Mekandan Bekaya: Hasan Ünsi Hazretleri

Derin okyanuslarda şifa dağıtarak yüzenler…

Hürmetle, edeple yürüyenler…

Fikrin pehlivanı, aklın şaşırdığı gönlüyle, dünyadan geçip gidenler.

Teslim ol der büyükler. Yaradan’a teslim ol! Her şeyin sahibine teslim ol!

Bir grup yirmili yaşlarda arkadaşın Kâbe’de yaşadığı bir anı geldi şimdi hatırıma. Kâbe için yanan gönüllerini dinleme fırsatım olmuştu. Dil vesile… Gönülden geliyor hece hece. Akla gönül mü emrediyor? Gönül, nefsini terbiye edene mi hizmet ediyor? Soruların cevapları işin ehlinde? İş ne ola ki? Gönül terbiyeciliği mi? İnce insan olabilme hizmeti mi? Umreden yeni gelmişlerdi. Büyük bir heyecanla nasıl da anlatıyorlardı. Sanırım yaşadıkları anı tekrar yaşıyorlardı. Zaman kavramı yer yer yok oluyordu. Onlar da o andalar, dinleyenler de o andalar hissiyatı zuhur ediyordu. Adeta ne kadar hissedersen o kadar hissettirirsin desturu yankılanıyordu. İçlerinden birisi olayı baştan anlatmaya başladı.

“Kâbe’ye kavuştuk kavuşalı üç gün olmuştu. Her şey çok güzel gidiyordu. Fakat bir türlü vakit namazını cemaatle kılarken Kâbe’ye bakarak kılmak nasip olmuyordu. Gidenler bilir mataf alanı diyorlar. Oraya bir türlü ezan okunurken yaklaşamıyorduk. Ya dışarıda kalan kısımda Kâbe’yi görmeden cemaatle kılıyorduk ya da kılınan vaktin namazını cemaatle kılmadan tek başımıza Kâbe’ye bakarak kılıyorduk. Onun da bizde hüznü dolaşıp duruyordu. Belki kimisi için önemli olmayabilirdi ama biz çok istiyorduk. Her ezan vakti girmeden bazen yarım saat kala bazen de bir saat kala koşa koşa Kâbe’nin yakınına ulaşmaya çalışıyorduk. Bir türlü olmuyordu. Bazen kapılar kapanıyor, bazen de önüne gittiğimiz kapılar çok kalabalık olduğu için görevli askerler bizi başka kapılara yönlendiriyorlardı. Yönlendirildiğimiz kapıya ulaşırken de elbet bir terslik çıkıyordu. Kısacası bir türlü nasip olmuyordu. Nihayet hikmetini az da olsa üçüncü günün ikindi ezanı öncesi anlamak nasip olmuştu. Çok iyi hatırlıyorum, biz ne yapıyoruz diyerek birbirilerimizle bakışmıştık. Kendimiz hep bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bırakalım bu işin peşini, nasip olacaksa açılır zaten kapılar veya bir şekilde oraya gireriz dedikten yaklaşık on dakika sonra nasıl da açılmıştı bütün engeller. Götürdü ayaklarımız Mültezem kapısının hemen karşısına. Ezan okunmaya başladı sonra da. Sevinçten yaşaran gözlerimiz bir anda dökülüverdi yanaklarımızdan. Kaç gündür kavuşmak istediğimiz anı tam olarak yaşıyorduk, hem de fazlasıyla. Kâbe tam karşımızda, güneşte onun hemen arkasında. Öyle bir parlıyordu ki… Kâbe’ye bu şekilde bakmak biraz daha keyif veriyordu. Gözlerimizi kırpmadan bakmak, güneşin yakmasıyla bakmak, gözyaşlarıyla bakmak… Varoluşa anlam katıyordu.”

Teslimiyet… Mülkün sahibine teslimiyet!

Ünsi Hasan Hazretleri. Karabaş Veli Hazretleri’nin halifelerinden bir zat. Birkaç ay evvel İstanbul’a düşen işim hasebiyle ziyaret nasip oldu. Nasıl oldu? Bilmiyorum.

Eminönü’nde Nurşah’la buluşmuştuk. Nurşah, benim üniversiteden sınıf arkadaşım olur. İstanbul’da yaşıyor. Yaklaşık üç yıldır birbirimizi görmediğimizden hasret gideriyorduk. Kimi dostlarla ne zaman bir araya gelirsek gelelim yıllar geçse de aynıdır. Daha dün görüşmüşüz gibi! Taze ve sade. Biraz sohbet biraz muhabbet derler… Gülhane parkına hiç gitmediğimden oraya gidelim dedik. O yüzden geçtiğimiz sokaklardan da ilk defa geçiyorum sayılırdı. Nice anılar birikmiş, yol boyu onları eğlenerek ve hüzünlenerek bahsediyorduk. Tabi bir taraftan da geçtiğim bu yeni sokakların tarihini ve güzelliğini inceliyordum. Tekkeler, camiler, türbeler, otantik dükkânlar, antikacılar… Güzergâh üzerinde giderken dikkatimi çeken çok fazla mekân oldu diyebilirim. Özellikle bir tanesi var ki unutmam ne mümkün! İlk içeri girmedim. Yalnızca merak ettim. Nurşah’a sordum. “Biliyor musun burayı?” Cevap: “Hayır ilk defa görüyorum. Daha önce buradan defalarca geçtimse de fark etmedim.” Gülhane Parkının hemen karşısında, mütevazı bir hazire ve tekke. Hüdavendigar caddesinin bittiği, Alemdar caddesinin başladığı noktada. Sirkeci’ye giderken sol tarafta kalıyor da denebilir. Duvarları renkli taşlarla restore edilmiş gibi görünüyor. Aslında çok tarihi görünmüyor. Önünden tramvaylar vızır vızır geçiyor. Etraf insan dolu, içerisi kimsesizlik... Tabelasında Hasan Ünsi Hazretleri ve Aydınzade Tekkesi yazıyor. Kapısına bir iki saniye ilişen gözlerim. Hızlıca geçiyoruz.

