Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Mehmet Zâhid Kotku (rah.)

avatar

Ahmet Gülderen

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Bir keşkemiz olacaksa şu dünyada o da büyüklerimizi zamanlarında tanımaktan yoksun kalmış olmaktır herhalde. Her haliyle sünneti ihya eden, her adımında vakar olan, sözlerinde dertli gönülleri umut pınarlarıyla ihya eden, yüzlerine bakılınca Allah’ı (c.c) hatırlatan. Çok fazla konuşmasalar da nazarlarıyla insanları en güzele çeken…

Efendimiz (sav) hep şöyle sesleniyordu: ’’Allah (c.c) beni bir öğretmen olarak gönderdi.’’

İslam dini ilme önem verdiği gibi bu dinin peygamberi de her anlamda bir öğretmendi. İslam’da eğitimin hedefi, bireylerin ıslahı ile başlayıp aileye ve sonunda da toplumları ve nesilleri ıslah etmekle neticeleniyordu.

İslam terbiyesi, insanlığın bütün varlığını tedavi ediyordu. Hz.Peygamber(sav) döneminde eğitim, mescitlerde, Suffe’de, Darul Kurra’da ve evlerde veriliyordu. Bizlere ilmi miras bırakıp gittiler.
Sonra yüzyıllar birbirini kovaladı. Şam’daki büyüklerden birine sordular:

‘’Tasavvufun gerçek şekli ne olmalıdır?’’

Şöyle cevap verdiler:
Yüreğin ikide bir senden ayrılıp başka bir yana gidince yalnızlıkta safa bulamazsın. Ama malın, mevkiin, çiftin çubuğun ve ticaretin olsa dahi yüreğinde Allah olduktan sonra yine O’nun ile baş başa sayılırsın.
Tasavvufun gayesi, bu yolda yürüyenleri ‘’ihsan’’ denilen Allah’ı görüyormuş gibi kulluk şuuruna erdirmektir.

Peki, bu hali nasıl elde edecektik? Yürek dağınıklığımızı nasıl toplayacak ve nasıl bu kadar şeyi bırakacaktık?

Gönül erleri sayesinde bu yol bizlere açılıyordu. Bu gönül erlerinden bir Sultanı size anlatacağız bugün… Mehmed Zahid Kotku(r.a) gönüller sultanını… Bizim onları anlatmaya dilimiz dönmez, gönlümüz yetişmez ama Rabbim dilimizi döndürsün ve anlatmaya karınca kararınca muvaffak kılsın, kusurlarımızı affeylesin. Âmin.

Mehmed Zahid Kotku (r.a) yakın tarihimizin maneviyat büyüklerinden, önemli şahsiyetlerinden biridir. 19. yüzyılın sonunda dünyaya gözlerini açmış, bir asra yakın hayat sürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’na bizzat katılmıştır.

İstanbul’un önemli medreselerinde ilim tahsilinde bulunmuş,1920 senesinde Gümüşhaneli tekkesine gidip gelmeye başlamış ve devrin önemli ilmi, fikri, siyasi ve tasavvufi simalarından olan Ömer Ziyauddin-i Dağıstani hazretlerine intisap etmiştir. Mehmed Zahid Kotku (r.a) sade, soyadı gibi mütevazı, yaşayış ve duruşuna rağmen ülkemiz irfan siyaset ve sosyal hayatında derin izler bırakmıştır. Mehmed Zahid Kotku (r.a) ilk olarak Oruçbey ibtidaisinde okudu.Maksem’deki idadiye devam etti.Sonra Bursa sanat mektebine girdi.Bu esnada Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla 18 yaşlarında askere alındı.14 Nisan 1332’de asker oldu,senelerce askerlik yaptı,çok tehlikeli günler geçirdi,hastalıklar atlattı. 18 Kasım 1337 Cuma günü Ömer Ziyauddin-i Dağıstani hazretleri vefat edince tahsili kemalata Mustafa Feyzi Efendinin yanında devam etmiş,27 yaşında hilafetnameyi aldıktan sonra Ramüzü’l-ehadis, Hizb-i Azam ve Delailül Hayrat icazetnamelerini de almış. Bayezit,Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu esnada hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifa ettiler.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya döndü, evlendi,1929 da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık yaptılar. Üftade Camisinde imamlığına tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleştiler. Burada 1945’ten 1952 ye kadar hizmet etti.1952 Aralığında İstanbul’a naklolarak Fatihte Ümmügülsüm Mescidi’nde vazifeye devam ettiler.1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camiine naklolundu ve vefatına kadar bu camide kaldılar.

Peki Mehmed Zahid Kotku (r.a) nasıl bir kişiliğe sahiptiler?
Bakın nasıl anlatıyor yakınlarındakiler… Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi.

Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânalı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu. Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya bir şey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi. Fevkalâde mütevazı idi. Kerametleri zahir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında sıradan bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi. Kendi üstatlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar. Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi. Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güler yüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmaya çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik ederdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı.

Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevi hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerlerdi. Mehmet Zahit Kotku(r.a)’dan ‘selam üzerine…
Selâmlaşmanın önemiyle ilgili; “Selâmı yayınız.” hadîs-i şerîfini açıklarken şöyle diyorlardı:

“Selâm sâdece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifâde edilmesinden ibâret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyâcının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını, öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devam edip gitmektir.” Fabrika kurulmasına da öncülük ediyorlardı:

“Evde elime toplu iğne kutusu aldım, baktım yabancı malı… Daha bir iğne yapamayacak mıyız?” demesi üzerine cemaat harekete geçmişti ve Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde, sonraları adı Pancar Motor’a dönüşecek olan Gümüş Motor Fabrikası kurulmuştu.

Ömrünü hizmete adayan Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, bugün de insanlığın önünü aydınlatmaya devam eden çok sayıda eser vermişlerdi. Bunlar; Tasavvufî Ahlâk (5 cild), Cennet Yolları, Mü’minlere Vaazlar (2 cild), Ehl-i Sünnet Akaidi, Ana Baba Hakları, Hadislerle Nasihatlar (2 cild), Nefsin Terbiyesi, Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi, Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi, Evrâd-ı Şerif, Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası, Yemek Adâbı. Hayat için önemli, İslam’ın kuvvetlenmesi için gerekli, Müslümanların mutluluğu için lazım olan her işte de önder idiler. Mehmed Zahid Kotku rahmetullâhi aleyh, ömrünün son yıllarında rahatsızlandılar, ayakta gezmesine rağmen şiddetli ağrılarından muzdaripti.

1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatı’nda dönmek zorunda kalmıştı.

7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle îfa ettikten sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 5 Muharrem 1401 / 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsînler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kânûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstatlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı. Türkiye’nin ana sorununun üretim güçsüzlüğü olduğunun bilincindeydi. Mühendisleri çok severlerdi.

60’lı yıllarda demişler ki ‘’Bu mühendislere dikkat edin, bu mühendisler ilerde Türkiye’yi değiştirecekler!’’ Bu mühendislerin başında Turgut Özal geliyordu.

Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da, Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı. Türkiye’nin önde gelenlerinin yetiştirilmesine büyük önem vermişlerdi.

Son sözümüzü de Mehmed Zahid Kotku rahmetullâhi aleyh söylesin:
‘’Şeyhlik de boş, müridlik de boş, zenginlik de boş, mevki de boş, makam da boş…

İş Allah’ın sevgili kulu olmakta!’’

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.