Merhum Abdullah Mahir İz Hoca’nın Selam Makalesinin Tahlili

Hayatı ve hatıratı konusunda kaleme alınan yazıları okudukça kendisine olan muhabbet ve sevgim, hassaten ilgim ziyadesi ile artmış idi. Merhum Abdullah Mahir İz hoca’nın tüm hayatı boyunca yaptıkları, yazdıkları, söyledikleri, kaybettiğimiz ve maalesef yirminci ve yirmi birinci asrın talihsiz nesli olarak mahrum kaldığımız İrfan Medeniyetinin yeniden inşaası, ifası ve ayağa kaldırılıp tekrar tüm gönüllerde hakim kılınması üzerine teşkil ve tezyin edilmiştir.

Mensup olduğu soy, içinde yaşadığı aile, aldığı terbiye ve ömrünün sonuna kadar yaşadığı hayat, üstadın kişiliğinde hep bir tekamül oluşturmuştur. Babasının memuriyetleri, görev itibariyle bulunduğu yerler ve ilmi kişiliği Merhum Mahir İz hocanın kişiliği üzerinde müspet yönde çok büyük tesirleri olmuştur.

Kaldı ki Balıkesir’deki memuriyet yıllarında babası özellikle İstanbul’dan, Saraybosnalı müderris Mahmut Naci Efendi’yi getirterek oğlunun eğitimi konusunda ne kadar hassas olduğunu göstermiştir.

Abdullah Mahir İz hoca’da buna asla bîgane kalmamış, nankörlük etmemiş, babasının arzu ettiği, yönlendirdiği ve istediği şekilde eğitim alabilmek için ömrü boyunca çırpınmıştır. Bir dönem Mehmet Akif Ersoy ile de çalışan Mahir İz hoca, Arapça, Fransızca ve Farsça bilgisi ile edebiyat bilgisinin sağlam temellerini bu dönemde atmıştır

Sosyal faaliyetleriyle de dikkat çeken Mahir İz birçok cemiyet ve vakfın kuruluşuna katılmış, buralarda aktif hizmetlerde bulunmuştur. Bunlar arasında, Millî Mücadele’yi desteklemek üzere Büyük Millet Meclisi’nin açılışından önce Ankara’da kurulan Azm-i Millî Cemiyeti, Ankara ve İstanbul’da Muallimler Cemiyeti, İmam-Hatip okullarının kurulması ve yaşatılmasında önemli hizmetler gören İlim Yayma Cemiyeti, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı ile Millî Kültür Vakfı sayılabilir. Mahir İz, Erzurum’dan bağımsız aday olarak 1961 ve 1965 yıllarında senato seçimlerine katılmışsa da seçilememiştir.

Mahir İz’in en önemli taraflarından biri de çok sevilen bir sohbet adamı ve iyi bir hatip olmasıdır. Yüksek İslâm Enstitüsü’ndeki hocalığından itibaren çeşitli fakültelerden öğrencilerle yaptığı sohbetleri İstanbul’un en güzel mekânlarında birer ilim, irfan ve sanat mahfeli halinde yıllarca devam etmiştir. (Bknz. T.D.V. Ansiklopedisi, İlgili bölüm)

1967 yılının Eylül ayında İslam Düşüncesi Dergisi’nin 3. Sayısının 131. Sahife ve devamında yer alan “Selam” başlıklı makalesi, onun İslama ve Müslümanlıkla ilgili tüm hayat nizamına ne kadar hassas yaklaştığını ve nasıl sosyal ve aktüel bir yaklaşım sergilediğini anlamamız adına çok önemli bir işarettir.

Bu makale benimle yaşıt sevgili okurlar. Benim doğumumdan altı ay sona kaleme alınan makaleyi, yarım asrı geçmiş ömrümün bu gününe ait en anlamlı çalışmalardan birisi olarak telakki ediyorum.

Merhum Mahir İz hoca sadık ve vefalı bir Müslüman olarak hayatını sürdürmüştür. Allahın emirlerine sıkı sıkıya bağlı, Peygamberin sünnetlerine harfiyyen uymaya çalışan ve hayatına meczeden bir insan olarak yaşamaya çalışmıştır ömrü boyunca.

Selam makalesinin girişindeki şu cümle hocanın bu konudaki hassasiyetini göstermektedir.

İslam dini iman ve amel-i salih’ten ibarettir. Malum olduğu üzere iman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Hz. Muhammed (S.A.V)’in Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna inanmaktan ibarettir.

Merhum Mahir İz hoca, söz konusu İslam Dini ve dinin içtimai hayattaki uygulaması yani ameller söz konusu olduğunda asla tavizi olmayan bir yapıya sahiptir. Ancak mütevazı kişiliği, zengin ve engin gönlü, hoşgörülü yapısı ile bu tavizsiz kişiliğini sert ve katı bir tavır sergilemek yerine daha yumuşak, edep dairesinde ve bugünkü ifade ile kendine has prensipleri dairesinde sergilemiştir.