Zihnimde soru işaretleriyle vardık Gülhane Parkına. Beton yığılı şehrin nefes alan kısmı. Yemyeşil. İnsanlar huzura koşmuşlar buraya adeta. Oturduk bir köşesine. Nurşah pek çok şey hazırlamış sağ olsun. Kısırlar, kekler, çaylar… Arkamızda kargalarla nasıl da hoş bir an olmuştu. Ama hala aklıma o mekân takılıyordu. Nurşah’ın getirdiklerini yedikten sonra ayrıldık oradan. Yukarı doğru gittik diye hatırlıyorum. Biraz Ayasofya biraz Sultanahmet önü ziyaretleri. Ardından da farklı yerlere gitme niyetleri. Geldiğimiz yola doğru yöneldik. Yürüdük, yürüdük, sohbet ettik… Telefonumun kamerasından arada kısa videolar ve fotoğraflar çekiyordum. Tam da o esnada kayıtta olan kameram, tekrar Aydınoğlu Tekkesi’nin önünden geçen ayaklarım… Bir anda Nurşah’ı geride bırakıp farkına varmadan Aydınoğlu Tekkesi’ne doğru girdiğimi hatırlıyorum. Kapının sol tarafında bir türbe, sağ tarafında birkaç mezar taşı ve etrafında nevzuhur binalar… Birkaç adım da kameraya bakıyorum. Ayaklarım Tekkenin solunda ki Ünsi Hasan Efendi’nin türbesine doğru gidiyor. Türbenin içine bir kaset koymuşlar dışarıya taşıyor. Nasıl da Kur'ân-ı Azîmüşşan okunuyor. Hangi sure, hangi ayet bilmiyorum. Keşke bilsem… Keşke… Türbenin usulca kapısına geliyorum. Yeşil renkli, çelikten yapılmış. Bir de üzerinde asılmış bir kilit var, kocaman hem de açık… Tık tık! Edep gerek, müsaade istemek gerek… Yavaşça açıyorum kapıyı, yeşil bir örtüyle sarılmış sanduka. Huzur kokuyor, muhabbet kokuyor, derya kokuyor… Kimse yok türbenin içinde. Zaten tekkenin içinde de birkaç kişi var. Videom hala kayıtta. Anlamlandıramıyorum…

Amasya’ya döndükten sonra Ünsi Hasan Hazretlerini biraz araştırmak istedim. Kimdir bu zat? Hangi dönemlerde yaşamıştır? Türbesinin ve tekkesinin Topkapı Sarayına bu kadar yakın olma sebepleri var mıdır?

Kütüphanemde İstanbul ve Anadolu Evliyaları diye bir kitap var. Hayatına dair orada biraz bilgi buldum. Hakkında ki belgeselleri inceledim durdum. Derken birkaç gün evvel görev yaptığım okulun kütüphanesinde kitapları kurcalıyordum. Elime aldığım rastgele bir kitabın sayfalarında Hazret’in ismine rastlamayım mı? Kitap; Mustafa Tatçı’nın “Üsküdarlı Mustafa Ma’nevi divançe-i ilahiyat” adlı eseri. Yaşadığı dönemde halk üzerinde derin etkiler bırakan nadir şahsiyetlerden Üsküdarlı Mustafa Ma’nevi’yi ve şiirlerini ele almış. Bu akşam da çok sevdiğim bir büyüğümden gelen mesajda İbrahim Has’a ait “Kelam-ı Aziz Bir Erenin Söyledikleri” isimli kitaptan sayfalar okumayım mı? Bu kitap da Ünsi Hasan Hazretleri için özel olarak hazırlatılmış. Nice hikmetli sözler, nice almamız gereken dersleri yazıyor.

Peki, kimdir Hasan Ünsi Hazretleri? O halde bütün karşıma çıkanlara göre özet şeklinde anlatıvereyim dilim döndüğünce, kalemim yazabildiğince.

