Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Memento Mori: Olanlar Oldu, Ölenler Öldü

avatar

Hasna Para

  • e 5

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 8 dakika)

Özgül Gezgin’e…

Ebu Ali ed- Dekkak (rahimehullah) vakit kavramını şu şekilde ifade ediyor: “Vakit: İçinde bulunduğumuz hâldir. Eğer dünyada bulunursak, yani zihin ve kalbimiz dünyevî düşüncelerle dolu ise vaktimiz dünyadır. Eğer ahirette bulunursak, vaktimiz ahirettir. Eğer neşeli isek vaktimiz neşedir, hüzünlü isek vaktimiz hüzündür.” Yani vakit kişinin yaşadığı ve onun üzerinde gâlip gelen hâldir.

İslâmî kaynaklara ve batılı kaynaklara baktığımız zaman insanın ruh sıhhatinin sağlanmasının temel koşulu olarak “ânda kalmak” kavramını görürüz. Bir örnekle durumu açıklayalım. Mesela bardağa çay doldururken o esnada aklımızdan birçok düşünce geçer. Geçmişin üzüntü veya avuntusu ile geleceğin endişe ve kaygısı bizi kuşatır. Şu işimi şu şekilde yapsam sonucu böyle olur. Keşke bunu şu şekilde yapmasaydım. Yarınki sınav soruları klasik mi yoksa test mi? Annem böyle çay demlemeyi kimden öğrendi? Çayır çimen geze geze oy.

İslâmî kaynaklar olsun batılı kaynaklar olsun bu çay doldurma örneğinde bize şunu öğütlüyor: Çay doldururken sadece çay doldur. Geçmiş, geçmişte kalmıştır ve onu değiştiremezsin. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Eğer çay doldururken geçmişe dair yahut geleceğe dair düşünürsen ânı ıskalarsın. O ân dünyada, bulunduğun ortamda, çevrendeki insanlarla birlikte vakit geçirdiğin o yerde neler olup bitiyorsa hepsini kaçırmış olursun. Yani bir çay içmek keyfini dahi kendi elinden almış olursun. Bardağa çay dolduruyorsun. Güneşli, güzel bir hava var. Şükrediyorsun. Elhamdülillah. Belki küçük kardeşin/çocuğun o ân sana bir soru soruyor ve onu duyabiliyorsun. Ona cevap veriyorsun. Bu onu mutlu ediyor. Kendini değerli hissediyor. Annen/baban/eşin/arkadaşın artık karşındaki insan kimse onun en ufak hareketlerini dahi gözlemleyebiliyorsun. Annen çayını karıştırırken iki tur atıyor ve kaşığı bardaktan çıkarırken bir kere kaşıkla bardağa vuruyor. Çıkan “çın” sesinin onu gülümsettiğini fark ediyorsun. Sonra dedenin de aynı hareketi yaptığı bir anın gözünde canlanıyor. Annenin kim bilir hangi çocukluk anılarında geziniyor olabileceğini düşünüyorsun. Sonra sıcak bardağı eline alıyorsun. Rahatlıyorsun. O ânı geçirebileceğin en güzel şekilde geçiriyorsun.

Ruhi bunalımlar yaşadığım dönemlerde sanırım en büyük kaybım yaşadığım ânlar oldu. Bu sıkıntılı dönemlerde her şeyi kafama takıyordum. Henüz gerçekleşmemiş olayların bile çetelesini tutuyordum her ân. Ve bu dönemde en büyük yaşadığım problemlerden biri alınganlıktı. Alınganlığımın seviyesini şu şekilde tanımlıyordum kendi kendime: Ağaçtan yaprak düşse sanki benim yüzümden oluyor. Hiç tanımadığım insanlara karşı bile alıngan olabiliyordum.

