Nakşî Şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hazretleri

(Okunma Süresi: 4 dakika)

“Kur’an ve sünnet bahçesinde bir güzel veliydin
Seni görene saâdet, görmeyene mihnet oluverdin
Gönülden gönüle bir vesile-i vuslat, si’retin vü sohbetin
Es’ad Sultan, sen ümmete Rahman’ın bir tuhfesisin!

Kişi sadece görebildiğini mi sever; hayır! Zira biz görmeden sevmenin en büyüğünü yaşamıyor muyuz? Hazreti Peygamber (sav)’i baş gözüyle görebildik mi, hayır! Ama O’na âşığız. O’na kavuşmanın hayâliyle yanıyoruz. Sonra sahabe-i kiram efendilerimiz hakeza… Her birinin ayrı bir vasfı var, ayrı bir hususiyeti var ama biz onların hepsini çok seviyoruz. En çok Hz. Ebûbekir’i seviyorum desem, Hz. Ömer’in fârukiyeti, Hakk uğruna celâli geliyor aklıma… En çok Hz. Abdurrahman b. Avf’ı seviyorum desem Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın Hz. Peygamber’in Uhud günü yanaklarına batan miğfer parçalarını ağzı ile çıkarması ve bu uğurda dişlerini kaybetmesi geliyor aklıma… Rıdvanallahu teâlâ aleyhim ecmâin…

Hepsinin tadı başka, rengi, kokusu başka. Lâyıkıyla sevdirsin Rabbimiz! Sonra büyüklerimiz… Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Ahmed-i Bedevî -Allah sırlarını yüceltsin-…

Seyyid Ahmed Bedevî Hazretleri için derler ki:

Ömrünü yüzünde bir peçeyle geçirdi. Günlerden bir gün, müridlerinden birisi o peçenin ardını görmek istedi. Gitti şeyhine bu isteğini söyledi. Tabii ruhsat çıkmadı. İlk etapta biraz bu merak ve hasreti törpülenir gibi olduysa da birkaç defa daha gitti şeyhinin huzuruna. Şeyhi ona şu sözü söyledi:

“Bu iki kat peçeyi açtırmak bir cana bedeldir.” Mürid bu sefer kararlıydı. Canı pahasına da olsa şeyhinin mübarek yüzünü görecekti. “Olsun” dedi. “Ben sizi göreyim de varsın canım gitsin.” Seyyid Bedevi Hazretleri de bu kararlı dervişin belki de son isteğini kabul etti. Mürid her şeyiyle hazırdı, şeyhinin kendisi için örtülü cemâlini görmeye… Şeyh Bedevî Hazretleri peçeyi açtı ve mürid şeyhinin cemâlini görür görmez ruhunu Rabbine teslim etti. Zaman zaman bu hadise gelir aklıma ve derim ki: Keşke o saâdetli dervişin yerinde ben olsaydım. Ben görseydim Seyyid Ahmed Bedevî’nin cemâlini ve ben teslim etseydim canımı, büyük şeyhin peçesinin uğruna… Ben bu azâmetli şeyhi ve nicelerini sevmeyeyim de ne yapayım!

Görmeden sevdiklerim arasında beni en çok yakan, yakın yıllarda yaşayıp da erişemediklerimdir. Mesela Ladikli Ahmed Hüdayî… 1969 yılında vefat etmiş. Çok farklı bir Allah dostu. Bir elif harfini bile okumamış zahiren ama Hızır (a.s)’ın talebesi. Rical-i Gayb’dan ve tayy-i zaman ve tayy-i mekân sahibi… Herkes onu Ladik’te evinde oturur sanır iken o Kore’de, dünyanın başka yerlerinde cevelan edermiş. Zamanında gelişen küçük-büyük nice olayın altında imzası var. Rasûlullah’ın hayranı… Daha sonra azizim Abdullah Fârûkî el Müceddîdî (k.s). 1999 yılında vefat etmiş.

