Mahir İz’e Göre Tasavvuf

Giriş ya da Temellendirme

Tasavvuf hakkında günümüzde hemen herkes söz söyleme yetkisi olduğunu vehmeder ve haddi aşma pahasına da söyler. Bunun esbabı mûcibesi çeşitli ve sağlam temellendirmelerle ifade edilebilir. Asıl meseleyi göz ardı etmekle malül bu davranıştan uzak duracağım. Tek istisna yapılabilir elbette: postmodernizm… Her türden kural ve değer yargısını, herkes tarafından, tartışmaya açmakla sonuçlanan, paradigma yokluğudur postmodernizm. Tasavvufla ilgili pek çok tanım yapılmıştır. Kabaca; İslam’ın içine doğru bir yolculuk olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumu lâ teşbih ve lâ temsil, insan hayatındaki dış/yatay yaşantı (din) – iç/dikey yaşantı (tasavvuf) türleri ile benzetebiliriz. Hacı Bektaşi Velinin formel hale getirdiği şekliyle, dört kapı kırk makam ifadesinde İslam’ın içine/ özüne doğru yapılan yolculuk, şeriat, tarikat, marifet, hakikat şeklinde açıklanır. Hacı Bektâş Velî, Dört Kapı Kırk Makam'ı Kur'an ayetleri ve hadislerle izah ve şerh etmiştir. Dört Kapı aynı zamanda evrenin yaratılışındakidörtunsur olan ateş, hava, su, toprak ile de simgelenmiştir. Dört Kapı Kırk Makam tarikat mensubunun geçeceği aşamalardır. Hacı Bektaş Velî, Makâlât eserinde tarikatının öğretisini bu şekilde düzenlemiştir. Ona göre kul, Allaha Kırk Makam’da erer. Dört Kapı ile kastedilen dört esas: Şerîat, Tarîkât, Mârifet ve Hakîkât’tir. Bunların her biri de onar bölümden oluşmaktadır. (Veli, 2020)

Tasavvuf mânevî bir yaşantı şeklidir. İçeriği, basitçe kulun Allah’tan uzaklaştıran şeyleri (masiva) terk edip ona yaklaşabilmesi için teşekkür, tefekkür ve tezekkür içinde olmasıdır. Ayrıntıda, kalp temizliği, nefis terbiyesi, güzel ahlâk gibi işlevlerinden söz edebiliriz. Dolayısıyla yapılan her tanımın bu işlevlerden ya da benzerlerinden birini temel alarak yapıldığı söylenebilir. Tasavvufta sistem şöyle işler: “Tasavvufî hayata giren mürid bir mürşidin gözetim ve denetimi altında, kabiliyetine göre değişen bir süre içinde çeşitli riyâzet ve mücâhedelerle nefsini terbiye eder. Bu terbiye ve tezkiye sonucunda ulaşılan noktaya “fenâ-bekā” adı verilmiştir. Tasavvufî hayatın son merhalesine başka isimler veren sûfîler varsa da fenâ-bekāyı bu yolculuğun son durağı olarak görenler çoğunluktadır.”(Kara, 1995).

Temel dayanakları için ayet ve hadisler gösterir mutasavvıflar. El hak doğrudur. Zikrin ve nefis terbiyesi ile tezkiyesinin, kalplerin mutmain olmasının ayetlerde karşılığı vardır. Bu konularda yazılmış önemli kaynak kitaplar var, en önemlilerinden biri de Mahir İz hocanın Tasavvuf (İz, 1997) adlı eseridir. Bendeniz hoca ile ilgili bir portre yazmak yerine, onun bir eserini incelemeyi tercih ediyorum.

Mahir İz’e Göre Tasavvuf

Ön söz kısmında, Tasavvufla ilgili olumsuz düşüncelerin “tasavvufun telakki tarzının hatalı bir görüşe” dayanmasından kaynaklandığını ifade ederek konuyu temellendirmeye başlıyor Mahir İz hoca. Tasavvufun “ruhi ve vicdani bir duyuş” ürünü olduğunu ifade ettikten sonra da temel inanç ve gayelerin aynı oluşu ekseninde “şeriat fetva, tarikat takva” yoludur değerlendirmesini yapıyor. Medrese-Tekke uyuşmazlığının tahammülsüzlükten kaynaklandığını, bu iki yapının birbirinden farklı olduğunun zannedilmesi ve bilgisizlik şeklinde uyuşmazlık gerekçelerini anlatıyor. Tasavvuf yolunun temelinde yer alan zikir için, İsra suresi 44. Ayet üzerinden açıklama getiriyor. (Mealen “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar onu tesbih eder”). Ayetteki ifadeler, elbette insanların da tesbih ve zikir etmek durumunda olduğunu bildirmektedir. Vahdeti vücut teorisinin de Kuran’dan alındığını, bu ince görüşün akislerinin ise yüzeysel olduğunu anlatıyor.

