Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Militanla Görüşecektim

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

-Gerçek bir olaydan uyarlanmıştır-

O sabah da ümitsiz uyandı, her sabah uyandığı gibi. İşini kaybetmişti, beş parasız kalmıştı ama en kötüsü ümidini kaybetmişti. Sanki bir işi varmış gibi her gün sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, kahvaltı yerine sofraya koyabildiği ne varsa onu atıştırıp dışarıya çıkardı. Akşamın karanlığına kadar iş arar dururdu. Sanki bütün dünyada işsizlik bitmiş, sanki bütün iş kolları eleman ihtiyacını gidermiş, sanki bir tek Cemal vardı işsiz olan, aç kalan, fakir düşen, yoksullukla pençeleşen, garip kalan. İşin kötüsü hiç kimse de demiyordu ki, “Cemal, falanca yerde işçi arıyorlar” ya da “gel yanımda çalış”. Yok arkadaş yok, herkes Cemal’den umudunu kesmiş, anlaşılan Cemal de herkesten umudunu kesmiş. Cemal, Anadolu’nun küçük bir ilinin, küçük bir ilçesinde yaşıyordu.

İlçe de küçüktü, il de küçüktü. Doğal olarak iş alanı da küçüktü ve onlar da Cemal’siz dolmuştu. Allah’tan ümit kesilmez derdi Cemal; her şeyden ümidini kessen de Allah’tan ümidin kesilmeyeceğine inanırdı. Belki bugün iş bulurum diyerek ilçenin altını üstüne getirir, üstünü de altına katardı. Sonra da altının da üstünün de bir olduğunu görüp, başı önünde evinin yolunu tutardı. Annesi, babası çok önceden göçüp gitmişti. Bir başına, tek göz odada kalıyordu. Askerliğini yapmış ama işi olmadığı için evlenememişti. Akrabaları onu baş göz etmek istiyordu ama Cemal, bir tek göz odaya, fakir sofrasına kimseyi getiremeyeceğini söylüyordu. Bir işi olursa belki. İşte o zaman ciddi ciddi evlenmeyi düşünebilirdi. O umutla her gün bıkmadan, usanmadan, asla yüksünmeden iş aramaya koyuluyordu.
Cemal, saf denecek kadar kendi halinde birisiydi. Hiç kimsenin ne etlisine karışır ne sütlüsüne ne de tatlısına. Kendi halinde, kendi köşesinde, hatta kendi kabuğunda yaşayıp giden bir garip insandı Cemal.

Tek derdi vardı veya o öyle sanıyordu. Kendisinin tek derdinin işsizlik olduğunu, iş bulduğunda bütün sorunlarının zincirleme bir şekilde çözüleceğine inanırdı. Bütün sorunları, bütün sıkıntıları, bütün dertleri bitirecek yegâne eksiklikti işsizlik. Bu düşüncenin yanlış mı, yoksa doğru mu olduğunu sorguladığı da söylenemezdi. Belki de dışıyla hesaplaşmadığı gibi, içiyle de hesaplaşan birisi değildi. Konu komşunun verdiği bir kap yemekle yetindi, günü birlik iş yaptı, yük taşıdı, üç kuruş kazandığını da üç günde yedi. Bazen arkadaşları, dostları cebine bir şeyler sıkıştırdı, bazen sıkıştırılan üç beş kuruşu alanlar oldu.

O sabah uyandığında havada bir değişiklik yoktu, Cemal’in durumunda da bir değişiklik yoktu ama o gün, başka bir gündü, hem de bambaşka bir gün…

Cemal, evden çıktıktan sonra belki -kalmışsa eğer- bir dostu çay içirir düşüncesiyle Asmalı Kahve’ye uğramıştı. 12 Eylül darbesinden yeni çıkmışlardı. Hiçbir yer tekin değildi, kahveler hiç değildi ama bu kahve, öyle siyasetin konuşulduğu bir yer değildi. İnsanların sağcı-solcu diye bir birini vurduğu dönemde bile Asmalı Kahve, kahve kültürünü kaybetmemişti. Cemal de arada sırada buraya uğrar, belki bir eşi, bir dostu veya onların yakını kendisine bir iş bulur diye umut beslerdi, hayal kurardı, rüyalarda görürdü. Sakin bir kahveydi Asmalı kahve ama o gün bir gariplik vardı, hatta çok garipti, çünkü Asmalı Kahve tıklım tıklımdı. Kapıda askeri araç ve eli silahının tetiğinde hazır ve nazır bekleyen askerler vardı. Cemal önce tırstı ama sonra merakı galip geldi, başını kahvenin kapısından içeriye doğru tam sokuyordu ki, “Aha da bizim Cemal geldi” diye Ahmet’in sesini duydu. Bir kıpraşma oldu ve nasıl olduysa dış kapının önünde duran Cemal, kahvenin en üst başına geçiverdi, hem de el üstünde…

