Mekândan Bekaya: Kesikbaş Hazretleri

Fırsat kolladığımız anlar vardır. Kendimize doğru yola çıkmak istediğimiz anlar…

Her mekânda olmaz bu anlar, ya da olur da azalar anlamazlar. Anlamak için zaman lazımsa ne yapsın derman arayanlar?

Tokat’ın Turhal ilçesinde metfun bir Hak dostu... İsmi Kesikbaş Hazretleri olarak zikrediliyor. Asıl adı Şeyh Abdullah Efendi. Yaşadığı dönem, İslam ordusunun başında başkumandan olarak görev yapmış. Aynı zamanda büyük bir velinin de babası. Zalimler, dönemin çetin savaşlarından birinde mübarek başını gövdesinden ayırmışlar. Yıllar, bu olayı gölgelemiş ve Hazret ’in kabrinden başka bir şey bilinemez hale gelmiş. Asırlar geçmiş, on sekizinci yüzyılda Şeyh Mustafa Efendi adında bir Hak dostu Turhal’a yerleşmiş. Burada talebeleriyle birlikte dergâh kurmaya ve cami yaptırmaya karar vermiş. Cami ve dergâh için belirlediği alanının yanında bir kabir keşfedilmiş. Bu kabir, gün geçtikçe özellikle Şeyh Mustafa Efendi’nin merakını celbetmiş. Günlerce düşünmüş, zihnini toparlayamamış. Derken birkaç gün sonra bir rüya görmek nasip olmuş. Rüyada, Kesikbaş Hazretleri’nin kendisi ve nice sırlar… Kabir, Kesikbaş Hazretleri’ne aitmiş. Manalar derya, manalar sevdada. Hakikatin tecellisiyle hemhal olan Şeyh Mustafa Efendi rüyadan sonra bütün talebelerini toplayarak, camiye Kesikbaş ismini vermeleri gerektiğinden bahsetmiş. Çünkü Kesikbaş Hazretleri ona rüyasında böyle söylemiş. Cami’nin ismi de böylece Kesikbaş Cami olarak kalmış.

Fazilet sahibi büyük bir zat olan Şeyh Mustafa Efendi tahsilini Amasya’da başlayıp İstanbul’da tamamlamıştır. Ardından memleketi olan Turhal’a geri dönmüş, dönemin sadrazamı Seyyid Muhammed Paşa’nın ona bağlılığı hasebiyle civarda yer alan Dazya köyünün mülkiyeti padişah tarafından kendisine devredilmiştir. Verilen mülkiyetleri Şeyh Mustafa Efendi’de cami, tekke ve yeşilırmağın üzerinden geçen köprünün yapımına vakfetmiştir.

Yeşilırmağın hemen yanı başında bulunan bu cami ve türbe yıllardır yanından geçip fark edemediğim mekânlardan biri olmuştur. Nasip için emri beklemek mi gerek yoksa emre koşmak mı gerek? Bilmiyorum. Geçenlerde tanıştığım güzel bir söz aklıma geliyor. “Kimi kırk yıl kapıda bekler açılmaz, kimi eşikten geçerken açık bulur kapıyı.” Ömür takvimi çok garip anlaşılan. Ne söz söylesek boş sanki. Hele düşüncelerimiz, gönül ile hemhal olmadan kuru kavgada. Gönül kaynağına ulaşmadan düşüncede boş, sözde boş. Teslimiyet vuku bulamazsa vücutta, ruhumuz kalacaktır karanlıklarda. Kesikbaş Camisinin ve türbesinin kapısını yıllarca beklemiş bir meczubun hikâyesi, biraz daha anlaşılır hale getirecektir bahsi. Bin dokuz yüz doksanlı yılların sonu iki binli yılların en başları… Divane edasında bir adam; kimine göre meczup, kimine göre dervişandan. Genelde camide bulunan bir tabutu, yatağı olarak kullanır, orada yatıp kalkarmış. Geçimini sağlama derdi yokmuş fakat yine de kâğıt toplayarak geçimini sağlıyor gibi görünürmüş. Yaz aylarında da, kış aylarında da üzerine ne bir mont ne bir tişört ne bir atlet giyermiş. Yalnızca pantolonu olur, üzeri çıplak ve ayaklarında da yırtık ayakkabılarıyla dolaşır dururmuş. Asıl mesleği inşaat mühendisliği imiş. Bunu duyanlarda daha fazla şaşırır, lisanları buz kesilirmiş. Arada caminin önünde dilencilik yaptığı da görülürmüş. Dilencilik yaparken, namazdan çıkanların çoğuna güzel olmayan üslup ve sözlerle seslenerek para istermiş. Günün birinde de iş makinesi sürerek geçimini sağlayan bir adam ikindi namazı sonrası bu meczubun yanına gelmiş. Namaz kılanlara karşı güzel olmayan sözleri kullanmasının sebebini merak etmiş. Meczubun cevabı ise çok manidar. “Namaz boyu iş makinelerini düşündün. Her rekâtta iş makinelerini düşünerek rükûa gittin, iş makinelerini düşünerek secdede kaldın.” diyerek adamda hayretler oluşturmuş. Epey şaşıran adam, namazda iş makinelerini aklından geçirdiğini nasıl bildiği hususunda soru yöneltmiş. Meczup, camide ki herkesin namaz esnasında ne düşündüğünü ve hakiki namaz kılanların kimler olduğunu bildiğini söylemiş. Hatta biraz beklerse hakiki namaz kılanları göstereceğini de sözlerine ilave etmiş. Daha fazla hayret etmiş adam. Fakat o kadar acelesi varmış ki akşam namazından sonra tekrar geleceğini söylemiş ve o zaman gelip göstermesi ricasında bulunmuş. Meczup bir şey söylememiş ve adam işine koşmuş. Akşam ezanı okunmuş. Hemen adam, büyük bir heyecan ile Kesikbaş Camiye geri gitmiş. Yol boyu, camide ki hakiki namaz kılanlardan haberdar olacağı neşesindeymiş. Camiye varmış, namaz kılınmış. Avluda meczubun dilencilik yaptığı yere yaklaşmış. Meczup yine aynı naralarla para isterken adam tekrar sorusunu yöneltmiş: “Kimdir hakikaten dosdoğru namaz kılanlar. Bana söyleyecektin. Çok merak ederim gün boyu düşünüp durdum.” Meczup öyle bir cevap vermiş ki nasibi ayağına gelenin kaçırmaması gerektiği üzerine… Kapı bazen tamamen açılır da kul içeriyi girmeyi kaçırır üzerine… Ya da kapıyı açmak için yıllarca beklemek mi gerek diye… “Sen o treni kaçırdın. Ben sana söyleyecektim. Sen işinin peşine düştün.” diyerek dosdoğru namaz kılanların kimler olduğunu söylememiş. Adam kapıda beklememiş mi yoksa kapı acıkmışta girmemiş hikmet avcıları tekrar tekrar teemmül etmeli. Ariflerden, divanelerden, dervişlerden, meczuplardan öğrenilecek ne çok şey var. Bu olayı dinledim dinleyeli kurcalar dururum zihnimi. Bizim meczup dediklerimiz kim bilir hangi makamlarda.

Türbe ve cami bitişik haldeler. Avluda Şeyh’in talebelerine ait mezarlık var. Şeyh Mustafa Efendi’nin talebeleri ırmaktan su almak için tünel kazmışlar. Fakat günümüzde tünel kapalı. Caminin içinde çilehane olduğunu da öğreniyorum. Yeşilırmak’ta yüzen ördekler türbenin hemen karşısındalar. Ayrı bir düğün havasındalar. Çok yakın bir zaman önce Kesikbaş Hazretleri ve Şeyh Mustafa Efendi’nin türbesini tekrar ziyaret etmek nasip oldu. Hatta ramazanın son günü idi. Âşıkların ruhları ebedileşmiş haldedirler. Adeta saltanatlarını asırlara taşıma mesuliyetindeler. Mesuliyetleri kesintisiz ifa etme peşindeler. Türbe kapısının bir tarafında Kesikbaş Hazretleri ve Şeyh Mustafa Efendi’nin kabirleri bir tarafında da Yeşil ırmağın esrarengiz güzelliği. Türbede biraz oturmak istedim. Kenara usulca dizlerimi çöktüm. O meczubu hayal ettim. Deruni âlemin deruni fikirleri nelerdir tefekkür ettim. Gözlerim bir yandan türbenin kubbesine, bir yandan karşımdaki güzel insanların kabirlerine, bir yandan da kapıdan tarafa yöneldi. Kapıdan baktığımda gördüğüm manzara, nazlı nazlı akan nehir ve üzerinde süzülen ördeklerdi. Meczubun nazargahını sorguladım. Kim bilir baktığımız nehri nasıl görürdü? Kim bilir nehirde yüzen ördeklere neler anlatırdı? Aramanın ve bulmanın, buldukça aramanın arzularını nasıl yaşardı? Aşığa aşktan başkası haram derler. Neyi varsa görünmeyen görünürde, terk etti belki de bu sebepten. Müsaade isteyip usulca çıktım kapıdan. Biraz da avluda dolaşmak istedim. O kalabalıklara bir şeyler olmuş gibi yalnızca iki insanla karşılaştım. Altmış yetmiş yaşlarında bir çiftti onlar. Mezarlığın karşısında sohbet ediyorlardı birbirleriyle. Yanlarına yaklaştım. Selam verdim. Bayramlarını bir gün önceden kutladım. Biraz kendilerinden bahsettiler. Evli olduklarından, neler yaptıklarından, kaç yıldır buraya gelip gittiklerinden… Burada yaşadıkları herhangi farklı bir hatıraları olup olmadığı sorusunu da yöneltmek istedim. Teyze başladı anlatmaya: “Genç yaşlarımda türbeyi ve camiyi sık sık temizlemek için birkaç arkadaşımla buraya gelirdik. Hiç üşenmeden büyük bir hizmet aşkıyla her tarafı silerdik süpürürdük. O zamanlar türbede yeşil sarıklı, yeşil cübbeli çok heybetli bir Veli’yi namaz kılarken görmüşler. Bu olay bende cehaletimden dolayı yerini korkuya devretti. Sonrada pek temizliğe gelemedim.” dedi. Nasibin sırları nedir acaba diye bir düşünce oluşturdu teyzenin sözleri zihnimde. Hemen meczubu da tanıyıp tanımadığını sordum teyzeye. O da onu tanıdığını, bir gün tabutta uyurken uyandığını ve tabuttan kalktığını bizzat gördüğünü söyledi ve devam etti sözlerine: “ O çok farklıydı. Hatta bizim komşu köyümüzdendi. Aynı zamanda yalnızca buradaki tabutlarda yatmaz kendi köylerinde ki tabutta da yatarmış. Buna şahit akrabalarım ve arkadaşlarım da var.” dedi. Sözlerini sona erdirdi. Eşiyle birlikte bayramımı kutlayarak, türbeye ziyaret hususunda nezaketli bir tavırla benden müsaade isteyip yanımdan uzaklaştılar. Bende hayretliklerimi yanıma alıp oradan uzaklaştım.

İnsanın halleri, insanların halleri; mekânların bekaları, mekânların gizemleri. İdraklere sığmak oldukça güç.

Nasipler mi gerek, mekânlar mı? Yoksa hissiyatlar mı gerek doldurmak için heybeye. Mekânlar ne de olsa bekada.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

Fırsat kolladığımız anlar vardır. Kendimize doğru yola çıkmak istediğimiz anlar… He...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

Fırsat kolladığımız anlar vardır. Kendimize doğru yola çıkmak istediğimiz anlar… He...

İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

Fırsat kolladığımız anlar vardır. Kendimize doğru yola çıkmak istediğimiz anlar… He...