Giriş kısmında Tasavvuf çığırının açılması sürecine değiniliyor. “Hilafet otuz senedir.” Hadisine atıf yaparak başlıyor. Emevilerden itibaren servet ve refahın artması, insanların saltanat ve menfaat etrafında toplanması ile “Sadr-ı İslam’daki safvet, sadelik ve tabiilik gittikçe zail olmaya başlamıştır”. Abbasi devletinin kuruluşundan sonra “zühd erbabı arasında hal ehli” insanların yetişmesi, bunların etrafında toplanan kişilerle de dergâhların kurulmasıyla “tasavvufun temelleri” nin atıldığını anlatıyor. Bu kişilerin bozulan cemiyetten farklı davranarak hakka yönelişi, ilim-irfan-keşif çevresinde toplanan ve onlara bağlanan sofilerle yapının oluştuğu anlatılıyor. “Tasavvuf fikir ve zikirdir” denilerek tefekküre sevk eden 12, tezekküre sevk eden 18 farklı sureden ayetler gösteriyor.

Tasavvufun Mahiyeti bölümünde; Tasavvufun Mevzuu, Tasavvufun Gayesi ve Tasavvufun Özellikleri ayrı kısımlar olarak işleniyor. Tasavvufun Mevzuu kısmında ilimle ilgili açıklamalar yaparak başlıyor. “İlim, zâhir ilmi ve bâtın ilmi olmak üzere iki kısımdır. Zâhiri ilimler de, şeriat ilmi ile müsbet ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. İlm-i bâtın ise, zevken bilinen ilimdir; yani imanın, İslam’ın, ihsanın zevk ile bilinmesidir ki ileride göreceğimiz sofi ıstılahlarının medlûlünü ve tasavvufun mevzuunu teşkil eder.” (S. 30). Bu kısımda ayrıca, hakkın hoşnutluğunu kazanma, ebedi saadete erme amacıyla nefsi ve ahlakı temizleme bunun için de zikir gerekmesi içeriğinin tasavvuf ilmi olduğunu anlatıyor. Tasavvufun Gayesi kısmında ise “ben ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisine atıfla, peygamberin varisi olmak amacı için, ahlakın kemal mertebesi, peygamberimizin gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp olgunluğa ulaşmak, şeklinde açıklanıyor. Tasavvufun Özellikleri kısmında ibadet-amel, kalbin (dünyevi) hastalıklardan temizlenmesi, ulvi ve süfli insanlar, etkisi gibi konular işleniyor.

Kitapta sofi kelimesinin kökeni ile ilgili incelemede yedi ayrı madde var. Tasavvufun tanımı için de keza öyle. Tasavvufun Menşei hakkında özellikle müsteşriklerin yanlış görüşlerinin günümüzde pek çok Müslüman tarafından tekrar edilmesine istinaden önemli gördüğüm bu hususu kitaptan açmaya çalışayım. Kitapta dört grup olarak toparlanan bu husus İran Menşei ile başlıyor. Comte de Gobineau, Brown, Horten, Delitsch, Edgard, Blochet, Renan gibi İslam ve İran’la ilgili kişilerin görüşüdür bu. Hint Menşei için en başta Ebu Reyhan Biruni geliyor. Patankali felsefesinin nirvanaya ulaştırması düşüncesinin tasavvufa dayanak olduğu ileri sürülüyor. Hallac-ı Mansur ve Şebüsteri’nin etkilendiği iddia edilir. Oysa kitapta patankalinin bu iki zattan sonra teşekkül ettirildiği açıklanıyor. Ayrıca İslam’ın Hint topraklarına savaşlardan önce Kübrevi, Şettari, Ruşeni, Nurbahşi ve Nakşî tarikatlarıyla girdiği anlatılıyor. Hatta Gandhi’nin “ilahi aşk” düşüncesini İslam tasavvufundan aldığı belirtiliyor. Diğer iki görüş ise, tasavvufun menşei olarak yunanı ve ibrani-nasranileri kabul eden görüşler. İşin ilginci bu dört görüş çoğunlukla yabancı-müsteşrik görüşleridir. Ülkemizde yaşayan ve yanlış bir algıyla tasavvuf karşıtı olanların bu görüşleri temel alması ayrı bir çelişkidir. Konunun hülasasında hoca şunları söyler: “İslam tasavvufu yabancı kaynaklı değildir, kaynağı Kuran-ı kerim ve hadislerdir.” (S. 50)

