Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Mustafa Kutlu

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Akşam yemeğinden sonra bir bardak sıcak bir çay aldım ve kuruldum masama… Günlerdir süren karantina ile ilgili bir rahatsızlığımız yok sadece işin paranoya boyutu bazan geriyor… Ha işte bu gergin zamanlarda sığındım yine Mustafa Kutlu’nun bir kitabına. Soruyorlar; e sen bu kitabı okumadın mı? Okudum ama canım yine Mustafa Kutlu okumak istedi.

Tabii soranlara ‘sığınıyorum’ diyemedim. Her neyse… Mustafa Kutlu sıcak bir çayın boğazından geçerken verdiği tattır işte, kandırıcı tat… Kandırıcı dediysem yalancıklık değil; doyuran anlamında…

Bu ay Mustafa Kutlu ile ilgili yazmak istiyordum Dilhâne’den de dediler ki: “Sen bir yazarı tanıt, onun kitaplarını tanıt, toplumda ya da edebiyatımızdaki yerini anlat” E dedim, tamam. Ben zaten birini anlatacaktım, Mustafa Kutlu’yu…  Ve başladım anlatmaya. Tabii yine geç kaldım, inşâllay yetişiriz. Ama şu: Bu ay bir Mustafa Kutlu okumadan, hakkında bir yazı yazmayayım dedim. Okudum ve ancak bu âna denk geldi. Peki neden Mustafa Kutlu hakkında yazmak istedim?

Mâlûmunuz koronavirüs sebebiyle okulların tatil edilmesinin uzayacağını açıklayan Sağlık Bakanımız Fahreddin Koca, çocuklara kitap okumasını önerdi. Hatta kimi okuyacakları konusunda da yardımcı oldu: ‘Tolstoy okuyun, Mustafa Kutlu okuyun, kendinize yatırım yapın’ dedi… Aman Allah’ım; demez, komaz olaydı. Twitter yıkılıyor. Sosyal medya çatır çatır çatlıyor.

Vay efendim; Tolstoy ile Mustafa Kutlu’yu nasıl art arda önerirsiniz… Vay efendim; dinci yazarı çocuklarımıza nasıl oku dersiniz. Vay efendim; Yeni Şafak’ta yazan bir yazarın kitabını nasıl bize karşı ağzınıza alırsınız. gibi gibi…. Hele son söylediğimi zannederim bir eğitimci söylüyordu. E o zaman şu meşhur sözü söylemenin sırası: “Ben sana ‘eğitimci olamazsın’ demedim, ben sana ‘adam olamazsın’ dedim” Olayın üzerinden birkaç gün geçti aynı odaklar sosyal medyada manşet atmışlar. Ey? TRT Solcu oldu! Ba-ba-ba-ba-ba-ba-ba! Ne’miş, ne’miş? TRT solcu olmuşmuş. Niye? Tutunamayanlar dizisinde Ahmed Ârif’in şiirini okumuşlar. Yok ya! Kuzum, siz gerizekâlı mısınız?

Edebiyat için, şiir, yazı, hikâye için illâki ideoloji sahibi mi olmak gerek? Ahmet Kaya’yı dinleriz. Ahmet Ümit okuruz, Ahmet Ârif, Zülfü Livaneli okuruz. Kemal Tahir okuruz. Solculuğumuzdan mı, yo! Yazarlar şairler eserlerinin altına ‘Sadece sağcılar/solcular okusun’ diye bir ibare mi koyuyor?

Günün birinde Lenin’in mektuplarını okusam Leninci mi olacam? Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyoruz çatır-çatır. Makineleştik mi? Rusçu mu olduk? Sabahattin Ali’nin kitaplarını okudum, solcu mu oldum? Kafalar pasparlak…
Mustafa Kutlu okuyun efendiler. Biraz Anadolulu olun, halktan olun. Mustafa Kutlu candır. Anadolu’nun saflığı, temizliği, sadeliğidir. Tepeden bakmak istiyorsan güneşten yüzü, gözü kararmış adama, kadına, çocuğa; Mustafa Kutlu’ya yaklaşma. Çünkü Mustafa Kutlu güneşin pişirdiği alındır. Dişleri dökülmüş bir Anadolu nenesinden uzak duruyorsan ağzında diş kalmamış diye, Mustafa Kutlu okuma. Çünkü dişleri dökülen, canı yerinde mi, canı uçmuş mu belli olmayan nenenin yüreğindeki tecrübedir Mustafa Kutlu’nun kalemi…

Geçen günlerde Malatya’da ‘Mercedes Kadir’ vefat etti. Adam meczub. Ama bu mâsumdur, meczubdur dememişler; merhumuiçkiye alıştırmışlar. (Instagram’da bir yorumda gördüm) Trafik polisi Kadir’e ehliyet ayarlamış; ‘hız yaptın Kadir’ diye durdurmuşlar, benzinliğe gittiğinde yakıtını koymuşlar, tamirciye gitse, ‘araban -Kadir’in uzun sopası- bir-iki gün kalsın, biz tamir edelim demişler ve kimisi teyip takmış sopaya, kimisi Mercedes’in amblemini takmış ya da yenilemiş, ayna takan var…