Selam makalesinde ameli salihi tarif eden şu özlü cümle, hocanın bu konudaki hassasiyetini ne güzel ortaya koymaktadır.

“İşte amel-i salih, yapılması gereken ve yapıp yapmamakta müminin serbest olduğu bu beş fiilin efdalini ve en müreccahını aramak ve işlemektir. Yapılmaması gereken diğer üçünden de sakınmak, hükmen amel-i salih değerindedir.”

İnanmış bir mü’minin islamın altı şartını tüm teferruatıyla hayatına uygulaması ve bu şekilde yaşama azminin kendisine yüklediği sorumluluğu çok iyi bilen bir yapıya sahiptir. Öyleki bu altı şartın detayları ile birlikte tarifini “Ef’ali Mükellifin” olarak yapmış, buna uyulması halinde hayatın mükemmel bir seyirde devam edecğini tarif etmiştir.

Bu şartlar, kitaplarda yazılsa da, hayata uygulamanın daha teferruatlı ve kalıcı etkilerinin insan ruhu üzerinde net bir şekilde görüleceğini tarif ettikten sonra aynı makalede, her Müslümanın kat’iyyetle sorumlu olduğu Ef’ali Mükellifin’in ruh üzerindeki tesirlerini de şu şekilde izah etmiştir.

“İşte beşerin ruhuyla beraber yürüyen ve inandığı müddetçe ondan ayrılmayan ef’al-i mükellefin hayattaki tatbikatında amel-i salihi aramak takvadır. Takva; evvelce de tarif ettiğimiz gibi her işte Hakk’ın rızasını aramaktır. Dinde gaye-i kemal amel-i salihe ulaşmaktır. Ancak amel-i salih ile mertebe-i ebrara vasıl olmak mümkündür. Ahyar-ı ümmet de yine amel-i salih erbabı arasından çıkar. Yani Allah’ın en sevgili kulu, her işte amel-i salihi arayıp bulandır.”

Mahir İz hoca burada tarif ettiği Ameli Salih’in yani hayırlı amellerin devamında, iyi işlerin, yapılması gereken ve hayatı güzelleştiren fiiliyatın her insana göre değişebileceğini de tarif etmiş ve bunun aslında çok normal bir şey olduğunu, herkesin aynı şeyi yapmasındansa, her Müslümanın kendi ruhuna, hayat tarzına ve yorumuna göre salih amellerini çoğaltması, iyiliklerini arttırması, icra etmesi ve yekdiğerine faydasının dokunması bağlamında hayatın daha güzel ve müreffeh bir hale geleceğine işaret buyurmuştur.

“Amel-i salih, bir fi’l-i sabit değildir. Mevsime ve şahsa göre değişebilir. Evvelce de arz ettiğimiz gibi herhangi bir hayrın, birr ve ihsanın bir amel-i salih olabilmesi için mutlaka o fiilin başkasına faydası dokunmalıdır. Cennetteki köşkler de tıpkı dünyada olduğu gibi, iyi amele, iyi usta, iyi kalfalarla kemalini bulur. Ahiret köşklerinin işçisi de “muhtacin-i amel”dir. Yardıma müstahak olanlara, ihtiyaç sahiplerine yapılacak yardımlarla cennetteki köşkler semaya yükselir. Yani en çok yardıma ihtiyacı olan salih, en iyi cennet amelesidir. Yoksa yalnız kendini düşünen birinci sınıf manevi mimar, projesini bizzat tatbik etmek istese, ömrünün sonuna kadar ancak bir gecekondu vücuda getirebilir. Onun da hesabını verip cennet kapısından sokabilirse ne mutlu!”

Tarifin bu kadar güzel olması gerçekten insanı ne kadar da etkiliyor değil mi? Günümüze müvazi bir tanım olması hasebiyle kabul görüyor. Mamafih özellikle Ramazan ayı girdiğinde yapılan hayırların bangır bangır bağırılarak, gösterilerek, gösteriş aracı olarak kullanılıp ilan edilerek yapılması acaba ameli salih noktasında hangi caniptedir ve ne kadar salih bir amel olarak görülmelidir?

Mahir İz Hoca yine müminin yapması gereken ibadet ve taatlerin, işleyeceği salih amellerle güçleneceğini, daha doğru bir zemine oturarak ecrinin ve feyzinin artacağı konusuna parmak basarak demiştir ki;

“Bir mümin savm-ı dehir, yani ömür orucu tutarak seccadeden kalkmasa, cebindeki parası ile nefsini körletse, kafasındaki bilgisinden başkasını faydalandırmasa, kolunun gücü, bacaklarının hareketini ancak kendi işinde kullansa zavallı gafil sofu Hakk’ın verdiği bu nimetlerin şükrünü eda etmediği için hiçbir zaman mesuliyetten kurtulamayacaktır.”

