Modern Müslüman: Diğergâmlık Kavramı Üzerine

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Geçmişi 15-20 yıl öncesine dayanan; 4. Sınıfta verilmeye başlanan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde ünitelerin ilk konularında kocaman bir başlıkta yer alır: “diğergamlık “ . Kelimedeki anlaşılmazlığın cazibesi ile ilgileri üzerine çeker ve her çocuğun en geç 10 yaşında duyduğu bir kavram haline gelirdi. Diğergamlık, modern deyişle altrüizm; başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme yada diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışmak. Annemin deyişiyle ise; “başkasının derdiyle dertlenmek, başkasının derdini de kendi derdin bilmek.“

Bu kavramı uzun uzun okuduk ders kitaplarında. Yine o zamanlar okullar yaz tatiline girince mahallenin camisinde Hoca Efendi’nin dizleri dibine oturulur, her yıl Elif – Ba’dan başlanır, cüz biter bitmez de köylere gidilirdi. Haftada 2, bilemedin 3 gün Hoca Efendi sadece cüz okutmakla kalmaz, ders çıkışı ahlaki bir takım kavramları da aşılamaya çalışırdı. İşte onlardan biri de yine diğergamlıktı. Kısacası, her birey kırsalda ya da şehirde yaşamış olsun hayatında sık sık karşılaştığı bu kavramı iyi bilirdi. Çok duyduğumuzdan mı, zorlandığımızdan mı yoksa fıtratımıza uygunluğundan mıdır bilmem, uygulardık bu kavramı. Mahallede komşular arasında genelde ailevi durumlar bilinir, ona göre davranılır, hatta komşunun ihtiyaçlarını da düşünerek hareket edilir, harcamalara yön verilirdi. Çocuklar oyun arkadaşlarını düşünerek alırdı bisküvilerini.. Örnekler uzayıp gider, çoğu zaman da sıkar bizi. Ancak değişen bir şeyler var görmemiz gereken. Değişmekle kalmayıp bize ait bir parçaymış gibi hayatımıza giren haller oluyor.

Metropol şehirlerden İstanbul’un göbeğinde, birçok ulaşım ağının ortasında kurulmuş olduğundan uğrayanı fazla olan bir alışveriş merkezine, kazma kürek yaktıran bir mart akşamında uğradık. Çisildeyen yağmur damlaları, yerde kaygan zeminin soğuk yüzüne çarptığında sanki keskin, minik buz kristallerine dönüşüyordu. Hava o kadar soğuk. 3 mülteci çocuktan biri, alışveriş merkezinin lüks girişinde; ayakları çıplak, üzerinde kısa kollu tişört, yırtık pantolonu ile duvar dibine sinmiş; avuçlarına nefesini vererek ısınmaya çalışıyordu. Biz gözlerimizi hafifçe üzerinde gezdirdikten sonra hızlı adımlarla girişe doğru devam ettik. Dakikada çocukların önünden ortalama 20-30 yetişkin geçiyordu. Alışveriş merkezinde üç saat kadar oyalandıktan sonra çıkışta aynı çocuğu, malum duvar dibinde, nefesiyle uyuşukluğunu gidermeye devam ederken gördük. Hızla akan insan seli içinde kimse yanaşıp neler olduğunu sorma gereğini bile duymadı.

Aynı soğuğa sahip bir akşamda, maneviyat beldesi Eyüp Sultan’a doğru yola çıktık. Her ışıkta yaşları 4 ila 10 arasında değişen 2-3 çocuk, duran araçların camını tıklıyorlardı. Şoför koltuğundaki arkadaş başını sola çevirip bakma gereksinimi dahi duymadı. Ya da o kadar çok dönüp bakmış ki bir kez daha dönüp bakmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini gördüğünden yormuyordu boynunu çevirerek.

Zaman geçiyor. Hızla çevremizdeki dert ehlinden uzaklaşıyor, görmüyor gibi yapmanın daha kârlı olduğunu düşünerek gözümüzün alanını daraltmaya yöneliyoruz. ‘ At Gözlüğü ile bakma’ diye uyarılırdık eskiden. Ama şimdi at gözlüklerimizi zihnimizle yapıp onlarsız bakmıyoruz etrafa.

Market poşetlerini yüklenmiş, apartman kapısında anahtarı ararken, iki küçüğün çığlıkları elimizi daha da titretiyor. Zar zor açtığımız kapıdan içeriye atıyoruz kendimizi. Alt kat komşumuz Hasan Bey, üç kat alt komşusu ve kiracısı olan Kibar Hanım’ı, iki kuzunun gözleri önünde tartaklıyor: “Artık kirayı verin demiyorum. Artık evimden çıkın diyorum size!“ Gökyüzü, siyaha boyanmış göğsünü daha da kabartıp şimşekler çaktırıyor. Oysa sinemizde zerre kıpırdama yok. Onca çığlığın arasında sakince tırmanıyoruz merdivenleri.

Boy boy afişler asılıyor sokaklara, sosyal medya hesaplarında yüzüne bakılmaya kıyılamayan evlatlarının fotoğrafları yayınlanıyor çarşaf çarşaf. Kan bağışı talep ediliyor. Bir hafta sonra arayıp “Çok duyurmaya gayret edildi, sonuç nasıl?“ diyorum. “Sadece iki kişi geldi, trombosit ihtiyacını karşılayacak yeterli kanı hala bulamadık“ diyor. Nüfusu 15.029.231 olan şehirde; tüm radyo anonsları, televizyondaki alt yazı geçişleri ve sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları düşünüyorum, usulca ret tuşuna basıyorum telefonun.

Yaklaşık 75 haneli, mahalle bakkalının bulunduğu, herkesin birbirini yakından tanıdığı bir sokakta; mahalle bakkalı borcu 178 TL’ye ulaştığı için ekmek dahil hiçbir ihtiyacını vermediği mahalle sakininin durumundan, bihaber kalan 74 hane.. Sonra modern dünyada, ‘modern müslüman’ olmanın ne demek olduğunu daha da iyi kavrıyor zihnimiz. ‘Derdiyle dertlenmek’ alıyor kendini, eviriyor çeviriyor; kocaman bir ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ çıkıyor ortaya.

Her şey gelişiyor. Teknoloji alıp başını hızla ilerliyor. Alet edevatın parçaları mekanikleşip boyları ufalıyor. Bununla birlikte insanlığımız, kişiliğimiz, güzel hasletlerimiz de sıkışıyor, ufalıyor. Modern, bedeni büyük, gönülleri küçük yığınlar olarak yaşamaya devam ediyoruz.

“Bir ben var benden içeri “ sözü aklıma geliyor Yunus’un(k.s). Ama bizim Yunus’un(k.s). Ne demek istemişti ki? Ben kimim ve benim içimdeki kim? Bu satırları yazdıran, bu cümleleri okutan bir ‘ben’ var ise, ona nasıl ulaşacağım? Kabuğun muhteviyatını tarif ederken amaç yarayı kötülemek olabilir mi? Amaç ancak yarayı iyi tanıyıp, uygun merhemi bulmaktır. Merhem uygun olursa iyileşme de çabuk olur. Bir yaramız var, biliyoruz. ‘acımıyor’ demekle varlığını görmezden gelemiyoruz. İsra suresinde tarif edildiği gibi “Kur’an müminler için şifa ve rahmettir. “ O halde aslında gözümüzü yumduğumuz merhemi de biliyoruz; Kur’an ve Sünnet üzerine yaşamaya geçmeden, O’nunla ahlaklanmadan, modern kalıplar içinde sıkışıp, hastalıklı hücreler olarak kalacağımızı da…

Vesselam.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir