Mensur Şiir

Mensur (düz yazı) şiir; duygu, düşünce ve hayal dünyamızı etkileyen bir konuyu kısa ve çarpıcı bir şekilde, vezne kafiyeye bağlı olmadan, şiirin cümle yapısını ve iç ahengini koruyarak anlatan edebi bir türdür.

Bu türün ilk örneklerine Fransız edebiyatında rastlanır. Bu tür yazılara 1842 ye kadar “ prose poetique “ yani şairane düz yazı deniliyordu. Fransız şairi Aloysius Bertrand “Gaspard de la Nuit” adlı eseriyle mensur şiirlerini yayımlayınca bu türün adı “ Poéme en prose “ oldu. Bu türün en iyi örneklerini veren ve yaygınlaşmasını sağlayanlar ise Baudelaire, Mallarme ve Rimbaud olmuştur. Edgar Allan Poe de bu türde eserler vermiştir.

Bizim edebiyatımızda ise 19. yüzyıla kadar şiir “ vezinli ve kafiyeli söz” olarak tarif edilmiş ve bu kuralın dışına çıkılmamıştır. Fakat edebiyatımızdaki yenileşme çabalarıyla bu tarifin dışına çıkılarak farklı arayışlar içine girilmiştir.

Bizde mensur şiiri hazırlayan en önemli etkenlerden biri Şinasi’nin Fransız şairlerden yaptığı çevirilerdir. Bu çeviriler yapılırken orijinal form lisan zorluklarından dolayı bırakılmış şiirin içyapısı ve anlam derinliği korunmaya çalışılmıştır. Bu da mensur şiire atılan ilk adım olmuştur.

Recaizâde Mahmud Ekrem “Nağme-i Seher” (1871) ve “Zemzemeler “ (1885) gibi eserleriyle edebiyatımızda mensur şiir türünün gelişmesi ve olgunlaşmasına önemli bir katkıda bulunmuştur.

İlk başta bu tür yazılara sadece mensure denilmiştir. Divan edebiyatımızdaki secili nesre benzer. Halid Ziya, 1886 da “Hizmet” gazetesinde yayımlamaya başladığı bu yazılara “ Mensur Şiir ” adını vererek edebiyatımızda bu türe adını veren ilk kişi olmuştur. Bu yazılarını 1891 yılında “Mensur Şiirler ve Mezardan Sesler ” adıyla kitap halinde basmıştır.

Halid Ziya’dan sonra mensur şiir türünde eser veren başlıca yazarlarımız ve eserleri şunlardır:

Mehmet Rauf / Siyah İnciler, Halide Edip / Harap Mabetler, Refik Halid / Zendavesta, Yakup Kadri / Erenlerin Bağından ve Okun Ucundan, Arif Nihat Asya / Yastığımın Rüyası, M. Kaya Bilgegil / Cehennem Meyvası

Mensur Şiir Örnekleri

“Kurşuni büyük bir gök ve altında tozlu büyük bir ova, ne yol var ne yeşillik, tek bir deve dikeni ve tek bir ısırgan bile yok. İki büklüm yürüyen insanlara rastladım. Her biri… koskoca bir canavar taşıyordu sırtında.

Nereye gittiklerini sordum onların birine. Ne kendinin ne de yanındakilerin bir şey bilmediğini söyledi. Öyle yürüyüp durduklarına göre elbet bir yerlere gidiyorlardı. Yorgun yüzlerinde mutsuzluktan eser yoktu. Sıkıntılı gök kubbenin altında gökyüzü kadar hüzünlü bir toprağın tozuna dalmış hep bir şeyler umup duran insanların teslim olmuş yüzüyle yürüyüp duruyorlardı.

İnsan katarı yanımdan geçip ufka, dünyamızın yuvarlak yüzünün meraklı insan bakışlarından kaçtığı noktaya gömüldü.

Bu sırrı anlamaya çalıştım bir an; kaçınılmaz bir kayıtsızlık çöktü üstüme. Sonra o kayıtsızlığımın altında, canavarlarını sırtında taşıyanlardan daha çok, ben bitkin düştüm.”

(Baudelaire )

“Sesli harflerin rengini buldum! A kara, E ak, İ kırmızı, O mavi, U yeşil. Sessizlerin her birinin biçimini, hareketini düzenledim ve sonra doğal uyumlarıyla, günün birinde bütün duyulara ulaşacak bir şairane söz buldum diye övündüm.

Bir çalışma oldu bu önce. Sessizlikleri, geceleri kaleme alıyor, açıklanmayanı yazıyordum. Baş dönmelerimi zapt ediyordum.

