Sıradaki içerik:

Bir Olur

e
sv

Neden Daha Çok Dindar, Daha Az İnançlıyız?

avatar

Havva Dokur

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

İnandıklarını görenler, görmediklerine inananlar arasından çıkar.

(T.H.HUXLEY)

İnanç kelimesini günlük yaşamda bir düşünceye çok sağlam bir biçimde, içten, gönülden bağlı bulunma, güvenle doğru sayma gibi anlamlarda kullanıyoruz. Din de işte bu noktada inanış biçimi olarak ilk sırada yer alır. Genel anlamda kullanılan bu kelimenin İslam dinindeki karşılığı ise İMAN’dır. İnançlı olan Müslümanlar iman sahibidirler.

Müslümanlar olarak ne kadar iman sahibi olduğumuzu düşünelim. Sözde hepimiz dindarız, fakat inancımızı sorguladığımızda yüzdelik dilimin baya aşağılarda olduğunu görürüz. Yoksa  günümüzde çoğunluğun düşündüğü gibi bir yaratıcıya ve dinin getirilerine inanmak bizi kısıtlıyor mu? Yoksa hayata, yaşayış, evren ve varoluşa ilişkin yeri ve göğü kontrol eden bir gücün varlığına inanmak, kişiye “özgür” iradenin  bir rahatlık sunmasını mı sağlıyor?

Bu noktada Murphy şöyle der; ‘‘Hayatın yasası, inanç yasasıdır. İnanç sizi bağımlı kılmaz aksine özgürleştirir.’’

Günümüzde dinin kapitalizmin bayındırlığına girmiş olmasından yola çıkarsak dini en iyi pazarlayanın en çok müridi olması ve giderek yaygınlaşan Deizmin ya da Ateizm gibi inançsızlığı savunan görüşlerin bu kadar popüler olması şaşırtıcı olmasa gerek. Günümüzde insanlara dayatılmaya çalışılan inancı aklîleştirme hareketi İslam dünyasında da etkisini göstermiş durumda. Kafamıza taktığımız başörtüsü artık birer sembol hatta sembol bile değil aksesuar. Onun bizi koruduğuna gerçekten gönülden inanıyor muyuz? Ne tür bir anlama sahip olduğunu idrak edebiliyor muyuz? Gerçi Euripides’e göre inanan kişinin bir açıklamaya ihtiyacı yoktur. Fakat sorgulamaya ihtiyacı vardır. Sorgulayarak mı inanıyoruz yoksa inanmadığımız için sorgulamaya gerek duymuyor muyuz?  Bu noktada Hz Ömer’in şu sözüne kulak verelim,  ”İnandığınız gibi yaşamıyorsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” Yaşam şeklimiz giderek inançsızlaşıyor. Bunun getirisi olarak birbiriyle iç içe olan inançla bağlantılı diğer duyguların gelişimi de azalıyor. İnanmadığımız için güvenemiyoruz, güvenemediğimiz için sevemiyoruz, sevemediğimiz için bir şeylere umut bağlayamıyoruz. Bunun sonucunda da artık kimsenin kimseye ve kimsenin hiçbir şeye inanmadığını  görüyoruz. 21.yy Umutsuzluk Çağının böyle başladığı iddia edilebilir.

İnsan ancak bir şeylere inandığı ölçüde diğer duyguların gelişmesi çok kolaydır. Çünkü zincirin ilk halkası yukarıda değinildiği gibi inanmaktır. Örneğin uğurlu bir sayınızı düşünün. Normalde sayının hiçbir gücü yoktur. Ona o değeri veren o sayının size uğur getireceğine dair olan keskin inancınızdır.  İnanmak aynı zamanda eyleme dönüştürmeyi zaruri kılar. Biri bizi sevdiğini söylediğinde ona inanmamız için, içinden gelerek somut bir şeyler yapmasını bekleriz.

Peki inandığımızı söylediğimiz din adına içimizden gelerek, gönülden bağlanarak neler yapıyoruz? Yaptığımız şeyleri gerçekten içimizden gelerek mi yapıyoruz, yoksa vicdan rahatlatmak için mi? Bu sorulara yanıt bulduğumuzda bir şeylerin değiştiğini fark edeceksiniz. İlk sırada da kendimizi inandığımızı iddia ettiğimiz şeye karşı iman ettirmeli sonra bunu sorgulayarak gönülden kabul etmeliyiz. Bunu yaptığımızda yaşamla inandığınız şey bütünleşecek ve kopukluk giderilecektir. Joseph Murphy’in ‘Bilinçaltının Gücü’ kitabından bir alıntıyla toparlanalım:

“Bilinciniz neyin doğru olduğunu varsayar, neyin doğru olduğuna inanırsa bilinçaltınız onu doğru kabul eder ve gerçek kılmaya çalışır. İyi şansa, ilahi yol göstericiliğe, doğru eyleme ve hayatın nimetlerine inanın.”

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.