Edebiyat, Şiir, Fikir

Mustafa Özçelik ile Söyleşi

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Merhaba hocam. Mehmet Akif Ersoy (rh.a) yazılarında şiirlerinde ve konuşmalarında dinî, milli ve dünyevî konuları bir bütün olarak ele alır. Okuyucularımız için biraz bu hususa değinir misiniz?

Dinî, millî ve dünyevî konular, birbirinden ayrı değildir, olamaz da. Hakikate ulaşmak için bu konulara bir bütünlük fikir içinde yaklaşmak gerekir. Akif de böyle bir ayrımı kabul etmeyen biri olarak bunları bir bütünlük içerisinde ele almıştır. Diğer yandan bu tür ayrımlama laik-seküler bir anlayışın neticesidir. Akif, böyle bir anlayışın uzağında hatta tam olarak karşısındadır. Müslüman bir şahsiyet olarak ne dinî olanı millî olandan ne de bunları dünyevî olandan ayırmamıştır. Onu tutarlı kılan, söylediklerini önemli hale getiren de bu anlayışıdır. ‘‘Hayal ile yoktur benim alışverişim/İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim” diyerek bu tutumunu en net şekilde dile getirmiştir.

İstiklâl Marşı nasıl bir ortamda hangi şartlar altında yazılmıştır?

İstiklâl marşı, ülke ve millet olarak dört bir taraftan kuşatıldığımız, istiklâl ve istikbalimizin tehdit altında olduğu bir dönemde yazılmıştır. Bu süreçte Millî Mücadele sürmekteydi ama halkta da aydınlarda da şartların zorlamasıyla genel olarak bir umutsuzluk havası hâkimdi.  Böyle bir süreçte gerek askerler gerekse hak için bir millî marş ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Bu marşı yazmak Akif’e nasip oldu. Zaten ondan başkası da böylesi bir marşı yazamazdı. Çünkü Akif, başından itibaren bu mücadelenin içerisinde olan biri olduğu için bunun mânâ ve maksadına vâkıftı. O, hem Müslüman milletlerin hem de tutsak edilmiş diğer bütün milletlerin hürriyetini isteyen bir şairdi. İşte İstiklâl Marşı, böylesi bir vatansever şair tarafından böyle bir atmosferde yazıldı. “Korkma!” nidasıyla başlayan bu marş, herkese iman, ümit ve cesaret aşıladı. Çünkü bu marş, ortak bir millî hissiyatın tercümanı olma özelliği taşıyordu.

Milli bir marşa ihtiyaç duyulduğu o dönemde bunun için bir para ödülü konulmasının özellikli bir sebebi var mıdır sizce?

Böyle bir marşın İstiklâl mücadelesini en iyi şekilde yansıtan bir metin olması istenmekteydi. Bunun için de ödülün yarışmaya katılacak şairler için bir teşvik olması düşüncesiyle o dönemin mali şartlarında yüksek miktarda bir ödül verilmesi kararlaştırıldı. Fakat Akif, “Milletim için parayla marş yazmam” diyerek bu yarışmaya katılmadı. Neticede ödülün bir hayır kuruma bağışlanması şartıyla marşı yazdı. Onun bu tutumu şahsiyetini anlamak açısından önemli bir örneklik teşkil eder. Diğer yandan hayatı boyunca vatanı, milleti, dini için hiçbir şahsi çıkar ve ikbal beklentisi olmamıştır. Ödül konusundaki tavrı da bu özelliğinin müşahhas bir örneğidir.

Hocam aslında Mehmet Akif Ersoy (rh.a) İstiklal Marşı’nı yazdığı ve yarışmayı kazandığı için biz onun Safahat’ından ve diğer eserlerinden haberdarız diye düşünüyorum. Eğer İstiklal Marşı’nı yazmasaydı her ne kadar güçlü bir kalemi olsa da biz bugün kendisini tanıyamayacaktık kanaatindeyim. İstiklal Marşı şairinin yaşadıkları ve cenazesinin hangi şartlarda kalktığını da biliyoruz. Siz bu hususta ne düşünürsünüz?

Akif, yaşadığı dönemde İstiklâl marşı öncesi yazdıkları ve yaptıkları ile çok büyük ölçüde tanınıyordu. Ne var ki yeni kurulacak bir devletin millî marşını yazması elbette tanınırlığını artırdı. Ama şu doğrudur.  Başta İstiklal Marşı ve Çanakkale şiiri olmak üzere bekli başlı birkaç şiiriyle öne çıkıyor. Oysa Akif, bütün yazdıklarıyla tanınması gereken bir isim. Ayrıca bütünlüklü okuma aslında bu iki şiirin de anlaşılmasında bize bir imkân verir. Bu yüzden onu böyle bir okumanın konusu yapmalıyız. Ondan öğreneceğimiz çok şey var. Tabii, Milli Mücadele kazanıldıktan sonra yaşadıkları ise tam manasıyla bir trajedidir.

Ona yeni devletin inşasında söz hakkı verilmemiş, çok sıkı takibe alınarak o çok sevdiği vatanında yaşayamaz hale getirilmiş, bunu neticesinde Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır. Orada on yılı aşkın bir süre kaldıktan sonra hastalanınca vatan toprağında ölmek ve orada gömülmek arzusu ile İstanbul’a gelmiştir. Ne İstanbul’a gelişinde ne vefatında resmi çevreler ona ilgi göstermemişlerdir. Vefat edince de cenazesi Mithat Cemal’in ifadesiyle “Bir fıkara cenazesi” şeklinde kaldırılmıştır. Bütün bunlar olmuştur ve çok üzücü hatta utanç vericidir. Ama geriye dönüp bunları telafi şansımız yok. Öyleyse yapılması gereken Akif’i hep gündemde tutmak, okumak okutmak ve anlamak olmalıdır. Yine bu durumun bize öğrettiği bir şey daha var. Değerlerimizin kıymetini yaşarlarken bilmeliyiz. Ölümlerinden sonra onlara güzelleme yapmanın ne o kişiye ne de bize bir faydası olmaz.

Akif’in (rh.a) “Ben kavmiyet aleyhinde bir adamım, milliyet aleyhinde değil” (Düzdağ, 2006:230) sözünü nasıl değerlendirirsiniz? İstiklal Marşı’nın “Milliyetçi” öğelerine dair neler söylenebilir?

Mehmet Akif, inancı gereği ırkçılığa elbette karşı idi. Diğer yandan Balkanlarda ve Arap coğrafyasında başlayan ırkçılık kaynaklı isyanlar devletin varlığını da birliğini de tehdit ediyordu. Bu yüzden Akif, ırkçı hareketlere şiddetle karşı çıktı. Bunların tefrikaya yol açacağını söyledi. Ama kavmiyetle millet kavramları Akif için aynı mânâyı taşımaz. Kavmiyeti batıdaki anlaşıldığı şekilde ırkçılık olarak görür ve o, milliyetperver bir insandır. Özelde mensubu olduğu Türk milletine genelde ise ümmet birliğini teşkil eden diğer milletlere bir kardeşlik anlayışı içinde bakar. Ama sorunuzdaki İstiklal Marşı’ndaki ırkçı öğeler ifadesini anlayamadım. Ben böyle bir öğe görmüyorum. Şayet kastınız “ırk” kelimesinin kullanması ise o süreçte bütün emperyalistlere karşı savaşan ağırlıklı unsurun Türkler olduğunu unutmayalım.

Akif, kahramanca savaşan ve mensubu olduğu bu millet için takdir hissini dile getirmiştir. Bundan doğal bir şey olamaz.

Mehmet Akif Ersoy’a (rh.a) 1925 yılı sonunda Kur’an-ı Kerim’in mealini ve tefsirini yazması vazifesi verilir ancak Ersoy  (rh.a) bundan kaçınır. Yazmaya başlasa da bunu geciktirdiğine dair bir bilgi mevcut. Ersoy’un (rh.a) bu vazifeden geri durması ve konusunda sizin de düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

