Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Mustafa Alican İle Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Merhaba Mustafa Bey. Türklerin Anadolu’ya gelişi ve öncesinde Anadolu’nun ev sahipliği yaptığı milletlere dair neler söylersiniz?

Anadolu, bir çeşit coğrafi kavşak noktası olma hüviyetine sahip olduğu için tarihî süreç içerisinde birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Orta ve Yakındoğu’da siyasî egemenlik davası güden hemen bütün devletlerin Anadolu’ya hâkim olmak gibi bir emelleri olmuş, dolayısıyla da bu stratejik coğrafya her zaman adeta bir kültürler halitası olarak öne çıkmıştır. Urartulardan Hititlere, Süryanîlerden Ermenilere, Araplardan Türklere ve Kürtlere kadar birçok siyasî, dinî ve sosyolojik topluluğun izleri bugün halen Anadolu’muzun renklerini oluşturmaya devam etmektedir.

Türklerin Anadolu’ya gelişi iki başlık altında değerlendirilebilir. Bunların ilki İslâm öncesi dönemde, 4. yüzyılda Hunların gelişidir. Kalıcı olmamıştır. Birkaç askerî sefer ve yağma akını ile sınırlı kalmıştır. İkincisi ise Türklerin İslâmî dönemdeki gelişleridir. Selçukluların kontrolü altında gerçekleşen bu ikinci geliş kalıcı olmuş ve nihayetinde, orta ve uzun vadede Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması ile neticelenmiştir. Selçukluların bölgeye gelişi sırasında kaba hatlarla söyleyecek olursak Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümünde Bizans’a tabî Ermeniler, el-Cezîre bölgesinde ise ağırlıklı olarak Müslüman Araplar vardır. Bununla birlikte, özellikle Ermeni bölgelerinin Bizans merkezî idaresi tarafından dinî nedenlerle gerçekleştirilen sistematik tehcirler dolayısıyla seyrek nüfuslu olduğunu da belirtmek ilgi çekici olabilir.

 Malazgirt Meydan Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans ordularının durumunu konuşalım istiyorum. Bizans ordusunda Türk askerlerin de olduğuna yönelik bilgiler mevcut…

Malazgirt Savaşı’nda orduların durumu ile ilgili olarak kaynaklar tarafından bize sunulan bilgiler oldukça karmaşık. Bizans kaynakları, İmparator’un ordusuna ilişkin detaylı bilgiler vermekle birlikte asker sayısı konusunda bir şey demiyorlar. İslâm kaynakları ise kuşkusuz abartılı bir şekilde Selçuklu ordusundaki asker sayısını düşük olarak kaydederken, Bizans ordusunun asker sayısını çok yüksek veriyorlar. Bununla birlikte, kesin olarak söylenebilecek bir şey var ki Bizans ordusu Selçuklu ordusundan en az iki kat daha fazlaydı. Teçhizat olarak da daha güçlü ve donanımlıydı. Bizans ordusunda imparatorluk coğrafyasının her tarafından toplanarak silah altına alınmış on binlerce asker bulunuyordu. Rumlar, Franklar, Latinler, Ermeniler, Afrikalılar vb… Öyle ki, Bizans kaynakları, birbirlerinden çok farklı olan topluluklardan meydana gelen ordunun bu durumunu, Bizans’ın mağlup oluşunun nedenleri arasında sayarlar.

Ordu yönetimi, her biri kendi başına buyruk olan askerî topluluklar arasındaki bütünlüğü tesis etmekte zorlanmıştır. Öte yandan, evet, Bizans ordusunda Peçenek ve Uz Türkleri de vardı. Fakat yaygın kanının aksine geniş ölçekli bir taraf değişikliği ile savaşın gidişatında etkili olmadılar. Savaşın başlamasından önce küçük bir Türk birliği Selçuklu tarafına geçmiş olsa da, geride kalanlara “kendi dillerinde” sadakat yemini ettirilmiş ve Bizans kaynaklarının da özellikle altını çizdiği gibi bunlar sözlerinden dönmeyip savaş boyunca İmparator’a olan sadakatlerini muhafaza etmişlerdi.

 Sahte Ricat, bir diğer adıyla “hilâl taktiği” Malazgirt muharebesinde kullanıldı. Hilâl taktiği hakkında okuyucularımızı bilgilendirip Malazgirt Savaşı açısından önemini anlatabilir misiniz?

