Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimeti Bari / Habibi Ekremin yâri, Ebu Eyyûb el-Ensari…” Cenâb-ı Mevlâmız bu nimetin kadrini, kıymetini bilen ve şükrünü eda edenlerden eylesin inşâAllah…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Emrah Demiryent ile İlim ve İrfan Kaynağı Medrese Üzerine Söyleşi (Medresenin Hakikatine Yolculuk)

Kadın Sığınma Evi olarak kullanılan hatta Milli Mücadele döneminde büyük hizmet ve fedakarlıklar gös...

Yusuf Duru ile Sinema ve Tiyatro Üzerine Söyleşi

Kadın Sığınma Evi olarak kullanılan hatta Milli Mücadele döneminde büyük hizmet ve fedakarlıklar gös...

Prof. Dr. Muhammed Erat ile Medeniyetler Beşiği Coğrafyamız Üzerine Söyleşi

Kadın Sığınma Evi olarak kullanılan hatta Milli Mücadele döneminde büyük hizmet ve fedakarlıklar gös...