Kahveye eski bir siyasetçi gelmişti. O yörede hayli tanınan, sevilen, sayılan, kısaca çok hatırı sayılır birisiydi. Askerin tedbir alması da bir tatsızlık çıkmasın diyeydi. Ahmet, eski siyasetçiye Cemal’in durumunu anlatmış, o da “bir çaresine” bakacağını söylemişti. Gerçi siyasetçiler hep bir çaresine bakardı ama sadece bakardı. Çoğu sigara kâğıdının üzerine not alırdı, bazısı küçük bir kâğıda, sonra ilk çöp kutusuyla buluşurdu, hayallerle süslü o küçücük notlar. Ama bu sanki farklıydı. Cemal bunu hissediyordu. 65 yaşlarında vardı eski siyasetçi. 1.80 boylarında, yapılı birisiydi. Hatta heybetli denecek kadar da yapılıydı. Saçları dökülmüştü ama bıyıkları oldukça gür ve o tarihlerde “siyasi simge” denecek kadar da vardı. Kalabalıkta sohbet pek mümkün olmadı ama siyasetçi Cemal’in kulağına eğilerek, “Ankara’ya git, Adalet Bakanlığında benim öğrencim var, kendisi bizim eski militandır. Bakanlıkta çok önemli bir görevde.

Git onu bul, bu kartımı ver, seni mübaşir yapar” diyerek adamın adını, soyadını ve gerekli notları da yazan bir zarfla Cemal’e yeni bir ümit yeşertti. Siyasetçinin verdiği bir kâğıttı belki, alelade, sıradan, küçücük bir kartvizit ve zarftan ibaretti ama Cemal’in uzun zamandır arayıp bulamadığı bir ümidin yeşermesine neden olmuştu. Bir anda karnı da doydu Cemal’in, yorgunluğu da geçti. Sabah kahvaltısını yapmamıştı ama sanki dünyayı yemiş gibi toktu. Siyasetçi Ankara demişti ama Cemal’in ilçeden çıkacak parası yoktu, Ankara’ya nasıl gidecekti. İç sesinin dışa yansıdığını düşünmezdi ama demek ki olmuş. Hemen solunda oturan Ahmet, elini Cemal’in dizine vurdu ama öyle bir vurdu ki, Cemal’in dizi hiçbir şey hissedemez oldu. Cebinden çıkardığı zarfı Cemal’in cebine sıkıştırdı. “Korkma be Cemal, arkadaşlar arasında topladık, yol harçlığı edersin” dedi Ahmet. Cemal’in pörsüyen hayali yeniden yeşerdi. Cemal keyifle çay içti, sohbete katıldı, eski siyasetçinin hiç eskimeyen anılarını dinledi. Çoğu boş laftı ama Cemal’e çok hoş gelmişti. Sanki siyasetçinin ağzından damlayanlar baldı ve kana kana içiyordu. Kalabalık dağıldıktan sonra Ahmet’le birlikte Otogara doğru yöneldiler. Otobüs iki saat sonra kalkacaktı, biletini alıp, Otogarın çay ocağında lafladılar. Cemal’in valizi yoktu, çantası yoktu. Aslında Cemal’in hiçbir şeyi yoktu ama Ankara’da her bir şeyi olacaktı hemi de tastamam olacaktı diye içten içe bir sevinçle oturdu koltuğa. Otobüste bir tek muavinle sohbet etti Cemal, “Mübaşir olmak için” Ankara’ya gittiğini söyledi. “Mübaşir ne”, diye sordu muavin, Cemal de bilmiyordu ama başkente gidince onu da öğrenecekti. Ne vardı ki, herkes mübaşir oluyordu, o da olurdu. İçi içine sığmıyordu. Gözüne uyku girmiyor, sürekli camdan dışarı bakarak hayaller kuruyordu. “Bizim Cemal Ankara’da mübaşir olmuş, büyük adam olmuş” diye ondan söz ediyordu bütün ilçe. Bir yıl sonra izne gelmişti, ilçenin girişinde karşılamışlardı Cemal’i. Memleketin medar-ı iftiharı olmuştu Cemal.

