Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Memento Mori: İnsan Acizdir Önce Korkaktır Sonra*

avatar

Hasna Para

  • e 2

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 7 dakika)

İnsan anlamak ve anlaşılmak isteyen bir varlık. Eski çağlarda yaşayan insanların da kitabeler yazmaları, duvarlara resmetmeleri hep bu sebepten. İsminin dahi hatırlanmayacağı zamanlar geldiğinde bile hatırlanmak istiyor. İsmim değilse de derdim hatırlansın diyor. Belki hiç böyle bir tasası da yok. Anlatarak hafifleyeceğine inanıyor. Bundan yüz yüz yıllar önce genç İlteriş çağın bunalımları karşısında çıkmaza düştüğünde taşını eline aldı ve kazıdıkça kazıdı. Neden olmasın?

Sanırım şu sıralar ben de anlatmak istiyorum. Aslında insanın yaşadıklarından edindikleri tecrübeleri anlattıkları o yazılar pek bana göre değil. Yani o yazılar elbette güzel ve ben de okuyunca bazan kendimden bir şeyler bulabiliyorum. İnsanların yaşadıklarına bakıp “vay be” diyorum. Demek istediğim bunu benim yapmam pek bana göre değil. İsmet Özel’in şuan tam olarak hatırlayamadığım bir sözü var. İnsanların hayatlarındaki zorlukları, güçlükleri ve bunları bir şekilde nasıl atlattıklarıyla ilgili vaaz-u nasihatlerden ziyade insanın mutluluğunu ve neşesini anlatıp paylaşmasıyla ilgili. Çünkü insan başkalarının yaşadığı zorluklardan değil onların yaşadığı güzelliklerden ilhamla harekete geçer. İnsanı harekete geçiren mutluluk hikâyeleridir, ana fikrinde bir söz. Eminim İsmet Özel kısa ve öz bir şekilde ifade etmiştir.

Her ne kadar bana göre değil desem de bunu denemek istiyorum. Aslında bu planladığım yazı serisi bir çeşit yüzleşme. Bir çeşit yüklerinden kurtulma çabası.  İnsan anlattığında sadece karşısındakine anlatmaz. Bence daha çok kendine anlatır. Bu niyetle genel olarak yazmama sebebiyet veren nedenlerin yer aldığı bir çeşit seriye giriş niteliğindeki bu ilk yazımdan sonra her yazımda da üzerine düşündüğüm konuları ele almaya çalışacağım inşaallah. Okursanız ben de yazmaya devam ederim. Okumazsanız da devam ederim. Eğer yazmamı istemezseniz lütfen Change.Org’dan benim için imza kampanyası düzenlemeyin.

Esasen acil tıp teknisyeniyim (-dim.) Tercihen bu mesleği yapmak istemedim. Bu mesleğin benim hayatımda birçok güzel yanı oldu elbette. Kadın doğumdan yoğun bakıma çeşitli servislerde çalışma imkânı buldum. Bir insanın dünyaya gelişine de şahit oldum, ölümle yaşam arasında sıkışıp kalan insanlara da. Hastane tecrübelerim benim için büyük tefekkür kaynağıydı.  Özel sektörde de bir dönem staj yaptım. Şuan bu mesleği yapmasam da insanın hayatında yaşadığı şeylerin tümünün yani o küçük parçaların büyük resim olan bizi şekillendirdiğini düşünüyorum. Belki sonraki yazılarda hayatımın bu dönemine ait tecrübelerimden hareketle oluşan fikirlere değinirim, nasip. Ben liseden mezun olup atanabilen o son nesildenim. Benden sonra sanırım üniversitede okuma zorunluluğu getirildi. Az evvel dediğim gibi tercihen bu mesleği yapmak istemedim. Küçüklükten beri çiziyordum. Hatta yazmaktan ziyade çiziyordum. İleride ressam ya da resim öğretmeni olacağımı hayal ederdim. Dergilerde de yer almak isterdim ama bu hep çizimlerimle olur diye düşünürdüm. Aslında çok yazardım ama çizim daha ön plandaydı. Kitabımın basılmasından ziyade resim sergisi açtığımı hayal ederdim çocukken. Lisedeyken bu mesleği yapmak istemediğimi anlayınca çizim ve tasarıma olan sevgim ve yatkınlığım sebebiyle mimarlık okumaya karar verdim. Benim hayal ettiğim yaşantıya da uygundu. Ben kadının fıtratı gereği incinebilir olduğunu düşünüyorum. Hayatının bir yerinde de anne oluyor. Belki diğer kadınlar çalışma koşullarının zor olduğu meslekleri yaparak da bütün bunların mümkün olacağını düşünüyordur. Ben kendim için bunu mümkün görmüyorum. Yeteneklerime uygun ve home office çalışma imkânı da olduğu için o dönem mimarlıkta karar kıldım. Tabi her şey planladığımız gibi gitmiyor bu hayatta.

Liseyi Artvin’de okudum. Artvin Karadeniz’in doğusunda yer alan dört yanı dağlarla çevrili, yemyeşil, oksijence zengin, Çoruh Nehri’nin başınızı döndürdüğü bir şehir. Masmavi bir gökyüzü var karşınızda. Benim kaldığım yurt İskebe’deydi. İskebe de Artvin’in manzarası en güzel semtlerinden biri. Pencerenden Çoruh Nehri’ni görebiliyorsun, daha ne olsun? Hastaneye yürüyerek giderdim, “tefekkür gafleti izale eder” fehmince. Artvin’de evinizden dışarı adım attığınızda gökyüzünün sizi karşılaması büyük lüks. Lisede ailenden uzakta farklı bir şehirde olmanın zor yanları var elbette. On üç yaşındasın ve tek başınasın. -Artvin’deki çoğu öğrenci dışarıdan gelen öğrencilerdi. Mesela bizim sınıfta sadece bir kişi Artvinliydi. – Etrafımdaki insanlara baktığımda gitgide özlerinden uzaklaştıklarını görüyordum. Hiç kimse ilk geldiğindeki gibi değildi. O yaşta ailelerinden uzakta bir özgürlük alanı elde ettiklerini düşünüyorlardı sanrım. Bendeyse durum tam tersi oldu. Önce bir kabz hâli yaşadım. İçe doğru bir dönüş oldu galiba. Sonra “bu gidiş nereye?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Yılların boşa geçtiğini on altı yaşımda fark edebildiğime sevinmeliyim galiba.

Dediğim gibi Artvin çok güzel bir şehirdi ve gerçekten doğal güzellikler seni düşünmeye sevk ediyordu. Düşünsenize AVM bile yoktu Artvin’de. Gerçi orada bulunduğum son senemde inşaat hâlindeki AVM’nin yapımı tamamlanmıştı. Değişim mecburî sanırım. İyi dayandı bence. Nihayet lise dönemi sona erdi ve dediğim gibi benim için bir karar süreci söz konusu oldu.  Ben liseyi bitirdiğimde ailem Diyarbakır’da yaşıyordu. Bizim yaşadığımız yer yüksek binalarla dolu, egzoz dumanlarının gökyüzünü kararttığı bir yerdi. Bir sürü çıkmaz sokak. Bir bütünlüğü olmayan mahalleler…

Ülkemin bütün şehirleri güzel. Diyarbakır’ı da daha sonra gezme fırsatı buldum. Ancak bizim oturduğumuz semt pek iç açıcı değildi. Artvin gibi doğal güzelliklerin olduğu bir yerden komplike yapılı bir şehre gelmek benim için hiç iyi olmadı. Bir yandan mezuna kalmanın psikolojisi var. Çevrenden sana tepkiler geliyor. Kolunda altın bilezik vardı. Neden bu mesleği yapmadın? Bir yandan atama haberleri. Hangi meslek dalından olsa da ‘atama’ kelimesi geçen her haber bakışların sana yönlendirilmesine sebebiyet veriyor. Gerçekten erkekleri çok iyi anlıyorum ve bu bir erkek için bile çok büyük bir yük. Bir yandan şehir değişikliği, bir yandan mahalle baskısı beni çok streslendirdi.  O dönem gerçekten kötü bir yıl geçirdim. Ders çalışamıyordum. Okuyamıyordum. Okuduğumu anlayamıyordum. Düşünemiyordum. Çizemiyordum ve yazamıyordum. O yıl tüm bu sebeplerle beraber son iki ay kala sözele geçmek durumunda kaldım. Sınavı Allah’ın izniyle geçtim diyebilirim. Sınav günü çantamda götürdüğüm kitabı sormuşlardı mesela edebiyat bölümünde. Bir dergi reklamında gördüğüm bir kitabı sormuşlardı. Arkadaş ortamında sözü geçen bir yazarı sordular. Böyle böyle tevafuklarla sınavdan ortalama bir sonuç alabilmiştim. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandım. İlk sıraya Adana’yı yazmıştım. Çünkü o sıra Adana’da yaşıyorduk ama Şanlıurfa için çok dua ettim ve Allah da nasip etti hamdolsun. Şanlıurfa manevi enerjisi yüksek bir şehir. Bunaldığınız bir gün okul çıkışı Balıklıgöl’e koşup Hz. İbrahim aleyhisselam makamını ziyaret edebiliyorsunuz. Mezuna kaldığım yıl kötü bir dönemdi ve ben üç yıl boyunca çok zorluk çektim. Mezuna kaldığım o yıl yaşadığım zorluklar sınavla beraber bitip gitmemişti. Bütün bu sevdiği şeylere ilginin azalması durumu devam ediyordu.

Ben çocukluktan beri okumayı çok seven bir insanım. Aslında benim okumam hocaları bile bazan çıldırtacak derecede olurdu. Derslerde de okurdum çünkü. Hatırlıyorum ortaokulda merdivenlerden inerken koluma girerlerdi. Ben babamın memuriyeti vesilesiyle –biraz da yörüklüğün etkisiyle-  çok taşınan bir ailedenim. Bizim dönemimizde kitap okuma defterleri vardı. Okuduğun kitaptan bir nevi özet çıkartıyordun. Yeni okuluma dönem ortasında geldiğim için o defterlerden bana kalmamıştı. Genelde kırtasiyelerde de set hâlinde satılırdı. Ben de arkadaşlarım gibi özet çıkarabilmek için sıradan bir çizgili defter almıştım. Sınıf öğretmenim de bu durum hoşuna gitmiş olacak veli toplantılarında beni anlatırdı. Yaşadığım bu dönem sebebiyle bu denli sevdiğim bir işi yapamayacak hâle geldim. Okuyamıyordum. Okuduğumu anlayamıyordum. Düşünemiyordum. Ve tüm bunlar gerçekten çok acı vericiydi. Belki düşünememek ya da okuyamamak bir insan için çok önemli değil ama ben hayattan saf dışı olmuş gibi hissediyordum. Sanki içimde bir şey donmuş, sertleşmiş gibiydi. Kitap okuyamıyor, elime zar zor kitap aldığımdaysa yarım bırakıyordum. Ben de telefondan makale okumaya çalışıyordum. Sosyal medyanın da etkisiyle birçok edebiyat sitesi olduğunu gördüm ve benim için hazine gibiydi. Sitelerde yayınlanan yazılar, hikâyeler, öyküler kısaydı. Edebiyat dergileriyle de tanışmıştım. İşte bu dedim. Bir kitabı elime alıp bitiremiyorsam da kısa yazılar okuyabilirim.  Tabi o dönem bir yandan Arapça hazırlık okuyorum ve durum hiç iç açıcı değil. Kendime iki cihan müflisi tanımını bulmuştum. Çünkü ne dünyalık bir işimi yapabiliyordum ne de bir Müslüman olarak manevi anlamda bir şeyler yapabiliyordum. Aslında benim içinde bulunduğum hâl sadece sevdiğin şeylere ilginin azalması şeklinde değildi. Uyku bozuklukları, sebebi olmayan ağlama krizleri ve benzeri durumlar da söz konusuydu.

Pek kitap okuyamıyordum, daha doğru ifadeyle başlayıp bitirdiğim kitap sayısı oldukça azdı. O dönem Beyan yayınlarından çıkan ACZ kitabını aradan dereden okuyordum. Bir yerinde Cahit Zarifoğlu’ndan şöyle bir alıntı vardı: “Gelip geçen insan yığınlarında nice şiir potansiyelleri yok olup gitmiştir. Ve hâlâ yok olup gitmektedir de. Acınacak şey midir bu? Hayır, ben hiç acımam.” Zarifoğlu’nun şiir için söylediği bu sözlerini alıp kendime yordum. Çocukluk hayallerim dahi buna göre şekillenmişken şuan çizemiyordum. Elim adeta kalem tutmuyordu ve aslında bu pek umurumda değildi. O zaman şöyle bir düşünce gelişti bende: Bazı yetenekler yitip gitmeye mecburdur. O dönem anladım ki aslında çizmekten ya da yazmaktan ziyade benim için asıl önemli olan düşünmek ve okumakmış. Hani bazı yazarlar yazmazsam yaşayamazdım herhalde şeklinde afili demeçler veriyorlar. Ben okumazsam, düşünmezsem yaşayamam. O dönem düşünememek ve okuyamamak benim için büyük üzüntü kaynağı olmuştu ve ben tamamen buna yoğunlaşmıştım. Yazan ve çizen biri olduğumu bile unutmuştum. Zihnim ve gönlüm düşünememenin acısını çekiyordu.

Büyük bir arayış içindeydim. Körelmemek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. O dönemde başıma gelen en güzel şeylerden biriydi Dilhâne. Tam da bir arayış halindeyken karşıma çıkmıştı. Ekim 2018’den beri Dilhâne’nin söyleşilerini hazırlıyorum. Benim için çok keyifliydi. Hazırlamam gereken bir söyleşi sebebiyle zorunlu okumalar yapmam gerekiyordu. Bu vesileyle biraz zorluk çeksem de okuyabiliyordum. Bir insan yaptığı bir işi en iyi bir şekilde yapmalı. Araştırması gerekiyorsa araştırmalı, okuması gerekiyorsa okumalı.  Hazırladığım söyleşilerin baştan savma olmaması için özen gösteriyordum. Bazı dönemler ruh hâlimden dolayı söyleşi hazırlamak istemediğim zamanlar da oldu. Bilemiyorum belki dışarıdan farklı algılanabilir. Bu kızın nesi var denebilir. Ahmet abi, sternum ucumun içe doğru bükülüp akciğerlerime battığını hissediyorum diyemezdim.  İçinde bulunduğum ruh hâlini tanımlayamıyordum. Ahmet abi sağ olsun beni idare etti. Düşüncesini bilemem ama bana olumsuz bir duygu yansıtmadı. Hazırlayamam dediğimde Hasna Hanım sizin hazırlamanızı istiyorum, bekleriz dedi. Söyleşiler konusunda da beni çok yüreklendirdi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Şuan bu yazıyla kendisi de yaşadıklarımdan yeni haberdar olacak. Ben bu yaşadığım zorlu üç yıl boyunca elimden geldiğince kimseye olumsuz bir duygu yansıtmamaya çalıştım. Bu bana göre değil. Zor dönemlerden geçiyorum, kötü haldeyim gibi mızmızlanmalar yapmak istemedim hiçbir zaman. Derse devam etmek bile benim için zordu. Az kalsın hazırlık sınıfını tekrar etmem gerekecekti. Her zaman sabretmeye çabaladım. İçimde cehennemi yaşıyordum belki ama kimseye yansıtmak istemedim.

Hâlâ zorlansam bile birinci sınıfa başladığımda biraz daha iyi hâldeydim. Neşeli olduğum zamanlar da vardı. Bilvesile az çok kendime gelmiştim. Buzların eridiğini hissediyordum, içimde bir çözülme yaşanıyordu. Artık okuduklarımı anlama hususunda gelişme kaydedebilmiştim. Birkaç kitap da bitirebilmiştim. Ancak ağlama krizleri, sinir harpleri, uyku bozuklukları devam ediyordu. Sonrasında pandemi dönemi yaşandı. Bu dönem biraz içinde bulunduğum hâli tefekkür etme fırsatını bulabilsem de bu sürecin getirileri gereği biyolojik saatim de altüst olmuştu ve biraz daha kötü bir hâldeydim. Sanırım doktora görünmek iyi fikirdi ve bana “Orta Depresif Nöbet” teşhisi kondu.

Hastalığın da idrakiyle birlikte biraz daha düşünebildim. Tabi aklıma ilk gelen soru şu: Müslüman depresyona girer mi? Bu konu hakkında bir sayı hazırlayabiliriz sanırım. Ne dersin Ahmet abi? Biz Müslümanız ve Allah’a, resulüne ve onun getirdiklerine iman ediyoruz. İmtihan dünyasındayız. Sanırım Müslüman için dünyanın huzur diyarı olmadığını bildiğimizden başımıza gelen imtihanlar karşısında farklı tepkiler veriyoruz. Evet sabretmeliyiz. Kadere rıza göstermeliyiz. Ancak insan olduğumuzu unutmamalıyız. Bu yaşadığım zorlu süreçle birlikte Ca’fer-i Sâdık’ın (r.a) şu sözü daha bir anlam kazandı: “Size din kardeşinizin bir hatası ulaşınca, yetmiş yoldan tevil edin, hüsn-ü zan edin. Yetmiş yoldan dahi tevil edemezseniz, mutlaka benim aklıma gelmeyen bir sebepten böyle yapmıştır deyin .” İşte bu sözün ardında çok hikâye var. Mesela yolun ortasında bağırıp çağıran bir adam görsek belki çoğumuz kınama yoluna gideriz. En empatik olanlarımız dahi “Kötü bir gün geçiriyor olsa gerek” diye düşünürüz. O adamın çok sabrettiğini, gerçekten dayandığını, her gün içinde cehennemi yaşadığını sonra da patladığını birçoğumuz düşünemez herhalde.

Josê Saramago’ya ait olduğu yazan bir söze rastladım: “Kötü kader diye bir şey yoktur; 21. Yüzyıl vardır ve bu yüzyıl, yavrucuğum; bir kelebeği bile intihar ettirebilir.” Gerçekten çok kötü bir çağda yaşıyoruz. Ancak bu çağ yine Müslümanlar için daha kötü. Müslüman olarak böyle bir çağda var olmaya çalışıyoruz. Adeta ateşten bir kor. Ve oyunda adam kaybetmek gibi bir durum söz konusu diyebiliriz. Bazan öyle ki sanki değişim kaçınılmaz gibi geliyor ve korkuya düşüyorsun. Çünkü çevrende herkes çoktan kendini değişime teslim etmiş. Sen teslim olmamaya çalışırken mahvolmuşsun. Tarkovski Nostalghia filminde başrole ne söyletiyordu? Dünyayı yıkımın eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır. Böyle bir çağda bir Müslüman olarak yaşamaya çalışıyorsak deliliği teğet geçmemiz çok normal değil mi sizce? Bence depresyon olsun başka ruhi bunalımlar olsun bunlar gerçekte Müslümanların daha çok yaşayabileceği durumlar. Ben yaşadığım bu zorlu süreci utanılacak bir durum olarak görmüyorum. Müslümanım ve Allah beni böyle bir imtihanla imtihan etti. Şuan başımı kaldırıp bir baktığımda çok daha kötü bir hâlde olabilirdim diyorum. Aslında sen de olabilirsin. Ve sen de. Dünyaya bu denli kucak açıp yaratılış gayesini unutan ve çöplüğe batan biri olma düşüncesi bu yaşadığım zorlukları daha çekilebilir kılıyor.

Bazan dünyaya karşı kendimi Kill Bill filminde Beatrice’in bir mekânda ninjadan bozma adamlar tarafından etrafının kuşatıldığı o sahnedeki gibi hissediyorum. İşte Kundera bu durumu tam olarak şu şekilde tarif ediyor: Var olmanın dayanılmaz hafifliği. Varsın. Bir ahlak düşüncen varsa ve nezih bir hayat sürmek istesen de, gayen yoksa ve ahlaki yükümlülüklere inanmıyorsan da. Bir şekilde varsın. Acıyı ve onuru karşılıklı kefelere koyuyorum. Onurlu bir hayat beraberinde acıyı getiriyor. Eğer acısız bir hayat istiyorsan onursuzluğu göze alabiliyorsun. İşte çok denklemli bilinmeyenlerde eşitsizlikler. Bir de matematik ileride ne işimize yarayacak deriz.

Şehir değişikliği ve birtakım tercihler tek başına insanı sıkıntılı bir sürece götürmeyebilir diye düşünülebilir ilk bakışta. Baktığımız zaman şuan yaşadığımız hayat bir önceki yaşadıklarımıza ve tercihlerimize göre şekillenmemiştir sırf. Doğduğumuz günden beri yaşadığımız her şey bu günümüzü bina ediyor. İnsan da zaten çok şey yaşar ve kırılma noktaları farklı olur. Küçük bir yaşta ailemin yanından ayrıldım. Artvin’de olduğum dönemde babama dil kanseri teşhisi kondu ve radyoterapi gördü. Hayatımda var olan en güzel insanlardan biri olan dedemi kaybettim ve defnine yetişemedim. Bütün bunlar ve belki başka zorluklar beni depresyona sürüklemedi de sonrasında yaşananlar mı buna sebep oldu yani? Evet bu gayet mümkün. Çünkü insanız ve acıya ev sahipliği yapmaya çalışıyoruz. Birçok musibet, imtihan üzerimizden gelip geçtikten sonra “Yıkılmadım, ayaktayım” dediğimiz bir anda hafif bir rüzgâr bizi alt edebiliyor. Tüm bunların yanında insanı gerçekten alaşağı eden şeyin imtihan değil yine insan olduğunu düşünüyorum. Çünkü aslında insanın bu yaşadığı zorlu imtihan süreçlerinde onun kurtulmasına vesile olan da daha çok dibe batmasına sebebiyet veren de yine insan. Sahi insanda teselli var mı insana?

İnsan anlamak ve anlaşılmak isteyen bir varlık. Bu doğru. Yalnız burada aydınlatmamız gereken bir nokta var. Hiçbir insan kendini ifade etmek zorunda kalacak kadar çaresiz bırakılmamalı.

*Hatice Çay, “S Hâli”. Yediiklim 352. Sayı

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.