Akif, Kur’an hafızı idi. Onun tefsirini yapacak bilgi birikimine de sahipti. Ondan meal çalışmasının istenmesi de zaten bu sebepledir. Diğer yandan Türkçeye çok hâkimdi. Dolayısıyla eşsiz bir tercüme yapacağından kimsenin şüphesi yoktu. Mısır’da bu çalışmaya başladı. Çalışma hayli uzun sürdü. Fakat, Türkiye’de ibadet dilinin Türkçe olması için bir niyet ortaya çıkmış hatta uygulamasına bile geçilmişti. Akif bu durumdan hayli rahatsız oldu. Bu yüzden çalışmasını teslim etmeyerek sözleşmeyi feshetti. Aldığı avansı da iade etti. Fakat mektuplarından anlaşılacağı gibi bir özel sebep de tercümenin hakkını verememe endişesi idi. İki sebep birleşince bu meal ortaya çıkmadı. Fakat daha sonra onun bu çalışmayı sürdürdüğünü ve meali tamamladığını biliyoruz. Ama Türkiye’ye dönerken onu bir arkadaşına emanet etmiş, “Dönersem alırım, dönemezsem yakarsın” demiştir. İstanbul’dan vefatı sebebiyle dönemeyince de arkadaşı bu meali yakmış fakat yakmadan önce kıyamayıp bir kopyasını almış görünüyor. Bugün yayımlanan ve kimi sûrelerin mealinin bulunduğu çalışma büyük ihtimalle bu olmalıdır.

Hocam Mehmet Akif’in (rh.a) Mısır’da bulunduğu dönemlerde Eşref Edip, Mahir İz ve bazı arkadaşlarına yazdığı mektuplardan anladığımız kadarıyla o dönemde edebiyat açısından pek verimli bir dönem geçirmemiştir. Bu Mısır dönemi hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Mısır yılları Akif için hayatının en zor yıllarıdır. Bir taraftan vatan hasreti, bir yandan Leyla şiirinde anlattığı İslam birliği idealinin gerçeklememesinden duyduğu hayal kırıklığı, burada yaşadığı maddi sıkıntılar, sağlık sorunları ve daha birçok sebep onun edebi faaliyetini de olumsuz etkilemiştir. Ama bu hiç bir şey yazmadığı anlamına gelmez. Evet, bunlar sayıca azdır ama yine oldukça niteliklidirler. Bunlarda önceki şiirlerinden farklı bir hava da sezilir. İçe dönük şiirlerdir bunlar. Hatta tasavvufi duyuşları ifade eder. Gece, Hicran, Secde şiirleri bu tür duyuşların ifadesidir. Yine hayat sorgulaması da görülebilir bunlarda. Dolayısıyla o, Mısır’da yaşadığı zor şartlara rağmen elinden geldiğince şiir yazmaya devam etmiş ve edebiyatımıza yeni şiirler kazandırmıştır.

Size bu söyleşide sorduğum soruların dışında son olarak Akif için neler söylemek istersiniz?

Mehmet Akif, bizim çok büyük çok önemli bir değerimizdir. Bu büyüklük ve önem hem şairliğinden hem fikirlerinden hem mücadelesinden hem de şahsiyetinden gelir. Bu yüzden onu bugün de yarın da baş tacı yapıp iyi okumalı ve anlamalıyız. Zira onun döneminde yaşanan sorunlar büyük ölçüde devam ediyor. Onun bu sorunlar karşısında söyledikleri de güncelliğini ve önemini koruyor. Bu yüzden Akif’i konuşmak, kendimizi konuşmaktır. İstiklâlimizi ve istikbâlimizi konuşmaktır.

Sonuç olarak Akif, şairlerimizden bir şair değildir sadece. Bir misyon insanıdır. Bir karakter abidesidir. Bu yönleriyle özellikle gençlerimize örnek bir şahsiyet olarak tanıtılmalıdır. Özellikle de devrindeki siyasi ve fikri duruşu iyi anlaşılmalıdır. Çünkü bu yönleriyle kimi kişi ve çevrelerce haksız ve temelsiz bir şekilde polemik ve tartışmaların öznesi yapılmak istenmektedir. Önyargılı bu yaklaşımlara karşı da dikkatli olmalıyız.

Bu yönleriyle özellikle gençlerimize örnek bir şahsiyet olarak tanıtılmalıdır. Özellikle de devrindeki siyasi ve fikri duruşu iyi anlaşılmalıdır. Çünkü bu yönleriyle kimi kişi ve çevrelerce haksız ve temelsiz bir şekilde polemik ve tartışmaların öznesi yapılmak istenmektedir. Önyargılı bu yaklaşımlara karşı da dikkatli olmalıyız.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir