Sıradaki içerik:

Ömer Seyfettin’in Bomba İsimli Hikâyesi Üzerinden Hatırlatma

e
sv

Muhteşem Sultan’ın Muhteşem Mimarı’nın İhtişamlı Eseri

avatar

Ferhat Ersin

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen iki kazma kürek, iki de ırgat gerek.
Hadi gel yapalım geri şunu desen bir Sinan gerek, bir de Süleyman…

 
Böyle demiş İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy…

Süleymaniye… Bir ulu mabed…
Aynen banisi Kanuni sultan Süleyman gibi muhteşem…

Hiçbir şeyi tesadüfe bırakılmamış, hiçbir ayrıntısı atlanmamış, hiçbir incelik ihmal edilmemiş insanüstü bir eser… 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından inşa ediliyor. Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olan Şehzade Camii’inden sonra yaptığı kalfalık dönemi eseri… Ustalık dönemi eseri de bildiğiniz gibi Edirne’deki Selimiye Camii…

Süleymaniye, sadece bir cami değil… Büyük bir külliye olarak inşa ediliyor.
Medreseler, kütüphane, hastane, sıbyan mektebi, hamam, imaret, hazire ve dükkânlardan oluşan külliyenin bir parçası da Süleymaniye Camii’dir.

Süleymaniye Camii, yaklaşık 30’ar tonluk ve dört halifeye adanan 4 fil ayağı üzerine oturtulmuştur; kubbesi 53 m, çapı ise 27,5 m’dir. Dört minaresi bulunmaktadır. Bu minarelerin ikisi 76 m ve üçer şerefeli iken diğer ikisi 56 m ve ikişer şerefelidir. Dört minare, Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah olduğuna işaret etmektedir. Minarelerdeki on şerefe ise yine Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı Devleti’nin onucu padişahı olduğunu göstermektedir. Caminin 138 adet penceresi bulunmaktadır.

Süleymaniye Camii’nde bulunan mum ve kandillerin camiye zarar vermemesi için orta kapının üzerine bir is odası yapılmıştır. Bu odada toplanan isler mürekkep olarak değerlendirilmiştir.

Cami’nin yapımı için yaklaşık 3200 kilo altın harcandığı sanılmaktadır.
Tabii ki böyle bir caminin yapılması kolay olmamıştır. Bazı sıkıntılar yaşanmış, camiyle ilgili doğru veya yanlış bir sürü hikâye ortaya çıkmıştır.

Bunlardan birisi büyük Mimar Sinan’ın nargile içmesi meselesidir.

Caminin temeli atılalı iki yıl olmuştur ama üzerine herhangi bir şey yapılmamıştır.
Caminin inşaatının bir türlü ilerlememesi üzerine Kanunî Sultan Süleyman sinirlenmektedir ama bir taraftan da sabretmektedir. Birileri Cihan Padişahı’na, Mimar Sinan’ın inşaatla ilgilenmeyip sürekli inşaat üzerinde nargile içtiği haberini ulaştırır.

Kanuni Sultan Süleyman, hışımla atı ile birlikte Süleymaniye’nin şantiyesine girer. Bir de ne görsün, Mimar Sinan, cami inşaatının tam ortasında oturmuş nargile içiyor. Sinirlenen Padişah Sinan’a kızmaya başlamıştır. “Benim camimin inşaatı neden bir türlü ilerlemiyor Mimar başı? Şimdi sebebini anladım. Bizim Mimar başı oturmuş nargile fokurdatarak keyif çatıyormuş demek ki… Sebebi şimdi zahir oldu.” der. Sinan da “Devletli padişahım, benim maksadım nargile içerek, keyif çatmak değildir. Bekleme sebebim, temelin oturması içindir. Nargile içmemedeki maksat ise hava akımının ve dumanın gidiş yönünü tespit etmektir. Zira cami içinde yanan yüzlerce kandilden çıkan islerin ne tarafa doğru gittiği tespit edilirse o tarafta bir is odası yapılabilir. O zaman hem Cami islerinden kurtulur hem de toplanan islerden âlâ mürekkep yapılıp hattatlara verilebilir.” der. “Cami de inşaat da ilerlemiyor değildir, oldukça mesafe kat ettik. Buyurun size caminizi gezdireyim.” der. Padişah, temel hâlindeki camiye bakar şaşırır ama vardır Mimar’ın bir bildiği der ve peşine takılır. Mimar Sinan, Padişah’a temel hâlindeki camiyi gezdirirken bir taraftan da anlatmaya başlar. “ Efendim, şurası ana giriş kapısı, dikkat edin girerken ayağınızı çarpmayın. Şurası minber, şırası mihrap, şurası hünkâr mahfili, şurası son cemaat yeri, şurası vaaz kürsüsü…” vb. diyerek camiyi anlatır.

Bunun üzerine padişah, Mimar Sinan’ın aslında boş durmadığını, camiyi kafasında bitirdiğini anlar ve sinirleri yatışır. Mimar başına “aferin” diyerek taltif eder.

Caminin inşaatın uzaması ve bir türlü açılışının yapılmaması üzerine anlatılan bir başka hikâye de İran Şahı ile ilgilidir.

Rivayet odur ki Sinan’ın başladığı Süleymaniye Külliyesi’nin inşaat sürecinin uzaması, özellikle Külliye’nin merkezindeki caminin bir türlü tamamlanamayışı, herkesi tedirgin etmeye başlamıştır. Bu hususta kulaktan kulağa fısıltılar yayılmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin bütçesi iflas ettiği için Cami’ye harcama yapılamadığı, Cihan Padişahı Kanunî’nin hazinesi de boşaldığından inşaatın durduğu dedikodusu iyice yayılmıştır. Dedikodular İran Şahı’na kadar ulaşmıştır. Bunu fırsat bilen Acem Şahı, değerli taşlardan oluşan bir sandık dolusu mücevheratı, Kanuni’nin yaptırdığı camiye yardım olsun diye elçisi vasıtası ile İstanbul’a göndermiştir. İran elçisi Padişah’ın huzuruna çıkarak mücevherat dolusu sandığı, Padişah’ın önüne koyduktan sonra şunları söylemiştir: “İran Şahı Süleymaniye inşaatını maddi imkânsızlıklar yüzünden tamamlayamadığınızı duymuş ve inşaatın tamamlanabilmesi için şu değerli mücevherat sandığını size göndermiştir.”

Bu sözlere sinirlenen Kanunî Sultan Süleyman, Mimar Sinan’ı huzuruna çağırmış ve elçinin önünde “Bak Mimarbaşı, İran Şahı bize Süleymaniye inşaatını bitirebilmemiz için, kıymetli taşlar göndermiştir. Al bu kıymetli taşları, hazırladığın harca kat ki işe yarasın.” demiş. Elçi oradan ayrılmadan, elçinin şaşkın bakışları arasında o kıymetli taşlar kırılmış ve harca katılmıştır.
 
Sinan hakkında dillerde dolaşan bir diğer hikâye de “Eğri Minare” hikâyesidir:
Süleymaniye Külliyesi’nin inşaatı bitmek üzeredir. Külliyenin içinde dört minareli cami, en görkemli yapı olarak herkesin ilgisini çekmektedir. Ne var ki minarelerin biri, orada oynayan bir çocuğa göre eğridir. Çocuk çalışan ustalara yaklaşarak, minarelerden birinin eğri durduğunu söyler. Bunun üzerine ustalar minarenin düzgün olduğunu dillerinin döndüğü kadar anlatmaya çalışmışlarsa da çocuğu bir türlü ikna demezler. Çocuk da minarenin eğri olduğu üzerinde ısrar edince ustalar, çocuğu azarlayıp kovarlar. Çocuk hüngür hüngür ağlamaya başlamıştır. Bu sırada Mimarbaşı Sinan, inşaat yerine ulaşmış ve ağlayan çocuğa ne olduğunu sorar. Çocuk da “Şu minarenin eğri olduğunu söyleyince, bu amcalar bana kızıp beni kovdular.” der. Mimar Sinan da ustalara göz kırparak, “Çocuk haklıdır. Hemen minareyi düzelteceğiz.” der. Bunun üzerine bir işçi, yanında uzun ve kalın iplerle birlikte minareye çıkarılır. İpin bir ucunu minarenin gövdesine sıkıca bağlayan işçi, diğer ucunu aşağıya sarkıtır. Bir kaç işçi de ipin aşağıya sarkan ucunu kavradıktan sonra Mimar Sinan, çocuğa, “Minare hangi yöne doğru eğrilmiştir?” diye sorar. Çocuğun dediği yönün tersine doğru ipi çekmelerini emreder.

