Ne Bakıyon Kardeşim Sinema mı Oynuyor?

İlk sinema mağara devri insanlarının mağara duvarlarına çizdikleri resimlerin önünde kendilerine has sesler çıkararak dış seslendirme yapmaları ve garip hareketlerle yerlerinde zıplayıp dans etmeleriyle başlamıştır. Mağara devri insanlarının bu sanat ve estetik anlayışı bugüne kadar çok büyük teknik ve estetik gelişmeye maruz kalarak sinema sanatının temeline atılan imzalarla büyük mesafeler katetmiştir. Bugün modern sinema dediğimiz anlatı sanatının mağara duvarlarından, beyaz perdeye, beyaz cama kadar geçen sürecinde insanın gelişmesi ile doğrusal bir paralellik izlemektedir…”

Şaka şaka..

Makaleye böyle başlamak istedim. Çünkü sinema sanatı gerçekten çok farklı bir boyut kazandı. Türkiye de ve dünyada gelinen nokta insanla birlikte gelişen, değişen ve farklılaşan bir anlatı özelliğini yansıtmaktadır. Tabi teknik malzemelerin çeşitliliği, teknolojik gelişmesi, geliştirilen icad edilen, imal edilen yeni cihazların yanında yetişen ve gelişen oyunculuk teknikleri ile sinema sektörüne çeşitli sektörlerden atlama yaparak geçen oyuncuların da etkisi çok önemlidir. Sanatın anlaşılabilmesi için biraz daha geriye gitmenin uygun olduğunu sanıyorum.

Dünya sinemasına baktığımız zaman “Sessiz sinema dönemi” diye bir dönemin olduğunu görüyoruz. Sinemayı bir sanat haline getiren ve gerçekten çok önemli eserlerin verildiği onlarca başyapıtın ardı ardına sıralandığı sessiz sinema, sinema tarihi için göz ardı edilemez bir ivme dönemidir ki bugünkü sinema sanatının temelleri o dönemde atılmıştır.

Hala Chlarlie Chaplin’in seyredilerek gülünebilmesi yapılan işin estetiğini, sanat penceresinden görerek kavrayabilmek ve anlayıp anlamlandırabilmek, sessiz sinemanın gücünün ne kadar etkili olduğunu anlamamız adına yeterli bir örnektir sanırım.

Lumiere kardeşlerin kamera ile projektörün bir arada olduğu ve ismine “Sinematograf” dedikleri teknik cihazı icat etmelerinden sonra bir sanat faaliyetinden ziyade tarihi, olayları, insanları, şehirleri, günlük yaşamı, ilginç detayları belgelemek için kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkmakta. Bundan sonra bu alet sinema sektöründe de kullanılmaya başlanmış ve ilk film gösterimleri yine Lumiere kardeşlerin çektikleri kısa filmlerle 1890 lı yılların sonlarına doğru başlamıştır.

Amerikalı siyahi vatandaşların, yaşam döngüsü içinde çektikleri büyük eziyetlere ve kölelik sistemine sesli bir başkaldırı olarak da adlandırabileceğimiz Jazz türü müziğin sinemaya aktarıldığı ve bir başyapıt olarak sinema tarihine geçen The Jazz Singer filmi 1900 lü yılların başında gösterime girmiştir. Böylece ilk kez ses ve görüntü aynı anda kullanılarak sessiz sinema dönemi sona erdirilmiştir. 1928 yılında Warner Bros stüdyolarında üretilen ve tamamı sesli olarak çekilen “New Yorkun Işıkları” filmi sinema gişe tarihinin en yüksek getirisi olan film olarak tarihteki yerini almıştır. O günün imkanları ile çekilen bu film toplamda 1 milyon dolar gişe hasılatı ile büyük bir rekora da imza atmıştır.

Peki ülkemizde durum nedir? 19 Mart 1919 yılında Milli Sinema adıyla ilk Türk sinemasının kurulduğunu biliyoruz. Ancak sinemamız franksiyonel bir başkaldırı ve toplumu yeniden dizayn edici önemli bir görsel eğitim aracı olarak kullanılmaktan bir türlü çıkarılamamış ve uzun yıllar toplumun dini değerleri, inanç sistemi, kültürel alt yapısı ile adeta alay edercesine eserler çıkarmaya devam etmişlerdir.

