Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar!…

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Maalesef tarihi, sadece yakın tarihimizle sınırlandıran, Türkiye Cumhuriyetini 1915’den sonra şekillendiren ve ondan önceki tarihi mirasımızı, beş bin yıllık varlığımızı tamamen barbar, bağnaz, yobaz, gerici ve unutulması, hatırlanmaması hatta hiç anılmaması gereken bir tarih süreci olarak gören genç nesil, nasıl büyük bir saldırı geri dönülmez bir yok oluşun ve yıkılışın içine düştüğünün farkında değil.

Müslüman Türk toplumu içinde mazisine bu kadar düşman, tarihine bu kadar yabancı ve sırtını dönmüş, üstüne üstlük savunduğu yakın tarihi de doğru kaynaklardan, doğru bilgiler çerçevesinde öğrenememiş onca insanın bulunması, insanı ziyadesi ile üzmektedir.

Günümüz gençliğinin şuursuz bir şekilde yetişmesi için özellikle son otuz yılımızda, üzerimize oynanan oyunları bir bir saymaya kalkarsak sahifeler kafi gelmez. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, herkesin eline verilen cep telefonları ile, yatak odalarımıza kadar giren ve yattığımız yerde, karanlıkta yüzümüzü aydınlatan cep telefonu ışığında, bize ve gençlerimize seyrettirdikleri o kadar garabet var ki. Sadece saldırının bu boyutunu incelemek bile başlı başına bizim nereden nereye geldiğimizi gösterir bir delildir.

Teknoloji düşmanı değilim. Asla ve kat’a böyle bir ithamı kabul etmem mümkün değil. Ancak medeniyet düşmanı olan teknolojinin karşısındayım. Şaşkınlıkla bu satırları okuduğunuzu tefehhüm edebiliyorum. Mamafih bir milletin medeni olması onu harsından yani kadim kültüründen uzaklaştırıyorsa, diyorum ki böyle medeniyet yerin dibine batsın.

Medeni toplumlar haline gelebilmek için teknolojinin ve bize sağladığı imkanların esiri olmamıza gerek var mı? Ya da ne kadar gerek var bunu enine boyuna konuşmak, bu konuda çok ciddi tedbirler almak gerekmektedir.

Geçmiş medeniyetleri incelediğimiz zaman kurulmuş büyük devletlerin, cihan imparatorluklarının, bir süre sonra yıkılmalarının temelinde kültürlerinden uzaklaşmak, etkisi altında kaldıkları medeniyet varlığının, atalarından miras aldıkları kadim kültürlerine vurduğu darbe ile, üzerine bina ettikleri devletlerinin nasıl da güneş görmüş kar gibi eriyip gittiğini görmek ne kadar acı.

Burada merhum Ziya Gökalp beyin şu tespitini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim. “Tarih boyunca milletlerin hayatlarında hars, yani kültür, medeniyetleri daima mağlup etmiştir. Çünkü medeniyetlerin meydana getirdikleri zevkler vardır. O zevkler, zamanla milletlerin gevşemelerine, bozulmalarına yol açar. Kültürler ise, insanları bir millet şuuru etrafında birleştirir. Kültürler, milletlere daima bir canlılık ve bir beraberlik ruhu aşılar. Bu bakımdan medeniyetlerin gevşettiği zevke sefaya götürüp dağıttığı milletleri, sağlam kültürleriyle ayakta duran milletler, daima mağlup ederek hâkimiyetleri altına almışlardır. Tarihte bunun örnekleri pek çoktur. Mesela Medyalılar, medeni bir milletti. Persler ise o zaman medeniyetsizdi, barbardı. Medyalılar kültürlerini kaybetmişlerdi. Keyhusrev, ordusuyla geldi. Medya devletini ortadan kaldırdı. Yerine kendi milleti geçti ve devlet oldu. Sonra, Asuriler, Babilliler’i ortadan kaldırdı. Çünkü Babilliler’de de medeniyet, kültürü öldürecek kadar kuvvetlenmişti. Kültürleri zayıflayan bozulan milletlerin fertlerinde, seciye ve birlik beraberlik ruhu kalmıyor. Çünkü medeniyet zevkleri çoğaltarak, manevi duyguları tahrip ediyor. Yunanlılar, medeniydiler, Makedonyalılar ise medeniyetsiz. Fakat harslı, yani kültürlü idiler. Bu bakından Yunanistan’a hakim oldular.”

Ziya Gökalp’in bu tespitinden yola çıkarak yakın tarihimizde yedi düvele karşı verdiğimiz vatanımızı müdafaa harplerinde kadim kültürümüzden aldığımız birlik beraberlik ve vatanı müdafaa ederken ölürsek şehit, kalırsak gazi şuuru ile hareket etmek değil midir bizi muzaffer kılan.

Günümüzde adına birilerinin “popüler kültür” dediği hayat tarzı insanı özünden, geçmişinden, kültüründen dahası tarihinden koparmakta, “anı yaşatıp” hızlı bir şekilde tüketen ve çok çabuk unutan bir varlık haline getirmektedir.