3 yaşındaymışım ben, vefat ettiğinde… Yolunu tanıdığımda 13 yaşındaydım. Onu görmeden sevmekle ilgili yazıyorum, yıllardır… Anlatılanlardan hayranım azizime… Belki de O’na duyduğum hasretle elimdedir kalem, bunca zamandır…

Gelelim asıl konumuza yani Mahmud Es’ad Coşan Efendi’yi anlatmaya. Anlatamayız da anlatmak için bir besmele çekebiliriz belki… Bu satırların evvelinde yazdığımız ‘görmeden sevdiklerimiz, hayran olduklarımız’ arasındandır Mahmud Es’ad Efendi… Kur’an ve sünnet ile maddî, manevî ilimlerle mümeyyiz bir zât-ı şahâne idi. Kendisine erişemedim elbette ama Allah’ımız şâhit ki; zât-ı şahanelerine karşı derin bir hasretim ve muhabbetim vardır. Eserleri, sohbetleri ruhumuzu besliyor. Hassaten Es’ad Efendi’nin ses tonu, sohbetlerinde kullandığı ifadeler, konusunu işlerken birden ses tınısını yükseltmesi, sertleştirmesi kimi zaman, belki de mürşidi Mehmed Zâhid Kotku -Allah rahmet eylesin, sırrını yüceltsin-’dan tevarüs eden celâliyet; dinleyenlerine, istidad sahiplerine feyz veriyor, onları doğru yola iletmekte büyük bir vâsıta oluyor. Es’ad Efendi’nin ruh ve gönül dünyamdaki yerinden şöyle bahsedeyim: Tasavvufla yeni yeni tanıştığım yıllarda bir sohbetinde şu sözünü işitmiştim ve 10 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen hiç unutmadım. Rabıtayı bilmeyen, tatmayan ve bilmediği, tatmadığı için de karşı çıkan nasipsiz gürûha söylemiştir bu sözü. Şöyle: “Bilmeyen bilmez. Tatmayan hiç bilmez. Bâri bilmeyen, bilmediği şeyi konuşmasa da akıllar karışmasa değil mi?!”

Peki Mahmud Es’ad Coşan Hazretleri kimdir?

Mahmud Es’ad Efendi, 14 Nisan 1938 tarihinde Çanakkale’de doğdu. Babası Halil Necati, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi, üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmek suretiyle Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olup, seyyiddirler.

Nice vakıfların, derneklerin kurulmasında öncü olmuş, nice dergi ve gazete kurmuş, kurdurmuş ve birçok alanda nice çalışmanın başlamasına öncü olmuş. Türkiye’de ayak basmadığı yer kalmamış. Yaşadığınız şehirde soruşturun. Es’ad Efendi’nin, şehrinizde bir camiye gelmiş ve sohbet etmiş olması muhtemeldir. Mesela benim yaşadığım şehirde, Havacılar Camii’ne gelmiş.

Es’ad Efendi, çok sayıda kitap ve makale kaleme almış. Mümessili olduğu irfan mektebi, hadis-i şerifler ile, hadis-i şerif derslerine verdikleri önem ve kıymet ile bilinir. Mesela Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (ks)’nin ‘Râmûzü’l-Ehâdîs’ isimli bir eseri ve o hadis eserinin bir şerhi niteliğinde ‘Levâmiü’l-Ukûl’ bu sözümün burhanı, delilidir. Bu minvâlde Es’ad Efendi de kendinden önce gelenlerin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin birçok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırmış. Günümüz bazı ehliyetsiz, hamiyetsiz, entel merdûdların hadislere saldıracağını görmüştü belki de ve bu yüzden hadislere büyük ağırlık vermişti. Es’ad Efendi’nin şu sözü İslâm, Kur’an, sünnet ve tasavvuf anlayışını çok sarih bir şekilde izah eder:

“Biz hiçbir zaman, şeriatın dışında, Kur’an-ı Kerîm’e aykırı, sünnet-i seniyyeye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz” Bu açıdan kendisinin de çok koyu bir şer’-i şerîf bağlısı olduğunu söyler ve: “hem de bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle… Bu vasfım hiç değişmedi. (…) Tekkemizin müridlerinin terbiye kitabı Râmûzü’l-Ehâdîs kitabı… Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur’an-ı Kerîm’in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; (…) şer’-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü”

O’nun tasavvuf anlayışının aslını ve esasını Kur’an ve sünnet yani şer-i şerîf, daha sonra sevgi ve hizmet oluşturmuştur.