Bu sıkıntılı dönemlerde Özgül ablam bana çok destek oldu. Dualarıyla, tavsiyeleriyle, tatlı muhabbetiyle hep yanımdaydı. İlaç kullanmaktan kurtulmamda da bir miktar onunla ettiğimiz muhabbetlerin etkisi vardı.  -Allah ondan razı olsun-

Sıkıntılarımıza baktığımızda altında yatan temel sebeplerin şunlar olduğunu görebiliriz: Şükürsüzlük, gizli isyan ve stres. Bunların yanında insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü gereğinden fazla önemsemek. Anlaşılmak istemek. Anlaşılmadığında üzülmek. Yanlış anlaşıldığını düşünmek. Yanlış anlaşıldığında üzülmek. Karamsarlık. Olumsuza yormak.

Aslında durup düşünebilirsek durumun ne kadar basit olduğunu anlayabiliriz. Allah seni her an görüyor. Ne yaptığını biliyor. Hangi işi ne niyetle yaptığını veya yapmadığını biliyor. Allah gizlinin gizlisini de biliyor. Ve önemli olan sadece bu. Bu dünyaya niye geldik? Allah’a kulluk vazifesi için. Peki bu kulluk vazifesi yanında dünyaya bir yönelimimiz söz konusu mu? Evet. Geçiniyoruz. İnsanlarla ilişki kuruyoruz. Helal dairede eğlenebiliyoruz. Her an yaratılıyoruz. Beden elbisemiz sürekli değişirken fikirlerimiz de sürekli tekâmül hâlinde. Yaşayıp gidiyoruz. Ama kim için? Allah için. Yani temelde her şeyi Allah için yapıyoruz. Onun nizamını kabul ettik, şeriatına tabi olduk. Hazreti Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti ile Müslümanca bir yaşamın bütün ayrıntılarını ve nüanslarını öğrendik. Temel çerçeve belli ama bakınca hiçbirimizin hayatının birbirine benzediğini söyleyemeyiz. İşte bu benzemeyen yönlerimizle hepimiz kendimize has kişileriz. Hz. Ömer (radıyallahu anh) sert mizaçlı, yumuşak kalpli bir Müslüman portresi çizerken Hz. Nuayman (radıyallahu anh) şakacı ve sevecen bir Müslüman portresi çiziyor. Hassan bin Sabit (radıyallahu anh) şair iken Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh)  tâcir. Kim için yaşıyorlar? Allah için. Biz kim için yaşıyoruz? Allah için. Eğer Allah için yaşıyorsak O’nun dışındaki kimseler için niye endişe duyuyoruz? Allah’ın her an bizi kuşatmasının serinliğine teslim olmak gerçekten çok rahatlatıcı.

Bu dönemde yaptığım araştırmalar ve Özgül ablamla ettiğimiz muhabbetler neticesinde ânda kalmayı yaklaşımlarının merkezine alan iki düşünce sisteminin dikkat çektiğini gördüm. İlki batı kaynaklı olan “Access Consciousness” ikincisi ise İslâm kaynaklı “İbnu’l Vakt” kavramı. Bu iki kavramı yazı içerisinde ayrı ayrı ele almayacağım. Aslında İbnu’l Vakt kavramı, kavram ismiyle ya da tanımlamasıyla bize tam olarak bilmediğimiz bir konu gibi gelse de esasen İslâm düşüncesinin kalbinde yer alan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Yine İbnu’l Vakt kavramının daha kuşatıcı olup Access Consciousness kavramını da içine aldığını düşünüyorum. Sadece Access Consciousness günümüzde biraz daha popüler bir yaklaşım. Biraz araştırmaya başlayınca “Aa zaten bu bizim dinimizde de var” “Şu konu hakkında bir hadis-i şerif biliyorum” gibi cümleler kurulacaktır veya biraz daha tasavvuf gibi alanlarla da ilgileniliyorsa özellikle Hz. Mevlana’nın (kuddise sirruhu) ve İbnu’l Arabi’nin (kuddise sirruhu) eserlerinde, ortaya koydukları metodlarda sıklıkla benzer yaklaşımlar olduğu fark edilecektir.

Access Consciousness, Türkçesiyle Bilince Erişim düşünce sisteminde, öncelikle kendimizi olduğumuz gibi kabul etmemiz ve özümüze dönmemiz tavsiye ediliyor. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek ifadesinden neyi kastettiklerini şu şekilde açıklayabiliriz: Nasıl ki kalıtsal aktarımlarla bizden önceki atalarımızın fiziksel özelliklerine sahipsek aynı şekilde onların ruhsal olarak yaşadığı pek çok olayı bilinçaltımızda barındırıyoruz. Yapılan bilimsel araştırmalarda elde edilen sonuçlara göre bir insanın bir günde karşılaştığı olaylar karşısında %10’luk bir oranla bilinci ile hareket ettiği, %90’lık bir oranla da bilinçaltı ile hareket ettiği yönündedir. Tabi bu sayılar da aşağı yukarı benzer olmakla (%80/%20 vb. gibi) beraber değişkenlik gösterebilir. Yaşadığımız pek çok olayı otomatiğe bağlamış gibi yaşıyoruz. Mesela işte sabah uyandık elimizi yüzümüzü yıkadık, dişlerimizi fırçaladık sonra kahvaltı sofrası kurduk. Kahvaltı sonrası evi toplarız. Ya da işe/okula gideriz. Akşam eve döneriz. Akşam yemeği yeriz. Halletmemiz gereken işler varsa onları yaparız. Sonrasındaysa uyuruz. Yani günlük olarak yaptığımız belli bi rutinimiz vardır. Ancak Access Consciousness düşünce sisteminde ve enerjiyle ilgili yapılan araştırmalarda önerilen ânda kalmaktır. Yani bizim için geçmiş, geçmiştir. Gelecek henüz bizim değildir. Şuan yaşadığınız ân önemlidir. Tasavvufta da bu durum zaten böyledir.

Ânda kaldığımız zaman bilinçli hareket etme sahamızı genişletmiş oluyoruz. Bu aynı zamanda ibadetlerimizde de ihlaslı olmamızı sağlıyor. Namaz kılarken namazda kalabilmek, zikir çekerken Kur’an-ı Kerim’de geçen o mutmainlik hâlini yakalayabilmek. İbadetteyken aklının farklı yönlere gitmemesini mümkün kılıyor aynı zamanda. İbadet olsun günlük herhangi bir iş olsun ânda kalma çalışmasında kazanım olarak beklenen durum yaptığımız işi “layıkıyla yapabilmek”.

Bu ânda kalmak işi de şu şekilde gerçekleşiyor: Sürekli sorular soruyorsun. Bu soruların cevaplarını sen vermiyorsun. Çünkü bu sorular cevapları sende olan sorular değil zaten. Çünkü biz sınırlı bir akla sahibiz. Şuan içinde bulunduğumuz etten vücudumuz ve beş duyumuzla her şeyi algılayamıyoruz. Belli sınırlar içinde görüp belli sınırlar içerisinde duyuyoruz. Her şeyi düşünemiyoruz. Aklımızla her şeyi algılayamıyoruz. Tasavvuf da bu anlamda ortaya şöyle bir düşünce koyuyor: Bir zahirî ilim var bir de batınî ilim.

Bu teknik bizi sürekli sorular sormaya yönlendiriyor ama bu sorular cevabını bildiğimiz sorular değil. Ya da sınırlı cevaba sahip sorular değil. Hz. Mevlana’nın (k.s) şu sözü bu hususa işaret ediyor olabilir: “Dünyada olabilecek olaylarla ilgili misal âleminde sayısız ihtimal uyur. İnsanın ağzından çıkan bazı sözlerle bu ihtimallerden bazıları uyanır. Güzel sözler söyleyin ki güzel ihtimaller uyansın. İnsanın kaderine olan müdahalesi buradadır.”

En bilinen soru kalıplarından bir tanesi “Bundan daha iyi nasıl olur?” Bu soru kalıbını her zaman kullanmak mümkün. İyi bir şey yaşadığında, kötü bir şey yaşadığında, bir sıkıntı yaşadığında, çok heyecanlandığında, çok mutlu olduğunda sürekli olarak “Bundan daha iyi nasıl olur?” diye soruyorsun. Yani bir sonraki aşamada daha iyisi, daha güzeli, daha hayırlısı nasıl olur? Bundan daha iyi nasıl olur? Daha başka neler mümkün?

Kuantum fiziğiyle ilgili bilimsel çalışmalarda kanıtlanmış bir durum var. Çekim Yasası Kanunları denen birtakım kanunlar var. Aynı bizim gerçek hayatta farkında olduğumuz yer çekimi kuvveti gibi. Bu sözü edilen kanunlar görünmeyen enerjimizle ilgili var olan Çekim Yasası Kanunları ile ilgili. – Aslında bizler de birer enerjiyiz-  Biz bir şeyi kendi içimizde, kendi beynimizde düşündüğümüzde onu sadece kendi içimizde düşünmüyoruz. Enerji dalgalarını, enerji frekanslarını gözle göremediğimiz için bu durum bizim için bir muamma. Ama şöyle açıklayabiliriz: Bir radyo vericisinden yayın yapıldığı anda biz elimizdeki radyodan o frekansı bulduğumuz anda o frekans üzerinden yayın yapan radyo programını hiçbir sıkıntı yaşamadan duyabiliyoruz, takip edebiliyoruz. Enerji de aynı bu şekilde. Yeryüzünde her şey enerji. Bu sebeple eğer ki biz enerjimizi güzelden, olumludan yana tutabilmeyi başarabilirsek bizim çekeceğimiz şey de bu olacaktır. Şu şekilde örneklendirebiliriz. Açık alanda “Aaa” diye bağırırsak bize geri dönen ses de “Aaa” olacaktır. Dolayısıyla burada önemli olan biz dünyaya nasıl bir enerji yayıyoruz? Dünyaya nasıl bir enerji yayıyorsak onun çoğalmış olarak bize dönmesi durumu gerçekleşmiş olacaktır.  Sistem bu şekilde işliyor. Sürekli sorular soruyorsun. Bu soruların cevabını vermiyorsun fakat gün içinde uyanık oluyorsun. Gelen fırsatları değerlendirmeye çalışıyorsun. Bu dolmuşta yanında dikildiğin iki kişinin konuşmaları sırasında sana cevap olarak geri dönebilir. Okuduğun bir gazeteden, bir kitaptan, bir dergiden cevap olarak geri dönebilir. Televizyondaki hiç alakası olamayacak, o an yayınlanan bir programdan sana cevap olarak geri dönebilir. Hiç olmadık bir zamanda hiç olmadık bir şey aklına gelebilir. Sistem bu şekilde çalışıyor. Sen sadece sorular soruyorsun. Allahu Teâlâ’dan gelecek hayırlı cevapları bekliyorsun.

Bazan kimi insanların yanında kendimizi büyük bir sıkıntıya düşmüş gibi hissederiz. O kişi bizi büyük bir cendereye sokar. Sanki enerjimizin tümünü sömürüyormuş gibi hissederiz. Elimizi kolumuzu hareket ettiremeyecek hâle geliriz. Enerji denilen şey işte bunların tümünü kapsıyor. Eğer senin enerjin o ân karşındaki kişinin enerjisinden yüksekse ânda kalmayı ondan daha iyi başarabiliyorsan o seni etkileyemez. Sen etrafındakileri etkilemeye başlarsın.

Tabi burada yapılması gereken soruları sorup kenara çekilmek değildir. İslâmi geleneklerimizde de karşımıza çıkan şöyle bir kullanım vardır: Ya hayır söyle ya da sus. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Muâz (radıyallahu anh) ile aralarında geçen bir hadisede şu şekilde buyurmuştur: “Allah hayrını versin Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya faydalı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin!” (Hâkim, IV, 319/7774) Geleneklerimizde yine karşımıza çıkan şöyle bir kullanım vardır: Bir şeyi kırk kere söylersen olur. Access Consciousness düşünce sistemini ortaya koyanlar genellikle sorularında “yaratım” kelimesini kullanıyorlar. Biz bu kelimeyi kullanmak yerine farklı sorular sorabiliriz. Olumsuzluk içeren görüntülere, seslere muhatap olmamaya çalışmak burada bize yardımcı olacaktır. Tabi bu çalışma hiçbir zaman duanın yerine geçmez. Çünkü rabbimizin bize emri duadır. Bu sorular sadece günlük hayatta daha uyanık olmamız, bilincimizi açık tutmamız için kullanılan bir teknik.

Birde şu şekilde bir örnek var: Hayatı bir katalog olarak görün, deniliyor. Bir lokantaya gittik. Garson efendim hoş geldiniz, ne almak istersiniz diye sordu. Biz menüye bakarken garsona “Şunu istemiyorum, şunu da istemiyorum, bunu da kesinlikle istemiyorum” demiyoruz. “Ana yemek olarak şunu, içecek olarak şunu, tatlı olarak da şundan istiyorum” diyoruz. Hayatta da bu şekilde hareket etmemiz gerektiği söyleniyor. Mesela eğer seni çok korkutan bir şey varsa ve sen bu korkunu sürekli düşünüyorsan o korkuyu içinde büyütmüş olursun. Bütünsel enerjiye verdiğin mesaj da şu olmuş oluyor: Bu kişi korkularını seviyor. Ona daha çok korkacağı şeyleri vermeliyim. Mesela yine şöyle bir kullanım vardır: Bastırdıklarının esiri olmak. Aslında bastırdığımız duygular bizlerin en çok düşündüğü duygulardır. Inception filminde de insanların rüyalarında zihinlerine girerek onlara düşünmelerini istedikleri birtakım fikirleri bir tohum misali zihinlerine ekmeye çalışıyorlar. Bir sahnede Saito insanların zihnine bir fikir yerleştirmenin mümkün olmadığını söylüyordu. Bunun üzerine Arthur ona “Sana filleri düşünme dersem neyi düşünürsün?” sorusunu yöneltiyor. Saito bu soruya “Filleri” şeklinde cevap veriyor. Böylelikle Arthur Saito’nun zihnine bir fikir ekmiş oluyor. Filmin bu sahnesinde George Lakoff’un “Bir Fili Düşünme” isimli ünlü kavramsal anabilim kitabına bir gönderme söz konusu.

İbnu’l Arabi’nin (kuddise sirruhu) Sayılar ve Rüyalar kitabı genel olarak bu konuları içinde barındıran bir kitap. Henüz bu kitabı okumadım. Burada Özgül ablamın bu kitaptan hatırladığı bir alıntıyı aktarıyorum: İbnu’l Arabi rüyaları, Allahu Teâlâ’nın insanların ruhlarını, lehv-i mahfuzdaki bilgileri bu dünyanın ekranı olarak tasvir eder. Bizim bu dünyada yaşayacağımız her şey oradan geçiyor. Sonra bizim başımıza geliyor. Allahu Teâlâ bizleri lehv-i mahfuz ile iletişime geçebilecek kabiliyette yaratmıştır. Bizler içinde bulunduğumuz etten insan vücudumuzun beş duyusu ile algılıyoruz dış dünyayı. Ruh uyuduğunda bedendeki bu beş duyu dışarıyla iletişimi kestiğinden dolayı lehv-i mahfuza daha açık hâle geliyor. Daha rahat iletişim kurabilir hâle geliyor. Dolayısıyla biz rüyalarımızı çok farklı bir şekilde yani lehv-i mahfuzda gösterildiği şekilde görüyoruz ama bizim geleneksel olarak, karakteristik olarak, bu güne kadar bizi biz yapan her ne varsa, bizim için önem arz eden hangi semboller varsa biz uyandığımızda rüyalarımızı o sembollerle hatırlıyoruz. Ve rüyamızı yoruyoruz. Biz İslâmî açıdan dünya hayatında bir rüyadayız. Öldüğümüz zaman uyanacağız. İbnu’l Arabi de diyor ki rüyaların yoruma ihtiyacı olduğu gibi şuan bizim yaşadığımız hayatın da yoruma ihtiyacı vardır. Yani gün içinde karşımıza çıkan bazı şeyler aslında bize mesaj vermek istiyor. Sayılar olabilir, renkler olabilir, herhangi bir insan olabilir. Bunları doğru yorumlayabilirsek eğer hayatımızın da daha doğru bir çizgi üzerinde ilerleyeceğini söylüyor. Yani şuan biz bir uykudayız. Şuan biz bir rüyadayız. Bu rüyanın yorumunu ahirette başımıza gelecek olanlarla öğreneceğiz. Yani bu dünyada ne yaptıysak, ne yaşadıysak onun tabirini ahiretteki hayatımızda göreceğiz inşaallah.

Ağzımızdan çıkan sözlerin kaderimize eklemlendiğini düşünüyorum. Bu konuda Özgül ablamın sözünü ettiği bir husus dikkat çekici. Günlük hayatta sıkça kullandığımız  “aynen, yani, eh, eh işte, gibi gibi, şöyle böyle, yani, misal, ama, ben bilmem, fark etmez, kesinlikle, bakalım, fena, fena değil vb.” gibi kelimeler asıl anlamları ve enerjileri itibariyle hayatımıza bazan tekrar eden olay örgülerini çeker. Biz bunun başımıza niye geldiğini çözemediğimiz sürece de maalesef tekerrür etmeye devam eder. Ve biz oradan almamız gereken mesajı almadığımız sürece falan kişi, filan kişi, filan olay hep bize bunu tekrar tekrar yaşatır. Bu döngü zamanları hayatı çekilmez bir hâle getirir. Şöyle bir örnek de verebiliriz bu konuda: İlk insandan bu yana her kim ne konuştuysa, neyi dillendirdiyse bu sesler evrende dolaşıyor ve kaybolmuyor. Her sesin her kelimenin bir enerjisi var. Tarihte o kadar çok insan acı çekmiş, feryat etmiş, beddua etmiş. Yokluk, zulüm, acı ve işkence hâllerinde yaşamışlar. Yani bir karşılaştırma yapacak olursak dünyada acı daha fazla. Ve bunun ağırlığını hepimiz hissediyoruz. Bizdeki en ufak bir boşluk, yorgunluk ve boş vermişlik anında bütün havada asılı olan bu ağır duygular içimize siniyor. Bu ağırlık hissinden kurtulmamız şükür, kabul ve teslimiyet ile mümkün.

Velhasıl kelâm bu dünyaya niye geldik ve bu dünyada ne için yaşıyoruz sorularını kendimize sorarak bir yola çıkmamız, belki daha doğru ifadeyle yolda olduğumuzun farkına varmamız şart. İnsan-ı kâmil sıfatıyla yaratılan varlığımızın hakikatini kendimize takdir etmeliyiz. Geçmişin üzüntü ve avuntuları ile geleceğin kaygı ve endişesine yönelik düşüncelerimizden sıyrılmalıyız. Olmuş olanların olacak olanların en hayırlısı olduğunu idrak edip güzel bir gözle hayata yeniden başlamalıyız. Bediüzzaman’ın  (rahmetullahi aleyh)  dediği gibi: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.”

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.