Kadir hastaneye yatmış, Malatyalılar devletlisi, sanayicisi, işçisi, işvereni gitmiş ziyaret etmiş. Vefat etmiş, cenazesini kılmışlar, sopasını, nâm-ı değer Mercedes’ini de mezarının üstüne dikmişler. Her türlü sahip çıkmışlar anlayacağın. Ben bunları okuyunca aklıma Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez”i gelmişti… Ne diyordu? ‘Böyledir. Bizde iyiler ölmez’ Kadirler ölmez, Kadir’e bunca iyilik edenler de ölmeyecektir elbette bi iznillâh. İşte Mustafa Kutlu, tam da Mercedes Kadir gibi olanları yazar. Lejyonerleri, misyonerleri, senyörleri, mösyöleri yazmaz. Ha siz bunları yazmadı diye uzaksınız Kutlu’ya, ben anladım…

Belki de toplu taşıma araçlarına binmekten imtinâ ediyorsunuzdur. Mustafa Kutlu’nun ‘Mavi Kuş’unu okusaydınız, her otobüse, dolmuşa binişinizde eserdeki kahramanlar gelirdi aklınıza… Ha bu arada bibliyoman denilen zümreyi bu kitapta öğrenmişimdir ben. Ha sonra, bir kitabı okurken canınız hıyar çekti mi? Ya da durun şöyle sorayım; hıyar yerken aklınıza bir kitap karakteri geldi mi? Küçükken, gençken şehirden köye gitmek ya da köyden şehre gitmek için otobüsü kullandığımız olurdu. Köyden ya da şehre kadar olan köylerden bir sürü köylü binerdi. Yoğurdu, sütü, peyniri, meyvesi, sebzesi her bir şeyini çıkınına koyarak binerlerdi hem de. Herkesin binbir türlü anlattığı vardı. Kimisi torununa, kimisi çocuğuna giderdi. Kimisi hastaneye giderdi. Şimdi herkesin arabası var. Otobüsü, otobüstekileri bilmiyoruz çok fazla ama Mavi Kuş’u her okuduğumda tekrar gidiyorum o günlere…  Yazarın marifetidir bu işte. Hayâller, ümitler, ızdıraplar, ihtiraslar 100 küsûr sayfaya sığıyorsa bunu Mustafa Kutlu Mavi Kuş’ta ve nice eserinde yapmıştır işte… Hasta kadın, öğretmen eşinin peşinden hiç bilmediği, görmediği kasabaya sürüklenen kadın, hanımı tarafından kitaplarından koparılan adam, üvey kardeşinin zulmünden illallah eden adam… Hepsi ama hepsi hayatın bağrında yaşıyor. Bazılarından haberdar oluyoruz. Bazıları gözümüzden kaçıyor… Peki siz hiç kendinizi bir kitap okurken dizinizi döver buldunuz mu? Kitaptaki karakterler yerine tamamen gayr-i ihtiyâri ‘ah be!’ dediniz, onlar adına pişmanlık duydunuz mu? İşte Kutlu onu kitaplarıyla yaptırıyor size… Kitap diyip geçmeyin. Her kitabın bir kaderi vardır, der Mustafa Kutlu. Aslında Mustafa Kutlu’yu anlamayanlara, kabul etmeyenlere bu zaviyeden mi bakmalı, bilemedim…

Şehrin orta yerinde ve arka caddeden tramvayın korna seslerini işitirken; bir derenin çağıldaması geldi mi kulağınıza kitabı okurken? Ümitlerini köye, toprağa bağlayan adamın ümidinin coşkusunu hissettiniz mi yüreğinizde?

Bu coşku, ‘karşıt görüşteki adamı, yıllardır can ciğer olduğu komşusuna kırdırayım’ın hesabını yapan senyörlerin kadehlerinden gelen ‘tok-tok’ coşkusu değil… Fakirin, fukaranın ümidine ortak oldunuz mu? Mustafa Kutlu fakir fukaranın ekmeğini yazar işte, ümidi… Bunu şu, bu gazetede yazmış, şu bu yayından çıkarmış ne önemi var? Seni anlatıyor yazar, beni anlatıyor…

Lunaparktan bir türlü çıkamayan bir aileyi anlatırken; aklınıza gelir mi ki içinden çıkılamayan lunapark mı olur? Bu olsa olsa koskoca dünyadır. Ne biz dünyadan çıkabiliyoruz ne dünya içimizden çıkıyor… Eline fırsat geçtiğinde çok şey yapacak delikanlıyı anlatıyor. Günahkâr olsa da ‘hata yaptık, üzdük, kırdık’ diyen pişman olmuş mücrimi döküyor satırlarına. Hata yapsa da hatasını anlamayacak güruhun Mustafa Kutlu’dan kaçması normâl… İmkânsızı sevmemiş, imkânsızın aşkına düşmemiş bir adamın Kutlu’dan uzak durması normâl…