Yönetmeninden oyuncusuna, set işçisinden figüranına kadar sinema sektöründe yer alan isimlerin tamamına baktığımız zaman hayat tarzı olarak adına modernlik denilen bir kaosun içinde yer aldıklarını ve fikri görüşlerin, siyasi akımların, ideolojik duruşun Türk sinemasına uzun yıllar yön verdiğini üzülerek görmekteyiz.

Yaşadıkları toplumun asırlardır süregelen sosyokültürel alt yapısına, inancına, dinine, yaşayışına aykırı çalışmalar yapmayı marifet sayan yönetmenler, değerleri ile alay eden, aşağılayan, küçük gören bu yönetmenlerin çektikleri filmlerde onlar gibi düşünerek topluma yabancılaşan oyuncular, adına sanatçı denilen, yaşadığı toplumdan iğrenen sözde oyuncuların hegomanyasından kurtarılması gereken bir sinema geçmişimizin olduğunu hiç kimse inkar edemez.

Birçok sinema severin ve sinema meraklısının bilmediği bir konuyu burada paylaşmak istiyorum. Milli sinema adıyla kurulan sinemanın temelini dönemin Başkumandan vekilliği ve Harbiye Nazırlığını yürüten Enver paşa tarafından oluşturulmuştur.

Alman ordusunun askerlerini eğitmek adına Türkiye’de özellikle bazı ecnebilerin bulundukları mekanlarda gösterime giren belgesel tarzı filmlerden yola çıkarak “Merkez Ordu Sinema Dairesi”ni kurarak, Türk sinemasının kurumsallaşma temellerini de atmış oldu.

Türk sinemasının ilk yönetmeni, sinemacısı olarak kabul edilen Fuat Uzkınay, “Ayestefanostaki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgeseli ile Türk sinemasının ilk eserini ortaya çıkarmış oldu. 14 Kasım 1914 yılında gösterime giren bu çalışma, bir utanç abidesi olarak Yeşilköy’de bulunan Rus abidesinin yıkılışını çekmiş idi. Ancak üzülerek söylüyorum ki hiçbir kopyası bugüne kadar ulaşmadı. Belki bir yerlerde, birilerinin arşivinde, hatıratında, koleksiyonunda vardır, bekliyordur, ortaya çıkması için zamanının gelmesini.

Sinemanın Türkiye’de yerleşiklik kazanması süreci ise 1922 yılında Yönetmen Muhsin Ertuğrulun, Helide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı ve Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan “Ateşten Gömlek” isimli ilk filmi ile başladı.

Tiyatro sanatçıları tarafından beslenen kamera önü, sinema oyunculuğu Türkiye’de özellikle yüksek oyunculuk kalitesinin sinemaya aktarılmasında önemli bir rol oynadı. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi sinema, tiyatro gibi görsel sahne sanatları ile uğraşanlarda saplantılı bir modernlik ve batı hayranlığı sebebiyle yapılan sanata, filme ve çalışmalara hep bir franksiyonel yön kazandırıldı, siyasi bir duruş sergileme mecburiyeti hissedildi. Çekilen filmlerde Anadolu insanının asırlardır kabul ettiği din, kültür, sosyal yapı ve yaşam tarzına aykırı sahnelerin çekilmesine, yaygınlaştırılmasına ve kabul ettirilmesine özellikle çalışıldı.

Anadolu insanının kıyafeti gericilik ve çağdışılık yaftası yedi, sinema sanatının eldeki imkanları özellikle toplumumuzun sosyokültürel alt yapısına tamiri mümkün olmayan çok ağır darbeler, yıkımlar ve kültürel yozlaşma, özünden uzaklaşma ve yabancılaşma tohumları ekerek sözde modernlik ve medenilik adına kaybın ve özünden uzaklaşmanın, uzaklaştırmanın temelleri atıldı. Bu temeller üzerine vur patlasın çal oynasın eğlenceli hayatlar, lüks içinde süren bir yaşam, ahlaksızlığın yaşam tarzı olarak yansıtıldığı ve adına modernlik denildiği bir anlayışın yerleşmesi için çaba sarfedildi.