Muavinin ikramıyla kendine geldi Cemal. Bir çay aldı, bir de kek. Çayı içti, keki yedi ama en çok hayallerini içti, umutlarını yedi. Uzun bir yolculuktan sonra vardılar Ankara’ya. Otobüsten inince kalabalıktan başı döndü. Ne kadar insan vardı burada, kaçı insandı, kaçı adamdı, kaçı.. neyse ney dedi ve Adalet bakanlığına nasıl gideceğinin hesabını yaptı. Cebinden kartvizit olan zarfı çıkarıp, adres soracaktı ki, zarfı koyduğu cebinde bulamadı. O kalabalıkta düşürmüş olmalıydı. Belki de birisi içinde para var umuduyla aşırmıştı. Neyse ki “Adalet Bakanlığı” adresi, zor bulunan bir adres değildi. Neyse ki diğer zarf yerindeydi ve içinde kendisine birkaç gün yetecek para vardı. Sora sora Bağdat bulunur derlerdi atalarımız. Cemal de sora sora Adalet bakanlığını buldu. İşte şimdi bakanlık tam karşısındaydı, uzansa tutacaktı, karşı kaldırıma geçse, sıkı sıkıya sarılacaktı. Belki soğuk taş duvarlarını öpecekti, belki sert taşlarını okşayacaktı, belki uzun uzun dertleşecek, hayallerini anlatacaktı. Belki bugüne kadar kimseye anlatmadığı sırlarını anlatırdı bakanlığın kiremit renkli duvarlarına.
Kolay değildi, Cemal’in bütün ümidi buradaydı, hayalleri burada gerçeğe dönüşecekti, burada yeşerecekti yeni yeni umutlar.. ve.. ve belki burada evlenecekti. Burada çocukları olacak, burada yaşlanacak, burada dede olacak ve belki burada önemli bir adam olarak göçüp gidecekti. “Mübaşir Cemal Hakkın Rahmetine kavuştu” diye belki haber neyim de çıkardı gazetelerde. Şimdi ölümü düşünmenin zamanı değil diye içinden geçirdi Cemal ve derin bir “ohhh” çekerek, “Hayat işte şimdi başlıyor” diye mırıldandı. Adalet bakanlığının koca binasına baka baka karşıya geçen Cemal, iki defa arabanın altında kalmaktan son anda kurtuldu. Araçlar kornaya bastı, elini kolunu sallayan oldu, bağırıp çağıran oldu ama Cemal’in moralini bozamazlardı. Cemal karşı kaldırıma geçtikten sonra bakanlığın giriş kapısına yöneliyordu ki,
-Hooop! Hemşehrim, diyerek eli silahlı bir asker durdurdu Cemal’i, “Burası Dingo’nun ahırı mı kardeşim, şurada danışma var”’

Cemal askerin parmağıyla gösterdiği danışmaya baktı. Bekçi kulübesi gibi bir şeydi. Üzerinde Danışma yazıyordu. İlk müracaat orasıymış, elini kolunu sallayarak girilmezmiş, burası Adalet Bakanlığıymış, asker söylendikçe söylendi, Cemal de moralini bozmamak için derhal danışma bölümüne döndü. Danışmanın önünde eli silahlı iki asker daha vardı. İçeride de tam saymadı ama sanki beş polis vardı. İçeride birkaç sivil personel de görev yapıyordu.. Küçücük bir kulübeydi ama bir orduyu barındırmıştı. Kulübenin hemen yanında da kocaman bir askeri araç bekliyordu. Cemal’in işi kolaydı, eski siyasetçinin öğrencisine uğrayacak ve mübaşir olacaktı.. ama.. ama zarfı düşürmüştü, ismi hatırlamıyordu. Danışmanın tam önüne geldiğinde, küçük camdan görevli seslendi, “nereye hemşerim” yahu bu adamla nereden hemşeri oluyordu, o da mı aynı memleketliydi, “kimlerdensin gardaş” dedi Cemal, adam garip garip baktı. “Hadi kardeşim, biraz acele edin vatandaş bekliyor, vatandaşı bekletme” diye seslendi görevli adam.

-Sen yukarı mahalledeki Sefilgillerden değil misin, diye sordu Cemal ama cevap alamadı. Hiç sohbeti seven birisi değilmiş danışmadaki adam. Güya da hemşerisi olacak. Bu Ankara adamı bozuyor mu ne diye düşündü Cemal ama kendisini bozamayacaktı Ankara, talihi kara.
Bu defa asker silahını danışmaya doğru döndürerek, Cemal’e danışmaya cevap vermesini istedi. Cemal söyleyecekti ama hatırlamıyordu. Zarf yoktu, görüşeceği kişinin adını aklında tutmayı akıl edecek bir aklı yoktu. Cemal’in arkası kuyruk olmuştu, söylenenler, itişip kalkışanlar vardı ama askeri dönem olduğu için öyle kavga gürültü veya yüksek sesle bağırmak yoktu. Cemal, gideceği kişinin adını unutmuştu ama nasıl olduysa siyasetçinin “Bizim eski militandır” sözü aklında kalmıştı. Görevliye doğru eğilerek, “Militan kim, onunla görüşeceğim” dedi ama ondan sonrasını Cemal pek hatırlamadı.

Bir anda bütün askerler, polisler Cemal’in üstüne atladı, onu derdest etti, elini de arkadan kelepçeyle bir birine bağladı. Cemal neye uğradığını şaşırdı. Daha doğrusu ne dediğini, onların ne söylediğini, ne yaptığını anlayamadı. Bu Ankaralılar hiç de misafirperver değil diye mırıldandı. Başı döndü, gözleri karardı, sonrasında olanları ise hiç hatırlayamadı. Cemal kendinden geçmişti ama asker ve polislerin bir biri ardına sorduğu sorular kesilmemişti; “Sen hangi örgüttensin, ne planların var, hedefte kim var, bu kaçıncı işin, adın ne, soyadın ne, baba adın, ana adın, annenin kızlık soyadı, köpeğinizin adı, cinsi, kullandığın alet ve silahların adı, bomba nerede, patlayıcıları nereden aldın..” Cemal bütün bu soruların hiçbirisini duymadı. Gözünü açtığında pis ve karanlık bir yerdeydi.

Odada idrar kokusunun da yer aldığı kesif bir koku vardı. Zindan gibi bir yerdi, neredeyse göz gözü görmüyordu. Sonra demir parmaklığı fark etti, nezarethane gibi bir yerde olduğu belliydi ama neden, ne yapmıştı ki, asker ve polisler kendisine neden o kadar kaba davranmıştı, neden derdini dinlememiş, militanla görüştürmemişlerdi.

O mübaşir olacaktı, geleceğe dair hayaller kuracaktı. Cemal kendine geldikçe bir yerlerinin ağrıdığını hissetmeye başladı. Başı kazan gibiydi, gözleri ağrıyordu, çenesi, burnu, dizleri, sırtı. Sanki koca bir ordudan dayak yemiş gibiydi. Aslında tam da öyleydi ama henüz Cemal bunun farkında değildi.

Cemal’in kendini anlatması tam iki yılı buldu. İki yıl sonra küçücük memleketine, küçücük ilçesine döndüğünde, ondan iki yıldır haber alamayan dostları, bu durumu vefasızlığına vermişlerdi. İnsan bir arardı, bir mektup yazardı, işinden bahsederdi, kazancından söz ederdi. Belki evlenmişti de…

Asmalı Kahve’de Cemal’i görenler gözlerine inanamadı. Önceden de zayıftı, çelimsizdi ama bir deri, bir kemik de değildi. Asmalı Kahvenin sahibi, yanında çalışan işçinin işi terk ettiğini, birlikte çalışıp çalışamayacağını sordu Cemal’e. Cemal düşünmeden “evet” dedi ve o günden bu güne tam 35 yıl geçmiş. Hiç evlenmedi, evlenemedi belki. Belki de çaycılıktan kazandığı para ancak karnını doyurmaya yetti, bir başkasını da sefil yaşantıya ortak etmek istemedi.

Geçen gün duydum, Cemal yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak hayata gözlerini yummuş, bütün hayalleriyle, bütün ümitleriyle birlikte hem de…

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.