Lirik şiirin söz simyasında önemli bir yeri vardı. Yalın hezeyanlara alışmıştım. Göğün yollarında at arabaları, bir gölün dibinde bir salon, canavarlar, sırlar görüyordum…Sonra kelimelerden doğan hezeyanlarla büyülü safsatalarımı ortaya koydum.

Sonunda kutsal olanı aklımın sınırında buldum. Korkunç bir ateşin elinde avareydim. Hayvanların mutluluğuna imreniyordum. İçim hüzünle doluyordu. Duygulu bir inleyişle dünyaya elveda diyordum. Ve geçti artık hepsi. Öğrendim güzelliği selamlamayı…

(Rimbaud)

“Ey ümitsizliğe bulanmış kalpler! Ey mutluluğun gömülü olduğu mezarlar!

Ey karanlık dünyalar, ben sizin hüzün dolu gezgininiz, sizi seyrediyorum. Halinizden ürperiyorum, manzaranız korku veriyor.

Siz öyle bir dünyasınız ki ölüme hayat veriyorsunuz. Hayatın neşesini bulanların kovdukları gam ve hüzün size sığınıyor.

Siz ümitsizlikler içinde yuvarlanan, hüzünler içinde ağlayan viranelersiniz. Çarp ey ümitsizliğin kaynağı olan kalp! Resminin karşısında çarp! Paramparça ol! Vücudun bana ağır geliyor…

Sen bir mezarsın!

(Halid Ziya)

“Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız. Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Kadere boyun eğmek güç, isyan tehlikeli, felek hiç acımayacak mı? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası…"

"Bahçeler bozuldu, yuvalar dağıldı, yollar silindi, cihan viran oldu” Yaşlı gönül şimdi böyle diyor; her şeyi kendine eş görüyor. Bu da yanlış duygulardan biri…

Cihan ne vakit bayındır idi? Bahçelerde ne vakit güller açtı? Ne vakit yuvalarda bülbüller öttü? Yollardan ne vakit yârlar geldi? Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü? Gördüğümüz düşündüğümüze benzedi mi? Gelenler beklediğimize değdi mi? O mutlu ve yüce saat hangi saatti ki, içinde iken “ Geçme! Dur!” diye haykırdık? Hiçbiri, aziz dost, hiçbiri!"

(Yakup Kadri)

Islıkların duvar diplerinde istirahata çekildiği zaman;
İncir, ceviz ağaçlarının birbirleri omzundan dost kollarını ayırdıkları dem;
Ay, yapraklar arasından köşk avlusundan ılık ılık akarsa;
Rüzgâr duvarları aşamazsa;
Çıkrık, meşakkat masalından vazgeçerse;
Bahçeye in; ishak kuşunu dinle; istersen, beni de hatırla.

(M. Kaya Bilgegil)

“Parmağımı yontup sana bu mektubu yazıyorum Lo. İyice oku ve sonra dudaklarına dokundur, bırak yansınlar.

Az önce penceremi açarken, gece; uzun ipekli bir kumaş gibi dağılıyordu rüzgârda.Çünkü zaman bir rüzgârdır daima eser ve daima şişiktir yelkenlerimiz ki hep yol almaktayız ülkesine ihtiyarlığın…

Hayal gerçek ayırmadan hep seni duyuyor seni yaşıyorum Lo. Bütün sevdalılar eteklerine diz çökerken ben tepeden tırnağa mum kesildim, iri beyaz bir mum. Bir fitil gibi saçlarımı tutuşturup senin için yandım. Başım boynum omuzlarım yavaş yavaş eriyordu… Tam alev kalbime doğru inerken birden söndüm. Çünkü kalbimde sen vardın Lo.

Aradan yıllar geçti… Mevsimler ufukta cümbüşlü bir kervan gibi akıp gitti. Geriye kalan yine yalnızlığımdı yine bulut bulut sargıları içinde uluyan hasta bir sonbahar.

Elveda Lo. Ey sevda bahçemde boy atan keder…

(Ayhan Kırdar)

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Şile Notları

Mensur (düz yazı) şiir; duygu, düşünce ve hayal dünyamızı etkileyen bir konuyu k...

Aşkın Anatomisini Anlamak ve Anlamlandırmak

Mensur (düz yazı) şiir; duygu, düşünce ve hayal dünyamızı etkileyen bir konuyu k...

Gül Yetiştiren Adam: Rasim Özdenören

Mensur (düz yazı) şiir; duygu, düşünce ve hayal dünyamızı etkileyen bir konuyu k...