1645 senesinde Kastamonu’da doğuyor Hazret. Önceleri Bayramiyye yolu büyüklerinden olan babası Recep Efendi okutuyor. Yirmili yaşlarına geldiğinde de İstanbul’a gidiyor. Ayasofya Cami’sinde dersler okutmaya başlıyor. Bir gün bir hemşerisi yanına geliyor. “Ya hemşerim karşıda Atik Valide Cami’de Ali Efendi diye biri varmış, o da Taşköprülüymüş, Çok methediyorlar onu, bir ziyaret etsek, ne dersin?” Hasan Efendi kabul eder. Beraber karşıya geçerler. Karabaş Ali Efendi’nin yanına varırlar. Ali Efendi: “ Hasan Efendi! Çoktan beri senin yolunu gözlüyorum. Çok şükür şimdi seni görmek nasip oldu.” diyerek sevinçle memnuniyetle onları karşılar ve ağırlar. Öyle bir sohbet ederler ki vakti unuturlar. Hava kararmaya başladığında hemşerisi, Hasan Efendi’ye “Müsaade isteyelim artık der.” Daha karşıya geçeceğiz, Ayasofya’yı bulacağız.” Kabul etmez Hasan Efendi. Her şeyi geride bırakmaya kararlıdır. Sen git hemşerim, der. Bunu duyan hemşerisi çok şaşırır. “Onca eşyaların, talebelerin, kitapların ne olacak Hasan Efendi?” der. O da, “Hepsini sana bırakıyorum hemşerim.” der. Karabaş Ali Efendi’nin yanında kalmaya, onun talebesi olmaya kararlıdır. Uzun yıllar kalır burada. Bu arada 4. Mehmet Han dönemidir. Sultan’ın yakınlarından bir çuhadar kötürüm olmuştur. Derdine çare ne yapılsa bulanamaz. Ne sarayın hekimleri, ne de başka bir şey işe yaramaz. Yanında bulunan arkadaşlarından birkaçı Ali Efendiyi tanır. Belki derman ondadır diye düşünürler. Padişah’ın yanına giderler. “Karşıda Ali Efendi diye bir zat var Sultanım. Çok methediyorlar. Allah’ın dostudur diyorlar. Acaba onu saraya davet etseniz. Belki yardım eder, hikmetli sözler söyler, himmet eder.” Padişah, Ali Efendi’nin yanına askerlerini gönderir. Saraya davet eder. Fakat Ali Efendi, gelemeyeceğini söyler. Bunun ardına da Hasan Efendi adında ki talebesini göndereceğini ekler. Hasan Efendi, çuhadarın yanına gelir. Üzülme efendi, der. Onun dizlerini sıvazlar. Aradan biraz zaman geçmeden, Hasan Efendi saraydan çıkar çıkmaz çuhadar düzelir. Derdine derman ulaşmıştır. Sapasağlam ayağa kalkar, hoplar zıplar. Bunu duyan padişah çok sevinir. Hemen Ali Efendi’ye haber gönderir. Talebesi olan Hasan Efendi’yi sarayına hizmet etmesi; dini bilgiler ve manevi bilgiler öğretmesi üzerine sarayda yaşaması için davet eder. Saraya yerleşir Hasan Efendi. Özellikle padişah ailesi efradından nice talebeler yetiştirir. Padişah sarayın yakınında bulunan o dönem için başında kimse olmayan Aydınoğlu Tekkesini Hasan Efendi’ye vakfeder. Hasan Efendi burada yüzlerce talebe yetiştirir. Halifelerinden bazıları: Hacı İbrahim Efendi, Tatar Selim Efendi, Kastamonulu Mustafa Efendi, Abdullah Kefevi, Giritli Ahmed Efendi, Çekmeceli Ahmed Hilmi, Hazretleri, Üsküdarlı Ahmed Efendi…

İbrahim Has, Ünsi Hasan Efendi’nin talebelerindenmiş. Hazırladığı Kelam-ı Aziz Bir Erenin Söyledikleri” kitabında; Ünsi Hasan Efendi’nin başına Halveti Şabani erkânı üzere siyah tac sarındığını, üzerinden de beyaz risale (dal) sarkıttığını. Eski, fakat temiz bir elbiseyle ve ayağında eski bir pabuçla dolaştığını. Gösterişli ve kıymetli nesnelere itibar etmediğini. Dervişlerine alaca kaftan, süslü ve pahalı giyecek giymemelerini tavsiye etttiği ancak giyen olursa da onlara herhangi bir şey demediğini bahsetmiş. Dahası Hasan Efendi sohbetlerini zahir üzere yaparmış. Sadece ima ile yetinirmiş. Münzevi yaşamayı seven ve ömrünü sürekli riyazet ve mücahede ile geçirmiş.

Böyle bir Hazret işte! Tanışmak nasip oldu yine güzel bir insan ile.

Mekânlar sonsuzluğa açılan kapılar. Yola çıkmadan aldığımız niyetler, olduğumuz teslimiyetler belki de kapıyı açmak için anahtarlar.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Derin okyanuslarda şifa dağıtarak yüzenler… Hürmetle, edeple yürüyenle...

Türk Değilse Yüktür

Derin okyanuslarda şifa dağıtarak yüzenler… Hürmetle, edeple yürüyenle...

Önden Giden Atlar

Derin okyanuslarda şifa dağıtarak yüzenler… Hürmetle, edeple yürüyenle...