Türk sinemasında “Sinemacılar Dönemi” olarak bilinen dönemde ilk önemli ve uzun metrajlı film “Vurun Kahpeye” isimli çalışma oldu. 1949 yılında Ömer Lütfi Akadın yönetmenliğini yaptığı bu filmde modern ve çağdaş bir öğretmenin “gerici, yobaz ve aşırı taassup ehli olarak gösterilen” hoca taifesiyle olan sözde hürriyet, ilim ve modernlik mücadelesi sinema diliyle işlenmeye, anlatılmaya çalışıldı. Başarılı olundumu evet. Yukarıda söylediğimiz maalesef yabancılaşma, inkar ve özünden uzaklaşma adına, Anadolu insanını yobaz, gerici, bağnaz, cahil, çağdışı göstermesi adına çok başarılı oldu. Hala bir başyapıt olarak köpürtülmeye devam etmektedir.

Her alanda olduğu gibi sinema alanında da siyasi görüşlerin sanat ve estetik kaygısının önüne geçtiği yapıtlar 1985’li yıllara kadar devam edegelmiştir. Bu yıllarda ortaya çıkan yeni ve genç yönetmenler siyasi görüşlerini bir kenara bırakarak sanat ve estetik kaygısı ile sinema filmi çekmeye başlamışlar bu da Türk Sineması için gerçek bir atılım ve devrim olmuştur.

Günümüzde çekilen filmlerin büyük çoğunluğu durum komedisi tarzında yapılan çalışmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanatın en önemli dallarından biri olan sinemayı toplumu eğiten bir araç, insanları yönlendiren gerçek bir anlatı sanatı, göze, kulağa ve duygulara hitap eden bir görsel şölen olarak görüp, bu sanatı kullanarak kitleleri yönlendirmeyi, eğitmeyi ve doğru bilginin doğru kaynaklardan doğru bir şekilde anlatmasının amaç edinilmesi gerekirken, maalesef tüm aşamalarında ve bugüne gelinceye kadarki sürecinde hep siyasi bir figür olarak karşımıza çıkmıştır.

Bir dönem moda olan ve büyük ilgi gören batı sinemasının western filmlerini dahi kopyalayan ve Türkiye’de bulunan doğal mekanları plato olarak kullanan yapımcıların, yönetmenlerin düştükleri üretim kabızlığına hiç girmiyoruz.

1970’li yıllarda düşülen erotik sinema ve porno endüstrisi Türkiye’de çok fazla rağbet görmemesine rağmen Yeşilçam’da iş kovalayan birçok sanatçının köşesine çekilmesine vesile olmuştur. Ayrıca bugün kamuoyuna büyük sanatçı olarak lanse edilen kendilerinden övgü ile bahsedilen birçok isminde maalesef ayakta kalabilmek ve geçimlerini sağlayabilmek için bu dönemde erotik sinemanın içinde oldukları da göz ardı edilemez ve yadsınamaz bir tarihi gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Ayrıca yine sinemamızın kara dönemi olarak algılanması gereken ve suskunluğun başlangıcı olarak bilinen 1980 darbesi ve devamındaki süreçte üretim tamamen durmuş, Türk sinemacılığının en sıkıntılı dönemi olarak tarihteki yerini almıştır.

Bugün genç yönetmenlerin, yeni sinema anlayışı ile çektikleri birçok müspet film mevcut. Sinema sektörü gerçekten çok canlı ve hareketli bir sektör. Üniversitelerimizin sinema televizyon bölümlerinden mezun olup hayata atılan ve idealist genç yönetmenlerimizin, sinemacılarımızın her geçen gün sayısı artmakta ve yaptıkları müspet çalışmalar sinema kültürümüze, sinema tarihimize ve sosyokültürel alt yapımıza bu kadar olumsuzluğun yanında müspet izler de bırakmaktadırlar. Bu bakımdan inanmış aydın ve idealist yapımcıların bu genç yönetmenleri ve sinema aşıklarını desteklemeleri onlara sahip çıkmaları ve bu sektörde bizde varız diyebilmeleri gerekmektedir.

Aksi halde geçmişten çok da fazla bir değişikliğe uğramadan gelen franksiyonel ve kendilerine göre çağdaş anlayışlı, toplumun tüm değerleri ile alay eden babilin asma bahçelerinde yaşayan fillerin sultanlığı ve basit, çaresiz, seviyesiz çırpınışları bu sanatın ülkemizde gerçek yerini bulmasına mani olmaya devam edecektir.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

“İlk sinema mağara devri insanlarının mağara duvarlarına çizdikleri resimlerin ön&...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

“İlk sinema mağara devri insanlarının mağara duvarlarına çizdikleri resimlerin ön&...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

“İlk sinema mağara devri insanlarının mağara duvarlarına çizdikleri resimlerin ön&...