Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Memento Mori: That’s How It Goes, Everybody Knows*

avatar

Hasna Para

  • e 1

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Elim için ortopediye gittim. Doktor tavsiyesiyle başparmak destekli ortopedik sargı aldık medikalden. Düşündüğüm kadar çabuk iyileşemeyeceğim galiba. Normalde pek hastalanan bir insan değilim. Grip olduğumda dahi biraz öksürükle kolayca atlatırım hastalık sürecini. B12 eksikliği ve demir eksikliği tüm kızların muzdarip olduğu hastalıklar zaten, onları saymıyorum.  Sanırım bu konuda biraz tekebbüre düşmüş olabilirim. Belki daha doğru ifadeyle şımarıklığa. Çünkü kibir kendini sevmekten ileri gelir; şımarıklık ise sevilmekten. İyi bir kul muyum ve hakkıyla seviyor muyum, bilmiyorum. Ama sevildiğimden eminim ve bu beni şımartıyor. Şımarmak da hoşuma gidiyor açıkçası. Bu sebepten son zamanlarda ilaçsız tedavisi mümkün olmayan hastalıklarla imtihan olunuyorum. Rabbim bana da tüm hastalara da hayırlı acil şifalar versin.

Küçük kardeşim 4 Kasım’ı 5 Kasım’a bağlayan gece V for Vendetta filmini izleme teklifinde bulundu.  Ben de kabul ettim. Biri en sevdiğim film repliğini sorduğunda “Sembollere insanlar güç verir. Tek başına semboller, anlamsızdır” diyorum ancak filmi izlemeyeli yıllar oldu ve unutmuşum içeriğinin çoğunu. Aslında bu konuda biraz gıcığım. İzlediğim bir filmi kolay kolay ikinci kez izleyemiyorum. Çünkü bir buçuk saatlik veya üç saatlik oluyorlar genelde. Çok önce izlemiş olduğum filmleri unuttuğumu fark ediyorum tabi. Gerçekten iyi filmler daha sonra tekrar izlenmeli. Yine de izlenecek o kadar film var ki hiç yanaşmak istemiyorum. Buna karşın The Karate Kid filmini altı yedi kez izlemişimdir ve yine olsa yine izlerim. Bu filmi neden bu kadar sevdiğime yönelik mantıklı bir açıklama geliştiremedim bu arada.

Esas konumuza dönelim. Filmin başında V, Evey’yi kötü adamların elinden kurtarıyor. V ve Evey çatıya çıkıyorlar. Filmin dokuzuncu dakika kırkıncı saniyesinde V, Evey’ye “Söylesene bu gün günlerden ne Evey?” diye soruyor. Evey de “Bu gün 4 Kasım” diyor. V “Artık değil” diyor ve çanlar çalmaya başlıyor. Filmin onuncu dakikasında V “Hatırla, hatırla. 5 Kasım gününü hatırla; barutu, ihaneti ve komployu” -bu repliğin İngilizcesi çok fonetiktir: “Remember, remember. The fifth of November; The gunpowder, treason and plot” – diyor.  Bu sebeple filmi 23.50’de izlemeye başladık. Bütün bunları neden yaptık? Çünkü Abdullah.

Düşündüren bir film. Bu filmle birlikte 5 Kasım 1605’te Robert Catesby ve Guy Fawkes tarafından düzenlenen “Barut Komplosu” daha bir dikkat çekti toplum tarafından. Film daha çok hükümetlere karşı bir eleştiri niteliğinde. Yine de bu filmi izleyince Rabia abla ile üzerinde durduğumuz bir soru aklıma geldi. Bunun cevabını burada vermeyeceğim. Herkesin kendi cevabını bulması gerekir diye düşünüyorum. Soru ise şu: Bireyler mi toplumlar içindir yoksa toplumlar mı bireyler içindir?

Filmde hâlâ anlayamadığım şey ise V’nin Evey’ye yaptıkları. Nasıl bir psikopat sevdiği kadına işkence edip onun acı çektiğini görmek ister? Evey’nin de maşallahı var. Adamın seninle tek iletişim kanalı ses tonu. Günlerce aynı sesi duyduğun hâlde nasıl anlayamadın? Zaten kız da daha sonra V’nin tam bir ruh hastası olduğunu dile getiriyor. V de “Bunun mümkün olabileceğini hiç düşünmezdim. Sana olan bana da oldu” diyor. (bknz: sana kinim vardır elbet senden başka kimim var**)  Bu film benim aklıma Kierkegaard’ın şu sözlerini getirdi: “Kadın erkeğinin içinde büsbütün yiter, ona tam anlamıyla bağlanır, ama erkek sevdiği kadının içinde kendini yok ederse budalaca bir şey yapmış olur ve her şeyini yitirir”

Daha sonra yine Abdullah’ın teklifiyle Gunpowder mini dizisini izledik. Dizide Guy Fawkes ve beraberindeki adamların 5 Kasım günü parlamento binasına düzenledikleri girişim işleniyor. Tarihi bir dizi ve İngiliz İngilizcesi konuşmaları hoş olmuş. Zaten dizide Robin (Robert Catesby) rolünde oynayan ve dizinin yapımcılığını üstlenen Kit Harrington, Game of Thrones’tan tanıdığımız ve İngilizcesinin güzelliğiyle gündeme gelen Jon Snow‘dan başkası değil. (Hayır, Game of Thrones izlemedim. Evet, hiç izlemedim) Tevafuken 5 Kasım günü Sosyoloji dersinde Blumer’ın Sembolik Etkileşim Teorisi’ni işledik: İnsanlar şeylere anlamlar atfeder ve bu anlamlara göre tavır geliştirirler.

Yakın zamanda, yaşadığı travmalarla satranç oynayarak başa çıkmaya çalışan bir kızın hikâyesini anlatan bir mini dizi izledim. Sözde Abdullah’la izleyecektik ama birinci bölümden sonra beni bir başıma bıraktı. Dizide satranç oynanan sahnelerde oyuncuların psikolojileri, yaşanan tüm o gerilimler güzel bir şekilde işlenmiş. Satranç sahnelerindeki hamleleri de satrancın bir numarası Garri Kasparov hazırlamış. Dizide olumsuz yönde eleştirilebilecek şeyler de var tabi. Bu diziyi özellikle ben de bir dönem satranç oynadığım için izlemek istedim. İlkokulda Çetin Hoca tarafından kurulan satranç kulübündeydim. Okul turnuvasında birinci oldum ve madalya aldım. Gerçek altın değil tabi. Yine de öğrencileri teşvik eden güzel bir organizasyondu. Aslında şansım biraz yaver gitmişti diyebilirim. Rakiplerim ya pes ediyordu ya da imkânsız hamleler yapıyorlardı. Satranç oynayanlar bilir, dokunduğun taşla oynamak zorundasın ve üç tane “imkânsız hamle” hakkın vardır.  En güzel maçım final maçımdı. Gerçekten iyi bir rakipti. İki kere oynamak durumunda kalmıştık. İlki berabere bitmişti ve ikinci maçı ben kazanmıştım. Kızın ismi de Emine’ydi. Erkek kardeşimin sınıf arkadaşıydı aynı zamanda. O zamanlar ben dokuz Emine de sekiz yaşındaydı muhtemelen. Diziyi izledikten sonra satranç takımını tekrar çıkardım ama kimse oynamak istemedi. Herkes çok meşgul. Bir oyun arkadaşım olsa ne güzel olurdu.

İnsanların yeteneklerine odaklanan ve psikoloji temalı yapımları seviyorum. Siz de benim gibi düşünüyorsanız ve henüz izlemediyseniz Whiplash filmini muhakkak izleyin derim.  Zaten bu tarz filmler yok denecek kadar az. Bir de Sağlık Psikolojisi dersinde izlediğimiz Temple Grandin filmini tavsiye ederim. Otizmli bir kadının hayatını anlatan biyografik bir film. Bunun yanında Ölü Ozanlar Derneği, Koro, Zindan Adası, Her Şeyin Teorisi, Guguk Kuşu- Guguk Kuşu kitap uyarlaması bir film. Kitabını okumadım.  Kızılderili karakter film için oluşturulmuş. Yani kitapta yer almıyor. Filmi daha bir hüzünlü hâle getirdiğini düşünüyorum. Kitabı da okuyup üzerine düşünmek gerek- Sınav (Exam), Akıl Oyunları, Deli ve Dahi de yine bu tarzı sevenler için önerebileceğim filmler.

WW2 filmlerini de ayrıca seviyorum. Tabi hikâyeleri genellikle saptırarak anlatıyorlar. Piyanist, Hayat Güzeldir, Çizgili Pijamalı Çocuk ve diğer tüm filmler her ne kadar tartışmalı olsa da adamlar bizi güzel ağlattılar. Ağlamamak elde değil! Bir İsmail Kılıçarslan özdeyişinde dendiği gibi: “Oyunu kuran hikâyeyi anlatır.” Jojo Rabbit filminde farklı bir şey denemeye çalışmışlar. Aslında çok da farklı olmamış ama keyifli bir filmdi. Scarlett Johansson oyunculuğu diye ayrı bir başlık açmak gerekir zaten. Bu filmi de izlemediyseniz tavsiye ederim.

Bunun yanında Türk yapımı iyi filmler de var elbette. Bizden bir tavsiyede bulunmayacağım. En azından şimdilik. Belki başka bir yazının konusu olabilir. Bizde sadece izleyiciler gerçek sanata değer vermemezlik yapmıyor bizzat karşı taraf da yani yönetmenler, oyuncular, senaristler, eleştirmenler, yapım şirketleri de bunu yapıyor. Ayrımcılık, kendini beğenmişlik, “Biz sineması” ortaya koyamamak. Kendi hikâyemizi anlatmaktan utanıyoruz. Utanmayanları görmezlikten geliyoruz. Mesela kaç eleştirmen Dilsiz filmini sağlıklı bir şekilde eleştirebilir, emin değilim. Geçtiğimiz hafta Öğretim İlke ve Yöntemleri dersinde buna da değinmiştik. Bir eleştirmenin bir eseri eleştirmesi için o filmde kullanılan temalardan da haberdar olması lazım. Sözgelimi psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tasavvuf bilmeli. Ne kadar çok bilirse o kadar iyi bir eleştiri olur. Tabi bir insan ne kadar çok ilimden haberdar ve vakıf olursa olsun sanatçının anlatmak istediğini hiçbir zaman tam olarak anlayamaz.

Yazıyı şiir gibi sözleri olan birkaç şarkı önererek bitirmek istiyorum:

Everybody Knows – Leonard Cohen

Boat On The River – Styx

Hallelujah – Leonard Cohen

Six Feet Under – Billie Eilish

Soprano Gazel – Özlem Abacı (Güfte: Şeyh Galib Beste: Yalçın Tura)

 

*”Hep böyle gider (işler), herkes biliyor” (Leonard Cohen, Everybody Knows sözlerinden)

**Bir Zeynep Arkan şiirinden.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.