Ustalar ipe biraz asıldıktan sonra Mimar Sinan da çocuğa,”Nasıl, düzeldi mi?” der. Çocuk, biraz daha çekilmeli deyince Mimar Sinan, “Haydi aslanlarım, biraz daha gayret!..” der. Ustalar tekrar yalancıktan ipe asılırlar. Sinan tekrar çocuğa dönerek sorar: “Şimdi nasıl, tam düzeldi mi?” Çocuk, “Evet amca, işte şimdi düzeldi.” der. Sinan da “Artık ipi bırakabilirsiniz. Minare tam düzelmiş oldu.” dedikten sonra çocuk için şeker aldırtır ve onu severek teşekkür eder. Çocuk isteği yerine gelince güle oynaya arkadaşlarının yanına koşar. Ancak bütün usta ve işçiler, hayretler içinde Mimar Sinan’a bakmaktadırlar. Sinan da bunun farkındadır. Onların merakını gidermek için Sinan, usta ve işçilere şöyle hitap eder: Hepinizin hayret ve merak içinde olduğunuzu biliyorum. Küçük çocuğu ikna edebilmek için çok basit yollar varken ona kızarak inandırmaya zorlamak, siz koca adamlara yakışır mı? Unutmayınız ki karşınızdaki bir çocuktur. Onu ikna edemezsiniz, halkı da ikna edemezsiniz. Şimdi bu çocuk, mahalle mahalle dolaşarak burada yapılan minarenin eğri olduğunu avaz avaz bağırıp halka duyurursa yaptığımız bu caminin adı ‘Eğri Minareli Cami’ olarak kalır. Fakat siz çocuğu anlayacağı bir üslupla inandırırsanız hem o hem biz rahat ederiz. Şimdi anladınız mı neden böyle davrandığımı?” Bunun üzerine usta ve işçiler, Mimarbaşı Sinan’a hak vererek, yaptıkları hatayı kabul etmişlerdir.

Tüm bu zorlu aşamalardan sonra, yapımına başlandıktan yedi yıl sonra, cami ve külliye tamamlanmıştır. Takip eden ilk Cuma 15 Ekim 1557’de (21 Zilhicce 964)caminin açılışı yapılarak ilk cuma namazı kılınmıştır.

Mimar Sinan, caminin açılışını, “Anahtarını padişahın dest-i mübâreklerine verdim ve dua eyleyip el kavuşturup durdum. Padişah da odabaşına teveccüh ederek, ‘Cami açmaya kim elyaktır?’ dediklerinde o da, ‘Padişahım, ağa bendeniz bir pîr-i azîzdir, bu babda elyak ol emektar kulunuzdur’ deyince padişah, ‘Bu bina eylediğin beytullahı yine sen açmak evlâdır’ deyü dua ve senâ edip miftahı cânü dilden verince ‘yâ fettâh’ deyip açtım.” sözleriyle anlatmıştır.

Süleymaniye Camii; yaşanan onca depreme, yangına ve çeşitli afetlere rağmen yüzyıllardır hâlâ dimdik ayaktadır ve gelip ziyaret eden, gören kişilerde büyük bir hayranlık uyandırmaya devam etmektedir.

Bugüne kadar Süleymaniye Camii’ni ve külliyeye ait başta Süleymaniye Kütüphanesi olmak üzere çevresindeki yapıları görmeyen, cami avlusunun hemen dışındaki Mimar Sinan’ın kabrini ve cami kabristanındaki Kanuni Sultan Süleyman türbesini ve kabristanda medfun devlet büyüklerini ziyaret etmeyen varsa çok geç kalmışlardır.

Tez zamanda bu eksikliği giderip Süleymaniye’de önce bir namaz kılıp sonra Haliç’i, Boğaz’ı, Galata’yı, geriye dönüp Fatih’i temaşa etmelerini; Süleymaniye’yi izleyip tefekküre dalmalarını hassaten tavsiye ederiz.

Son olarak bu yazının ardından Yahya Kemal’den “Süleymaniye`de Bayram Sabahı” adlı şiiri okuyuverin kıymetli okuyucularımız.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.