Sonra iki fukaranın elinden tutmayı, düşkünün yuvasını yapmayı, mücrime ‘gel’ demeyi, ‘el-aman’ dileyeni bağışlamayı bilenler bilir, Mustafa Kutlu’yu. Yokluğu, yoksulluğu görmüş, işitmiş olan anlar. Anadolu’da bir çatısı olan sever Mustafa Kutlu’yu… Aslında yazar siyasi görüşleri, sosyal statüleri göz ardı eder. Onun için mühim olan sloganlar, havaya kalkan ellerin parmak sayıları ya da parmakların şekilleri değil. O sadece ülkenin örgüsünü yazar. Hamurunu yazar. Davayı, ideali yazar. Davaya sıkı tutunmayı, insanların değişse de dava ehlinin davasından vazgeçmemesi gerektiğini yazar. Yâ hû; ‘Kızılelma’ bir dava değil mi? İ’lâ-yı kelimetullah, bir dava değil mi? Şimdi burada belki İ’lâ-yı kelimetullah’ı bilmeyen, inanmayan çıkabilir. Eyvallah. Ama İstiklal Savaşı da bir dava değil miydi? Ve der ki ‘Ya Tahammül Ya Sefer’de:

“Bizim hareketimiz, mesuliyet hareketidir: Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk’a uydurmaktır.”

Köylerde fırın olur. Bizim köyde de var bi’t-tabii. Babaannem, anneannem her ay muhakkak ekmek ederdi o fırında. Hamuru yoğurur, hamur geldikten sonra fırına getirir orada yazar. Bir de ortasına parmağıyla delik açar. Kutlu’nun yazdıkları hamurun ortasına o şekli koyan Anadolu kadınıdır işte… O fırına yakacağını temin eden Anadolu adamıdır.

Fırından yeni çıkan ekmeği bekleyen ve ekmeği yapanın verdiği bir parça ekmekle eli yanmasın diye parmak uçlarında tutan çocuktur. Dumanı, ateşi, kokuyu ve insanları görüp ‘burada bize de bir aş çıkar mı’ diye bekleyen kedisi, köpeği, tavuğudur onun eserlerinde anlattığı… Koyunun kuzunun başında, kurt kapmasın diye duran çobandır. İlk mekteptir. İlk aşktır. İlk bakıştır. Çeşme başında su doldurmanın eşsiz nostaljisidir. Yüksekten alçağa esen ılık meltem rüzgârlarıdır. İkindi ezanıyla yükselen günün kızıllığıdır. Mustafa Kutlu’nun eserleri saflıktır, sadeliktir. Alabildiğince yeşil bir huzurdur. Bembeyaz, süt gibi temiz bir Türkçe’dir. Bu satırları yazmadan önce bir Mustafa Kutlu kitabı bitirdim. Mustafa Kutlu kitabı bitirmeden önce ise başka bir yazarın bir kitabını bitirdim. Şimdi yazarı söylemeyeyim. Ama iki kitabı birbiri ardına okumak bende şu tesiri uyandırdı:

“O kitabı okurken: Dimdik bir yokuşa çıkmışım, çıkmışım, çıkmışım. Tam yokuşun doruğunda soluğum tıkanmış, iflahım kesilmiş, ağzım, dilim, damağım, dudaklarım kupkuru olmuş, yutkunamıyorum bile… Mustafa Kutlu’nun kitabını okurken: Bir gölgelik bulmuşum, serin mi serin… Güzel kokular geliyor arkadan, sağdan, soldan… Taze bir el berrak bir su uzatmış ya da bol köpüklü ayran tutmuş. ‘İç’ diyor. ‘Susamışsındır, hadi iç. Yorulmuşsundur, dinlenirsin. Tıkanmışsındır, açılırsın.’ Herkeste bu akisler mi uyanır? Bilmeyiz. Ama şunu açıkça söyleyim:

Bu yazdıklarımın hepsi sâfiyâne hislerimdir. Herkes aynı şeyleri hissedemeyebilir. Kimisi kızıyor Kutlu’ya. Sonu böyle biter mi, ne demek istedi, n’apmak istedi… Ben ise hiç kızmam: “Derim ki Mustafa Kutlu bu. O orada bitirdiyse gerisini sana bırakmak istemiştir. Var git, otur minderine. Düşün. Sonucuna sen karar ver. Büyüklerin kelâm-ı kibarları ile noktayı vuruyorum:

“(…) Her yüzde görmek dost didarını
Sizde bir türlü bizde bir türlü”

He bazıları da kem bakar, hem düşünür hakkında; yav şu adamın eserlerini elime bi alayım, eserlerini varsayayım ki dizinin dibi. Ben de dizinin dibine oturmuşumdur, demez. Uzaktır, kaçar. Düşmanlık eder. Hele şu gazetede yazıyor, bu adam tavsiye etti, o zaman vur şamarı, patlat ensesine diyerek yobazlığın dibine vurur. Ona da yine büyüklerin sözlerinden bir sözle seslenmek dileriz:

“Tatmayan bilmez.”

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.