Makalenin buraya kadar olan kısmında selama hiç değinilmemiş, aksine müminin bünyesinde barındırması gereken ve imanını güçlendirecek olan konulara parmak basılmıştır. Öyle ki, vasıflı ve şuurlu bir mü’minin en hassas noktasına da nazarı dikkat çekilerek ikazlarda bulunmuş, bilgi aktarmıştır.

Selam makalasenin ana başlığı ve Selam konusu da buradan sonra işlenmeye tarif edilmeye başlanmıştır zaten. Öyle ki çok tatlı bir geçişle aslında Selamın’da bir ameli salih olduğunu, iyiliğe müvazi bir duruş sergilediğini ifade edebilmek amacıyla önce Müslümanın uyması, itibar etmesi ve hayatına uygulaması gereken güzelliklerden dem vurmuştur.

Selam konusuna girerken kısaca selamın tarifini yaptıktan sonra asıl olan, selamın evsaf ve encamını şöyle tarif etmiştir hoca.

“Bir selamda iki hüküm vardır. Biri –benden size zarar gelmez- demektir ki, bu emniyet, itimal ve muhabbete vesiledir. İkinci hüküm; temenni ve duadır ki “size başkasından zarar gelmesin” demektir. Bu suretle söz kapısı emniyetle açılır ve karşılıklı kalp kuvveti hasıl olur.”

Bu tariften sonra makalenin başındaki ameli salih tarifi içerisinde selamın yerini, mümine kazandırdıklarını ve hayatımıza kattıklarını da şu şekilde tarif etmektedir.

“Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerif’inde buyurmuştur ki:

(Selam vermek mergub (rağbet edilen, beğenilen) ve makbul bir amel, selamı iade etmek ise vacib bir borçtur.) Acaba neden “redd-i selam” yani selamı karşılamak daha ehemmiyetli görülmüştür? Çünkü vahy-i illah ile insanlara hakayıkı tebliğa (Hakikati tebliğ, Allahın varlığını ve birliğini tebliğ) memur olan Hatemu’l Enbiya Efendimiz tabiatıyla en büyük ruhiyatçı idi. Verilen selam alınmazsa en hafifinden kalp kırılır, muhatabın aldığı terbiyeye göre münakaşa, mücadele ve dövüşmeye kadar yol açacak bir fitneye sebep olur. İşte bunu önlemek için verilen selamı almak vaciptir.

İslam’da selamlaşmak din sosyolojisinin temeli, din psikolojisinin de ana hattıdır. Bir toplulukta, ikinci şahısla veya cemaatle ilk münasebet selamla kurulur. Bu itibarla ictimai ilmin temeli sayılır. Gönül almanın da ilk ve tabi adımı dolayısıyla da ahval-i ruh ilminin temel prensibi addolunur. Selam, bir toplulukta aşinalık vesilesidir, tanışma onunla başlar. Maksat fertler arasındaki yakınlığı temin etmektir. İki Müslüman birbirini gördüğü zaman, dinleri ve milliyetleri ayrı iki gibi karşılıklı lakayd kalmasınlar. Hadis-i Şerif’te;

(Müminler bir evin duvarı gibidir, birbirlerini takviye ederler, ayakta durmasına vesile olurlar) buyurulmuştur. Maddi, manevi yapılacak bu takviye ile binay-ı İslam her türlü sarsıntıdan kurtulur. Bunun için de muarefe gerektir, o da selamla mümkündür. Görünüyor ki, cemiyetin temeli selamla kuruluyor.”

Bundan sonra Mahir İz hoca selamın keyfiyetini ve uygulanış şekillerini ele alarak milletlerin selamlaşma usulleri içinde en güzelinin yine Müslümanların birbirlerine verdikleri selam olduğuna işaret ediyor. Ayrıca selamın farklı kelimeler ve ifade şekilleriyle de verilebileceğini anlam ve etki bakımından onlarında yerinde ifadeler olduğunu, insanın hayatını güzellişterecek adımlar olduğuna işaretle gerekliliğini anlatıyor.

Selamın çok güzel bir emanet olduğundan bahisle Merhum Elmalılı Hamdi Yazır hocanın, selama istinaden özellikle vurguladığı “Yadigar-ı İslam” ifadesi üzerinde ehemmiyetle durur. Kimlere nasıl selam verileceğini de öyle güzel ifadelerle anlatır ki, günümüzde unuttuğumuz bu güzel amelin, usul ve üslubunun mükemmel uygulama şekillerini de tarif ederek adeta bir medeniyet dersi vermektedir.