İnsan, dinini sever. Sevmese bağlı olamazdı ki! Sevmediği takdirde dininin gereklerini yerine getirmeye çalışsa bile usûlünü, üslûbunu, libâsını, kelâmını tatbik edemezdi ki! Ama Es’ad Efendi sevmiş, sevdiğine de bir ömür hizmet etmişti. Es’ad Coşan Hazretleri, koşturmasının, hizmetinin gayesini şöyle anlatmış:

“Hizmetin temel şartı ihlâstır. Yapılan hizmetin karşılık beklemeden, ivazsız ve garazsız olması gerekir. Gaye Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hatta hatta yapılan hizmetin karşılığı olarak cennet beklemek bile bir menfaat sayıldığından mü’min bundan da âzâde olmalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak gayesi hiç atlanmamalıdır. İnsan hayatının her anında yaptıklarını muhasebe etmeli, gayeyi sık sık hatırlamalıdır. Bunun Hocaefendi’nin içinde bulunduğu gelenekteki formülü sık sık “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” (Allah’ım! Maksadım sensin ve isteğim senin rızândır) cümlesini söylemek veya bu şuurda olmaktır.”

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç
hûrî!
İsteyene ver sen ânı
Bana Seni gerek Seni”

diyen Yûnus Emre’nin 20.yüzyıldaki vârisi Es’ad Efendi, gayesinin uğrunda, vatanından fersah fersah uzakta Avustralya’da bir cami açılışı için yaptığı bir seyahatte 4 Şubat 2001 tarihinde elim bir trafik kazası neticesinde vuslat-ı Hakk’a vâsıl oldu. Bu acı olayın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, olay bir türlü aydınlatılamadı. Zira kaza yaptığı mevkî, kaza yapılacak bir yer değildi. ‘Es’ad Coşan, suikaste mi kurban gitti?’ sorusu akıllarda kaldı.

Kur’an ve sünnet müdafiî, şer-i şerifin bağlısı ve Nakşibendi tarikatının nur yüzlü, bal sözlü şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Efendi Hazretleri’nin nâşı Türkiye’ye getirilerek 9 Şubat 2001’de Fatih Camii’nde cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra, on binlerce müridi ve muhîbinin şahitliğinde Eyüp Sultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında sırlandı.

Es’ad Efendi, sarığı ve takkesi ile, sakalı ve kıyafeti ile, yürümesi, oturması, kalkması ve konuşması ile, müdafaa ettikleri ve gösterdiği hedefler ile, bitmek bilmeyen enerjisi, daima hizmet için koşma hâli ile, Allah’ı anlatmadaki ve Allah’ı zikirde iştiyakı ile Peygamberimiz (sav)’in: “Ümmetimin en hayırlıları, görüldüklerinde Allah hatırlanan kimselerdir.” (Müsned, IV/277) buyurduğu vechile, görüldüğünde Allah (c.c)’ın hatırlandığı bir büyük velî idi.

“Kur’an ve sünnet bahçesinde bir güzel veliydin
Seni görene saâdet, görmeyene mihnet oluverdin
Gönülden gönüle bir vesile-i vuslat, si’retin vü sohbetin
Es’ad Sultan, sen ümmete Rahman’ın bir tuhfesisin!

(21.01.2021/Karaören)

Hakk’a vuslatının sene-i devriyesinde Mahmud Es’ad Coşan Hazretleri’ni hürmetle ve rahmetle anıyoruz.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir