Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Naif Karabatak İle Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Merhaba Naif Bey. Mizah nedir?
Merhaba. Mizah; hayatın gündelik akışı içerisinde bazen olağan, bazen de olağandışı olaylarını farklı bir dille anlatmak, gözden kaçan ayrıntılarını ortaya koymaktır, diye tarif edebilirim. Yaygın kanaatin aksine, mizahın salt bir ‘güldürme’ görevi olduğuna inanmayanlardanım. Mizah, biraz da olayları abartarak, ‘olabilecek en uç’ seviyeyi tarif ederek okura ve ilgililere ışık tutmaktır. Bu açıdan mizah, sadece güldüren, hatta kahkahaya boğan bir tarz değil, düşündüren, komik ve trajikomik olayları harmanlayan bir anlatım dilidir diyebilirim.
 
Niçin mizah yazıyorsunuz?
Bu soru bana ‘niçin yemek yiyorsun, niçin su içiyorsun, niçin nefes alıyorsun’ çağrışımı yaptı. Yaklaşık 20 yıldır yazı yazıyorum. Farklı isimlerle farklı tarzlarda çok yazdım. Belki de yazmak, benim için yaşamak gibidir. Yaşamak da yazmakla eş değerdir. Çünkü yaşadığımız her gün, evrenin farklı yerlerinde farklı alanlarında, farklı dallarında hepimizin bazı eserleri oluyor. Yazsak da, söylesek de, çizsek de, yeni yeni icatlar yapsak da aslında hepimiz kâinatta bir iz bırakıyoruz. Bu iz; bizim imzamızdır, sanatımızdır, ticaretimizdir, ahlakımızdır, yaşayışımızın belki de tümüdür. Yazmak, bir iz bırakmaktır benim için yaşadığımız şu kısa hayata… Mizah yazmak için çok uygun bir coğrafyada yaşadığımızı da not etmeliyim. Çok uyanık insanlarımız var, menfaatine göre keskin dönüş yapan, bulunduğu kalıbı göre şekillenen, konuşma yaptığı yer, cemaat, parti, grup veya herhangi bir topluluğa göre dil değiştirebilen yetenekte insanlarımız var. Bir de çok komik siyasetçilerimiz var. Ne kadar ciddi dursa da, ne kadar ilkeli takılırsa da, -istisnaları bir yana bırakarak- bir dakika sonra, bir dakika öncesinin tam tersine konuşan ve bunu da gayet ciddi, kendinden emin bir şekilde yapan siyasetçilerimiz var.

Bunların komik olduğunu kendileri bilmez, onun arkasından giden kitle de bilmez. Bu komedinin farkına varmak için ‘bağımsız’ düşünebilmek ve olaya mizahi yönden bakabilmek gerekir.
Gündemle ilgili çok yazdım. Yaklaşık yirmi yıl içerisinde yoğun gündemin arasında boğulup giden o kadar çok yazım oldu ki, yazdığım zamana acıyıp durdum. Bu açıdan gündemi takip eden, kısır siyasi çekişmelerin arasında boğulup giden yazı yazmayı sevmiyorum. Hayata dair hikâyeler daha çok ilgimi çekiyor. Her olayda, her yerde ve her insanda farklı hikâyeler ararım. Yolda giderken, parkta dinlenirken, toplu taşıma aracında seyir halindeyken gördüğüm yaşlı bir adamın yüzündeki hüzün, bir genç kızın gözlerindeki ürkeklik, bir çocuğun şaşkın bakışı, bir gencin dalıp gitmesi.. Hepsinde ama hepsinde alır beni bir merak, ‘acaba hikayesi ne?’ Hayata ve insana dair gözlemlerim arttıkça, hikâyelerini merak etme dürtüm de artıyor. Bu açıdan insanların yaralarını deşmek değil, hikâyelerini öğrenmenin derdine düşüyorum. Bunu da daha çok mizah tarzında yapıyorum. Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi ”Fazla ciddiye almayın şu hayatı; nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.” Belki de hayat, ciddiye alınmayacak kadar kısa, ihmal edilmeyecek kadar da uzundur. Çok ciddiye alıp asık suratlı olmak da iyi değil, hayatın tümünü tiye alıp, sulandırmanın da anlamı yok. Azı karar, çoğu zarardır. Bu düşünceyle mizah yazıyorum ama biliyorum, bazen sanki yazdığım kara mizah oluyor, bazen okurun gülmekten karnını ağrıtıyor, bazen de hüzünlendiriyorum. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Ama mizahı bir üslup olarak tercih etmemdeki ana sebebin bütün bunlar olmadığını da biliyorum. Esas sebep, kendimi en çok mizahla anlatabiliyor olmamdır. Mizahi yazılarda daha rahat, daha içten, daha samimi, daha doğal, daha.. daha diyebileceğim kendimden cümleler kurabiliyorum. Bir başka deyişle, ben derdimi en çok mizahla anlatabiliyorum.

Refik Halit Karay ile 1950’de yapılan bir söyleşide kendisine “Bizde mizah edebiyatı var mı?” sorusu yönlendiriyor. Karay bu soruya “Mizah var… Mizah edebiyatı yok… Mizah edebiyatı karakter tahlili ister. İnsan karakterinin sivri taraflarını almak lazım. Bizde bu yok. Gündelik tuhaflık, mizah edebiyatı değildir” şeklinde cevap veriyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir? 1950’den bu yana bu hususta bir değişimden bahsedilebilir mi? Günümüzde mizahın edebiyatımızdaki yeri nedir?
1950’den bu yana değişen bir şey maalesef yok. Hatta daha da seviyesiz bir şekilde devam ediyor. Belden aşağı esprilerin ‘mizah’ diye algılandığı veya pazarlandığı bir ‘ucuz mizah’ piyasası var ve ne yazık ki bu piyasa, önemli bir pazar elde ediyor. İlginç ama alıcısı da var. Sokak ağzıyla, edep sınırlarını aşan bir dille mizah yaptığını sanan bir kitle ve bu kitleye prim veren bir başka kitle var. Oysa en kolay espri, belden aşağı yapılan espridir. Bunun için bir birikiminizin, kültürünüzün ya da eğitiminizin olmasına gerek yok. Ağzı bozuk herkesin kurabileceği cümleleri bizlere sanat diye sunan kesim, ne yazık ki sesi en gür çıkan kesim oluyor. Dolayısıyla Refik Halit Karay’ın tespitindeki gibi ortada bir mizah var, bu doğru ama bunun edebiyatı ne yazık ki yok.
 
Peygamber efendimizin (s.a.v) mizah üsluplarından biri olan “tahsîlü’l-hâsıl” yani herkesçe bilinen gerçeklerin kinaye yoluyla ilginç bir biçimde ifade edilmesi, aslında geçmişten günümüze en çok kullanılan mizahi üslup denilebilir. Bu bilginin de yanında Müslüman’ın mizah anlayışı ve Müslüman’ın mizahı kullanma amaçlarına dair neler söylersiniz?
Belki de mizah tam da bu sorunuzda, Peygamber efendimiz (sav)’in tarifinde hayat buluyor. Belki de ‘seviyeli mizah’ diye tarif ettiğim tarzın takipçilerinden birisi olarak, mizahın herkesçe bilinen gerçeklerin biraz da kinayeyle süslenmiş hali olduğuna inanıyorum.

Bu aslında, insanları daha çok düşünmeye, olayların farklı tarafını görmeye sevk eder. Mizah, bu açıdan olayların röntgenini çekmek gibidir ama bunu yaparken çok ciddi değil, daha samimi daha rahat ve daha insani bir şekilde yapmaktadır.
 
Bukowski, John Fante’nin kurgusu için “mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti” der. Acının mizahı tetiklemesi hususundaki düşünceniz nedir?
Okulda bir arkadaşım vardı. Çok ilginç bir huyu ya da psikolojisine şahitlik etmiştim. Yolda yürürken birisi düşse, ben onu kaldırmaya çabalardım o ise katıla katıla gülerdi. Hayat o kadar kısa ki, gündelik hayatın koşturmacası arasında yaşadığımız sıkıntılar, çektiğimiz dertler, içimizi acıtan yokluklar ya da bitmez, tükenmez dediğimiz sancıların hepsinin günü geldiğinde bittiğini ve daha sonra da yüzümüzü güldüren bir anı olarak kaldığını görürüz. Okul sıralarındaki sıkıntılarımız, askerliğimiz, kadınların doğum sancısı, hepimizin çektiği dertler.. hepsi ama hepsi yıllar yıllar sonra ‘ders alınacak’ bir anı olarak anlatır dururuz. Hatta bunun çoğunu tebessümle, belki de kahkahayla anlatırız. Çünkü acı, yaşandığı an sancıya sebep olur, sonrasında ders alınan bir anı olarak kalır. Bu kadar acının, çekilen bu kadar sancının atlatılmasının ve atlatılamamasının en önemli ve en güzel yoludur mizah.
 
İnternet çağında yaşıyoruz. Kültüre dair her öğe sanal âlemde kendine yer buluyor. Mizah sanal âlemde nasıl bir yer edinmiştir? Türkiye’de popüler kültür getirilerinin sanal âlemde mizahi bir üslup oluşturduğunu düşünüyorum. Bu hususta sizin düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz.

Mizahın sanal âlemde bir yer edindiği kesin ama parça bölük olarak. Biraz oradan, biraz buradan ve sonunda harcanıp giden, edebiyata veya sanata dönüşmeyen anlatımlar halinde. İnsanımızın, hele hele yeni neslin pratik zekâsı, hazırcevaplılığı, olayları tiye alması, günlük olaylara, anlık mizahi yaklaşım sunuyor. Bu güzel ama çok kalıcı olmuyor ve çoğu da küfürle, hakaretle, birbirini aşağılamayla değerden düşüyor. Ancak, ülkemizde çok güzel karikatür sanatçıları var. Bazen koca bir makaleyle anlatılmayanı bir kareye sığdırma becerisine sahip olan dehalarımız var. Eğer sanal âlemdeki mizahın en güzel ve en kalıcısı hangisi derseniz, ben karikatür derim, illa da seviyeli olanı.
 
Dilhâne’nizde yer edinmiş mizahi bir yazıyı okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Mizahi yazılarım genelde uzundur. Bu söyleşi için yer sorununa sebep olabilir ama madem istediniz size çok kısa bir mizahi yazımı paylaşayım.
***
Kahvaltılık almak için pastaneye giriyordum ki, sırtıma dokunan hatta itekleyen birisi nedeniyle paldır küldür içeriye girdim, ne olduğunu anlamak için dönünce telaşlı kadını gördüm. Beni itekleyerek pastaneye giren yaşlı kadın, pastane sahibine nefes nefese sordu; “Sema’ya ne oldu?”
Pastane sahibi de telaşla “Ne olmuş?” diye soruyu tekrarladı. Pastane sahibinin de haberi yoktu, ne olmuştu. Yaşlı kadın o kadar sık nefes alıp veriyordu ki, kalbi oracıkta duracak diye korktum. Bir sandalye çektim oturdu.
Adam heyecanla yine sordu, “Sema’ya ne oldu?”
Yaşlı kadın kızdı “Ne bileyim canım, üstüme iyilik sağlık. Ben de senden öğrenmeye geldim. İnternette bir şey paylaşmış.”

“İnternette ne paylaşmış teyze?” dedi kalbi duracak haldeki adam.
Yaşlı kadın cebinden telefonu çıkardı, Instagramı açtı, Sema’nın profiline girdi, son paylaşımı pastane sahibine gösterdi.
Paylaşıma göz ucuyla ben de baktım; bir kol, kolun üzerinde damar açmak için kelebek ve bant vardı.
Kendimi tutamayıp güldüm, pastane sahibi de güldü; “Bunlar da her pohu paylaşır oldu!” dedi.
Pastane sahibi telefon açıp Sema’yla konuşunca detayı anladım.
Sema, pastane sahibin kız kardeşiymiş. Akşam kendisini iyi hissetmemiş, hastaneye gitmiş. Tahlil için kan almışlar, tedbiren de damar yolu açmışlar. İyi ki serum takmamışlar. Bir de o olsaydı, fotoğraf daha fiyakalı dururdu!
***

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Doğru soruyu, doğru yerde sormak, verilen cevaptan daha iyi diye düşünürüm. Çok güzel sorularla önümü açtınız, ben teşekkür ederim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

  • Sinan1 sene önce
  • Yazılarını ilgi ile takip ettiğim kalemi güçlü yazarımızı tebrik ediyorum.