“Mesela “aranızda selamı yayınız” mealindeki hadis-i şerife dikkat edecek olursa, karşısındakinin sende olduğunu bilmedikçe, Müslümanlara mahsus selamı ona vermek doğru olmaz. Sokakta rast geldiğine “selamünaleyküm” demek doğru değildir. Selam adamına göre verilir. Çocuğa “nasılsın oğlum”, kendi yaşındakine “iyisiniz inşallah efendim”, büyüklere mukabele olarak “hürmet ederim efendim”, çarşıdaki esnafa “pazar ola hemşerim”, balık tutana “rastgele kardeşlik”, yemek yiyene “bereketli olsun” demek hep selam manasına gelir. Bütün bunlar muhataba aşinalık ve yakınlık göstermektedir.

-Selamünaleyküm- nazm-ı celili, ancak cami saflarında veya camiye girip çıkarken gördüğümüz kimselere, yahut haremeynde hüccara Müslüman olduğunu bildiğiniz kimselere verilebilir. O, bir emanettir, ehline tevdi edilmek gerektir.”

Makalenin sonunda yine çok güzel ve tatlı bir üslupla selam niteliği taşıyan diğer kelimelerinde asli olarak selamün aleyküm hitabının dairesinde olmamalarına rağmen, niyet ve amaç olarak yanı gayeye hizmet etmelerinden ötürü ameli salih içinde telakki edilebileceğinden dem vurur.

Gelişen ve değişen dünyada mesafelerin kısalması, toplumların birbirleriyle olan etkileşimlerinin yoğunlaşması ve buradan hareketle dilde kullanılan selamlaşma ifadelerinin çoğalmasına mebni olarak, selam mahiyeti taşıyan kelimelerin de artık kullanılmasında bir mahzur olmayacağını, aksine bu hitaplarında selam niteliğinde olması hasebiyle insanlar arasında ünsiyetin, iyi ilişkilerin, kalp yakınlığının ve iletişimin oluşması için birer vesile olacağına işaret eder.

Bizde makalemizi merhum Abdullah Mahir İz hoca’ın bu konudaki geniş ve engin düşünce dünyasına, hoşgörüsüne ve mütevazılığına delil olacak nitelikteki tespitlerle dolu son paragrafıyla bitirelim inşallah.

Merhum Abdullah Mahir İz hocanın manevi şahsiyeti önünde ta’zim ve kemerbestei edeble boyun büküyor, kendisine şükranlarımızı arz ediyoruz.

Yattığı yer nur, makamı âlî, mekânı cennet olsun inşallah. Ruhu için El fatiha.

“Müslümanların birbiriyle tanışmasına vesile olan “selam” ayet-i kerimesinde selam manası “tahiyye” kelimesiyle tebliğ ve beyan buyrulmuştur. (Siz herhangi bir selamla karşılaşırsanız, ondan daha iyi bir tarzda mukabele ediniz, yahut aynı kelimeyle iade ediniz) mealindeki ayet-i kerimeden açıkça anlaşıldığına göre selam verip almak mutlaka “selamünaleyküm” kelime-i tayyibesi değildir. Zira muhatap o mübarek cümleye ehil olmaz da cevap veremez veya müzeyyifane yüzüne bakarsa şahsımızda izzet-i İslam’ı rencide etmiş oluruz ki; buna kimsenin hakkı olmadığı gibi, bundan dolayı ayrıca vebale girilmiş olur. Binaenaleyh yukarıda arz ettiğimiz gibi merhaba, günaydın, vakt-i şerifler hayırlı olsun, sabah veya akşam şerifler hayırlı olsun, iyi günler, iyi geceler veya buna benzer halkın selam yerine kullandığı ne varsa hepsi selam manasındadır. Hepsi de ayet-i kerimenin şümulüne girer. Çünkü ayet-i kerime –herhangi bir tahiyye- nazm-ı celili ile keyfiyeti tasrih buyurulmuştur. Muhatabın yüzüne bakmadan kaba bir sesle “selamünaleyküm” demek, selam vermek değildir. Bilakis güler yüzle, muhataba dönüp, tebessümle bir baş eğmek amel-i salihtir. Siret-i nebeviyyeye küçük bir nazar bu hakikati meydana çıkarır.”

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Hayatı ve hatıratı konusunda kaleme alınan yazıları okudukça kendisine olan muhabbet ve sevgi...

Tekliften Önce Tanım

Hayatı ve hatıratı konusunda kaleme alınan yazıları okudukça kendisine olan muhabbet ve sevgi...

Yalnız O Karışır

Hayatı ve hatıratı konusunda kaleme alınan yazıları okudukça kendisine olan muhabbet ve sevgi...