Birbirlerine yakınlık duyan karşı cinsten insanlar medeni kanunun kendilerine tanıdığı haklar çerçevesinde evlendikten kısa süre sonra mahkemelere müracaat ederek, şiddetli geçimsizlik hasebiyle boşanmak istediklerini arz ediyorlar. Şiddetli geçimsizliğin sebebi sorulduğu zaman “birbirimizi tanıyamamışız” tarzında çok yüzeysel, tamamen hadisenin gerçekliğinden kaçışı ifade eden savunma cümlelerine sığındıkları görülmektedir.

Oysa bizim kadim kültürümüzde bir yuvanın kuruluşunda izlenen yoldaki her aşama, nesilden nesile imbiklenerek aktarılmış olan kültürün kazandırdığı tecrübeyle gerçek medeniyetin eseri olarak, kurulan yuvada gelecekte hasıl olabilecek tüm çatlakların ve sızıntıların önüne geçmeyi başarılı bir şekilde uygulamış bilgili, görgülü, birikimli insanlarımız mevcuttu. Biz bu insanlarımızı medenileştikçe maalesef kaybettik, unuttuk, aramızdan öylece birikimleri ile çekilip gitmelerine göz yumduk.

İlkokuldan üniversite eğitim hayatı boyunca bizim nesle “medeni, muasır devletler seviyesine çıkmak” ifadesi sürekli anlatıldı, öğretildi, adeta beynimize kazındı. Bu muasır devletler anlatılırken gözümüz bilerek ya da bilmeyerek, kasıtlı ya da iyi niyetle hep avrupaya doğru çevrildi. Avrupa devletleri bize muasır medeniyetler olarak anlatıldı.

Ben yaşıtlarımdan daha avantajlıydım çünkü okuyan ve okutan bir babam vardı. Merhum babam bize Türk kültürüne, edebiyatına ve gerçek tarihimize ait bir çok eseri okur, anlayabileceğimiz yaşa geldiğimizden itibaren de okutur idi. Nihal Atsızın Bozkurtlarını, Bekir Büyükarkın’ın Son Akın’ını, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin romanlarını henüz ilkokulda iken okumuş ve bir çok yerini anlayamadığım için belki de defalarca sormuştum babama. Sonra Ragıp Şevki Yeşimin Allah’ın Gazapları’nı, akabinde İmamı Gazali’nin İhya’sını, sonra Beydaba’yı, Şeyh Sadi’yi, Enver Behnan’ı, Ziya Gökalp’i, Necip Fazıl’ı, Peyami Safa’yı ve fecri aticileri, eski dilcileri, yeni dilcileri… hasılı ismini sayamayacağım bir çok eseri ve sahibini bana, bize tanıttığı için avantajlı idik dedim. Nur içinde yatsın. Nur dedim Dr. Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım isimli eserini okumuştuk birlikte ve karşılıklı mütalaalarda bulunmuştuk. Bana çok şey kattı.

Osmanlıca okuma ve yazmayı öğrenmem için sürekli tavsiyelerde bulunurdu. Şimdi çok daha iyi anlıyorum bu yönlendirmesinin sebebini. Çünkü yukarıda da bahsettiği gibi yetişmekte olan nesli kendi mirası olan harsın (kültür dünyasının) içinde yetiştirirseniz, medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavarın getirmesi muhtemel tüm olumsuzlukları, tembellikleri, sıkıntıları başından yok etmiş olursunuz.

Bugün en büyük problemlerimizden biri, maalesef halkımızın, teknolojik gelişmenin hayatımıza getirdiği olumlu ya da olumsuz kolaylıkları “medeniyet” olarak telakki etmesidir. Oysa televizyon bir medeniyet aracı olmaktan ziyade, artık hayatımızdaki en önemli zaman katili olarak yerini almış bulunmaktadır. Hayatın her anında, yataktan tuvalete kadar bizimle, vücudumuzun bir organı gibi sürekli birlikte olduğumuz cep telefonları ve dolayısıyla internet artık  medeniyeti yüceltecek olan bir kültür argümanı olmaktan  ziyade fosseptik çukuru misali etrafına kötü kokular yayan ve bulunduğu ortamı sulandıran bir araç olarak kullanılmakta.

(Bu arada faydalı işlerde kullanan ve halkın “şuurlanması” yolunda, “şuurlu” bir şekilde araç olarak çalışmalarını bahse konu teknolojik cihazlar, araçlar, ortamlar, internet aracılığı ile yine halka ulaştıran aydın, kültürlü ve yiğit yürekli tüm dostları, bildiğimiz yada bilmediğimiz kültür elçilerini, fikir işçilerini, sorumluluk sahibi insanları tenzih ediyoruz.)

Öz olarak diyoruz ki, elbette medeniyete karşı değiliz. Medeniyetimizi yükseltirken beraberinde kültürümüzü, dilimizi, dinimizi, örfümüzü, adetlerimizi, gelenek ve göreneklerimizi de ihmal etmemeli geçmişle bugün ve gelecek arasında bir köprü kurarak bu değerlerimizi canlı, diri ve güncel tutmalıyız.

Bizi biz yapan bu kıymetli hazinelerimizi  yaşatmalı ve yaymalıyız. Böylece hem devletimizin bekası tehlikeye düşmemiş olur, hem milletimiz canlı, diri ve şuurlu bir şekilde başka milletlere örnek olur vesselam.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.