“Hilal Taktiği”ne ilave olarak “Kurt Kapanı,” “Kurt Oyunu” ya da “Çember Taktiği” olarak da bilinen bu savaş taktiği, Türk askerî tarihinin en önemli savaş stratejilerinden biridir. Sahte Ricat, sözü edilen bu taktiğin bir parçasıdır. Evvela hızlı bir taarruz ile düşman üzerine gidilir ve ilk saldırıların ardından bozguna uğranmış izlemini verilerek dağınık bir şekilde geri çekilinir. Bu çekilme sahte ricat olarak bilinen aşamadır. Düşmanı aldatmaya yönelik bir harekettir. Nitekim rakiplerinin bozulup geri çekildiklerini düşünen düşman askerleri yerlerinden ayrılarak saldırı birliklerini kovalamaya koyulurlar. Fakat karargâhlarından iyice uzaklaştıktan sonra bu sefer pusu birlikleri devreye girer ve saklandıkları yerlerden çıkarak düşmanı çevirmeye başlarlar. Bir süre sonra düşman ordusu çember içine alınır ve kısa süre içerisinde yok edilir. Türk tarihinde birçok kez kullanıldığını bildiğimiz bu taktik Malazgirt Savaşı’nda da kullanılmış ve sonucu belirlemiştir. Sahte ricat aşamasında karargâhından çok uzaklaşan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes daha sonra geri dönmek istese de dönememiş, ordusu bozguna uğramıştır. Bu bakımdan, denilebilir ki Malazgirt Savaşı’nın birkaç saat içerisinde sonuçlanmış olması, Selçukluların kendilerinden çok daha güçlü bir ordu karşısında kesin bir zafer elde etmeleri “Hilâl Taktiği” sayesinde gerçekleşmiştir.

 Askerlerin psikolojik durumlarını inanç ve maneviyat çerçevesinde değerlendirmek istersek baktığımız zaman Bizans İmparatorluğu tarihteki ilk Hristiyan (Ortodoks) imparatorluktur. Selçuklu ise İslâm dininin hâmisi olarak kabul edilir ve çeşitli devletler bünyesinde gelişen İslâm medeniyeti o döneme kadarki süreçte altın çağını Selçuklu ile birlikte yaşamıştır. Bizans ve Selçuklu askerlerinin itici gücü (moral/motivasyon) olarak dini inanışı nasıl değerlendirirsiniz?

Malazgirt Savaşı özelinde baktığımız zaman, Selçuklular ile Bizans arasındaki bu savaşı, Müslüman Doğu ile Hıristiyan Batı’nın kozlarını paylaşma mücadelesi olarak değerlendirmek mümkün olabilir. 1050’li yıllardan itibaren İslâm dünyasının hâmiliğini deruhte etmiş olan Selçuklular, bu savaşta İslâm adına mücadele etmişlerdir. Nitekim hem Sultan Alparslan’ın Malazgirt hutbesi hem de savaşın başladığı esnada İslâm ülkelerindeki camilerin minberlerinde “İslâm’ın sancaktarlığını üstlenen” Sultan Alparslan ve askerleri adına dualar edilmesi, meselenin psikolojik veçhesini açık bir biçimde nazara verir. Savaşı nakleden kaynak metinlerde yer alan ifadeler, Selçukluların bu durumun bilinci ile hareket ettiklerini göstermektedir. Öte yandan Bizans tarafındaki dinî motivasyon konusu belirsizdir. Bizans kaynakları bu konuda çok açık ifadeler kullanmazlar. Fakat hem Bizans ordusunda bulunan ve savaştan önce İncil’den pasajlar okuyup dualar eden din adamları, hem de ordunun önünde bulunduğu nakledilen büyük ve kutsal Haç’tan hareketle, Bizanslıların da Müslümanlarla Hıristiyanlık adına savaştıkları düşüncesi ile motive oldukları söylenebilir.

Sultan Alparslan’ın Malazgirt Savaşı için genel olarak nasıl bir düşünce içinde olduğunu öğrenmek isteriz. Nitekim muharebe gerçekleşmeden günler evvel Romanos’a barış teklifi için bir heyet gönderdiği, heyet ile Romanos arasında birtakım diyaloglar söz konusu olduğu kaynaklarda mevcut.  Müzakere yolu kapanınca savaş kaçınılmaz oldu. Bu minvalde Sultan Alparslan’ın nasıl bir yol izlemek istediğine dair ne gibi çıkarımlarda bulunulabilir?

Evvela şu noktayı vurgulamak gerekir ki, Sultan Alparslan Bizanslılarla savaşmak gibi bir düşünce içerisinde değildi. Onun öncelikli hedefi Anadolu ya da Bizans coğrafyası değil, İslâm dünyasındaki birlik ve beraberlik açısından hayatî bir tehdit oluşturan Fâtımî Halifeliği’nin kontrolü altında bulunan Mısır’dı. Nitekim bilindiği üzere Malazgirt Savaşı’ndan hemen önce Mısır seferine çıkmıştı ve Bizans İmparatoru’nun harekete geçtiğini haber aldığında Halep’teydi. Öte yandan Bizans ordusu karşısında Sultan Alparslan’ın endişelendiğini de not etmek lazım. Eşini ve şehzadesi Melikşah’ı savaştan önce İran’a göndermiş, savaş sırasında şehit olduğu takdirde sultan olarak Melikşah’a biat edilmesini vasiyet etmişti. Ayrıca savaştan önce Bizans İmparatoru’na elçi göndermesi de (şüphesiz bu şekilde bir yanıyla istihbarat toplamak gibi bir amacı olsa da) bu çerçeve içerisinde ele alınabilir. Savaş, Sultan Alparslan’ın aklındaki bir seçenek değildi.

