Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Musibet

avatar

Faruk Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Usulca çıkıyorum yokuşu. Adım adım, turuncu sokak lambaları altında ilerliyorum. Ayaklarımsa geri, gidebildiği kadar geri gidiyor sanki. Üstelik hava soğuk. Keskin bir rüzgâr içimi üşütüyor. Ve ben, bir Şubat sabahını hatırlıyorum. Sokağın iki yanına beyaz, plastik sandalyeler sıralanmış. Üzerlerindeki etikette “Ceren Düğün Salonu” yazıyor. Tıpkı kötü bir şaka gibi… Çoğu tanımadığım adamlar alacakaranlıkta sandalyelere kurulmuş, ondan bundan laflıyorlar. Yarım ağızla bir selam verince birkaçı ayaklanıyor. Ellerini sıkıp bir şeyler mırıldanıyorum. Cenaze sahipleri bunlar olmalı. Oturmak gerek. Çaresiz, ben de sandalyelerden birine kuruluyorum. Şu cenaze bizim mahallede olmasa, Allah var, bir adım bile atmam bu kapıya. Ama cenaze işte. Rafet’in cenazesi, bizim evin hemen yanında… Rafet ölmüş! Gündüz vakti, sokak ortasında üç yerinden vurmuşlar hem de. Upuzun sermişler yere. Polis gelip kaldırana kadar da cesedine kimseler el sürmemiş. Ölüm beklenmeyendir! Ama böylesi değil, Rafet’inki değil… Bal gibi biliyordu herkes bunun olacağını. Yok yere ziyan ettiği ömrüne son noktayı böyle koyacağını herkes biliyordu. Belanın üzerine üzerine giderdi çünkü Rafet. Kumara, içkiye, ota, küfüre, kavgaya, her türlü pisliğe buladığı varlığını gözümüze gözümüze sokardı.

İri yarı kalıbına, pos bıyıklarına, ara sıra eline aldığı kehribar tespihe aldanan biri; onu uzaktan biraz olsun adama, hani şöyle eski babayiğit kabadayılara falan benzetebilirdi belki. Halbuki, o kadarı bile değildi Rafet. Garibanın tepesine çökmeyi, sağa sola tebelleş olmayı meziyet sayardı kendine. Hasılı musibetin ta kendisiydi… Karanlık çökünce ziftlendiği yerden çıkıp bu tek katlı, eski evin kapısına dikilip yumruklamaya koyulurdu. İşte o zaman anlardık… Nihayet bugünlük bitmiştir Rafet’in mesaisi. O eve girince sanki sokaklar rahat bir nefes almış gibi gelirdi insana. Oysa huzur, o varken ne mümkün! Koca şehre, mahalleye, nezarete sığamayan hiddeti; bu izbe gecekonduya nasıl sığardı? Karısı Nimet abla senelerce çekti elinden. Bir başına uğraştı, çoluk çocuğu hep tek başına büyüttü. En son küçük kızı Zeynep için didinip durdu. Hatırlıyorum! Soğuk bir şubat sabahı, Nimet abla bir başına yolda yürüyor. Kucağında daha birkaç aylık Zeynep… Hepimiz bilirdik. Bu mahallede bir kadın bebeğini sarmalamış böyle yola düşmüşse tek yere gider. Sağlık ocağına… Dolmuş parası yoktu cebinde, adım gibi eminimdim. Dayanamadım görünce. Arabayı çekip tam yanına durdum. “Abla!” dedim, camı açıp.. “Ben götüreyim mi sizi?” Öylece kalakaldı zavallı. Bocaladı, yüzüme baktı, kem küm etti, sonra da tekrar yürümeye koyuldu. Binmedi arabaya, binemedi! Rafet yüzünden… Olur da duyar, olmadık yere bir namus derdine düşer, öteki sefere yollamaz doktora diye korktu. Yürüdü… Buz tutmuş kaldırımda ciğerime basa basa yürüdü gitti. Zeynep iyileşti sonra. Büyüdü, serpildi, üçe geçti bu sene. Şimdi içeriden sesi geliyor. Ağlıyor! Yalnız ölen için mi ağlanır cenazede? Hiç sanmam! Asıl kendine ağlar insan. Çünkü bir kez babası ölür insanın. Zeynep de kendine ağlıyor şimdi. Babası Rafet ölmüş diye değil. Babası Rafet olmuş diye! Çünkü bu hayatta, bir kez babası olur insanın…

1985 yılında Giresun Bulancak'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini çeşitli okullarda tamamladı. Lise öğrenimini Giresun Anadolu Öğretmen Lisesi'nde sürdürdü. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2014 yılında Gençlik Spor Bakanlığı Genç Kalemler Hikâye Yarışması'nda "La Edri" adlı hikayesiyle ödül aldı. 2017 yılında yayımlanan "Evvel Zaman İhtilali" adlı romanıyla Mostar Tarihi Roman Yarışması ikincilik ödülünü kazandı. Çeşitli alanlardaki yazı çalışmalarına devam etmektedir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.