Fakat Bizans İmparatoru’nun şüphesiz kendisine çok güvenmesi ve mağrur olmasına ilave olarak Sultan Alparslan’ın barış önerisini kendisinden korkması şeklinde değerlendirmesi nedeniyle herhangi bir uzlaşmaya yanaşmaması savaşı kaçınılmaz hale getirmişti. Bu bakımdan, Sultan Alparslan’ın aslında hiç beklemediği bir savaşı beklenmedik bir şekilde kucağında bulduğunu ve fakat gayet soğukkanlı bir şekilde kurduğu zekice strateji ile düşmanı büyük bir bozguna uğrattığını söyleyebiliriz.

Malazgirt Savaşı öncesinde ve savaşın sonuna kadar geçen süreç de dâhil Sultan Alparslan ve Abbasî halifesi arasında güçlü bir iletişim söz konusu. Halifenin Malazgirt için düşüncesi ve yardımları hususunda neler söylenebilir?

Malazgirt Savaşı, siyasî olarak İslâm dünyasının temsilcisi olup ona hamilik eden Selçuklu Sultanı Alparslan ile yalnızca Selçukluları değil, aynı zamanda İslâm dünyasının bütününü hedef alan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında gerçekleşen bir savaştır. Dolayısıyla bu savaşta Selçuklular İslâm dünyasının koruyucusu rolündedirler. Kuşkusuz Abbâsîler de bu durumun farkındadırlar. Halife’nin Sultan’a askerî olarak yardım edebilecek bir gücü olduğunu söylemek pek mümkün değil, fakat onun talimatıyla İslâm dünyasının dört bir yanında Sultan Alparslan ve askerleri için dualar edilmiştir. Hatta Halife’nin Saîd b. Muslâyâ isimli meşhur bir edibe yazdırdığı özel bir dua metninin olduğunu ve bunun bütün Cuma minberlerinde okunduğunu biliyoruz. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, özel olarak Malazgirt’te, genel olarak ise 11 ve 12. yüzyıllarda Selçukluların İslâm dünyasının bütününe hitap eden bir siyasî söylemin temsilcisi olmalarının, Abbâsî Halifesi’nin Selçuklu varlığını kabul edip benimsemesi ile yakından irtibatlı olduğu söylenebilir.

Sultan Alparslan’ın Malazgirt öncesi müneccimler ve âlimler ile şeyhlerin oluşturduğu din adamları ile görüştüğü kaynaklarda mevcut. Aksarâyî’nin Müsâmeretü’l-Ahbâr’ında şöyle geçiyor: “Sultan bu sırada müneccimlerle istişare etti. Müneccimler, yıldızların birleşme ve tesirleri hakkında ittifak edip savaş için müsait vaktin gelmesi için beklenmesi fikrini ileri sürdüler. Bu arada sultan, ilim adamları ve şeyhlerle istişare ettikten sonra onlara istihareye yatmalarını emretti. İlim adamları “Bugün Cuma’dır, batıda ve doğudaki minberlerde İslam askeri için dua edilmektedir. Müslümanlar için fırsat olan böyle bir gün ve zamanı ganimet saymak gerekir” dediler. Alparslan yaratılışındaki temiz imandan dolayı müneccimlerin sözlerine ehemmiyet vermeyip ilim adamları ile takva sahiplerinin görüş ve düşüncelerine uyarak derhal küffar ordusuna saldırdı’’

Buradan hareketle Alparslan’ın âlimler ve şeyhlerin görüşlerini öncelemesi ve Malazgirt’in diğer savaşlara nazaran dinî olarak önemine binaen neler söylenebilir?

Açıkçası ben müneccimlere ilişkin kaydın doğru olduğunu pek sanmıyorum. Zaten kuvvetli kaynaklarda yer almayan bir rivayet bu. Öte yandan Sultan’ın âlimler ve şeyhler ile olan irtibatı, esas itibarıyla bir Selçuklu geleneğidir. Daha önce Tuğrul Bey’in toplum içerisinde etkili olan dinî figürlere hürmet ettiğini ve onların düşüncelerine kıymet verdiğini biliyoruz. Bunun dışında ilk dönemlerdeki Selçuklu vezirleri, örneğin Amîdülmülk ya da Nizâmülmülk gibi kimseler âlim adamlardır. Dolayısıyla meseleye bu nokta-i nazardan temas ettiğimizde, bahsettiğiniz hususun, Selçukluların genel uygulamaları içerisinde yer alan bir keyfiyetin Malazgirt’e aksetmesi olarak ele alınması en doğru yaklaşım olacaktır. Malazgirt dinî olarak da ziyadesiyle önemli bir savaştır, evet, fakat Sultan’ın din adamları ile olan görüşmeleri bu öneme işaret eden bir uygulama değildir. Daha ziyade Selçukluların siyaset anlayışı ile ilgilidir.

 Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Rica ederim. Benimle röportaj yapmak istediniz için ben teşekkür ederim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.