Diğer bir bölümde, tasavvuf büyüklerinin tanımları derlenmiş. Bazılarını burada paylaşalım: “Tasavvuf eşyanın hakikatine bakıp halkın bildiğini terk etmektir.” (Maruf El Kerhi). “Tasavvufun aslı, kitap ve sünnete yapışmak, heva, heves ve bidatı terk etmektir.” (Tüsteri). “Hiçbir şeye sahip olmamak ve bir malın esiri olmamaktır.” (Sümmun El Muhip). “Tasavvuf, hakkın seni senden gidermesi ve kendisiyle ihya etmesidir.”; “Masiva ile alakayı keserek hak ile beraber olmaktır.” (Cüneyd-i Bağdadi). “Allahın masivasından hâli olmaktır”. (Ali b. İsfahani). “Ahvali kontrol etmek ve güzel olan şeyleri iltizam etmektir.” (Cüveyni). “Beşeriyete ait evsafın kaybolmasıdır.” (Ebu Yakub). “Tasavvuf iddiaları terk etmektir.” (Karzuni). Tasavvufun ve mutasavvıfın yolu olan tarikatları bid’atlara karşı sağlam kaleler olarak alır Mahir İz. Tebei tabiundan sonra mübayenet (başkalık, farklılık, tutmazlık, uyuşmazlık, karşıtlık.) ve tedricen bidatların ortaya çıkmaya başladığını, buna karşı sünneti ve resulü takip etmek isteyen zahid ve abidlerin ilerleyen zamanda ehlisünnet mezhebi oluşturduğunu, genel itibariyle tarikatların bu anayolu izlediğini belirtir. (S. 114). Özetle şunu ifade ediyor: ‘ahlak ve din birliği gevşemeye başladığında, bu duruma karşı çıkan insanlar etrafında cemaat, dergâh ve tarikatlar oluşmuştur. Halkın geçimi için, farzlar için ayırdığı zamanın dışında kalan vakti zikir için ayırmasını istemek tarikatın asıl gayesidir. Aksine işi gücü bırakıp bütün vaktini evrad ve ezkara ayırmasını istemez. Bunu da peygamberimizi örnek aldığı için yapmaz’. “Hatta namaz ayetleri gelince peygamberimizin bütün gücü tükeninceye dek namaz kılması üzerine Taha suresi gelmiştir.” (S.115). Tasavvufun görünen yüzünün zikir ve ibadet (nafile) olması da Zariyat suresindeki “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Ayetine dayanmaktadır.

Diğer bir bölümde tasavvufun ıstılahları başlığı altında tarikat usulleri şöyle sıralanmaktadır: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, hakka dönmek, sabır, murakabe, rıza. Bu usullerin anlaşılması durumunda tasavvufun ruhunun ortaya çıkacağını da ifade ediyor yazar. (S. 117). Bu usulleri de açıklıyor. Mesela ‘son mertebe’ olarak ele alınan Rıza için neler demiş yazar: Tecelli ve zuhur edene boyun eğmek, “her şeyin sebebi vardır” (kehf 84) ayeti mucibince sebep ve hikmetini düşünmek, “her zorluktan sonra bir kolaylık” (inşirah 5-6) ayeti mucibince sabretmek… Bu usullerin, seyri süluk içindeki saliki kemal mertebesine ulaştıracak en sağlam yol olduğunu ifade ediyor. Bir önemli nokta da; toplumun tasavvuftan anladığı, aklının sürat ettiği şekiller-merasimler-ayinler vb hususları yazar “teferruat” olarak değerlendiriyor ve özü işaret ediyor.

Kitapta vahdeti vücuttan fenafillâha, ayin ve semaya, çileden mükaşefeye değin insanların kafasını karıştıran çok hususun izahına rastlıyoruz. Tasavvuf terimlerinin her biri için açıklamalar var. Tasavvufun temel kriterleri örneklerle anlatılıyor. Mesela; imam-ı şafi sema için haramdır demez; ancak “avam için mekruhtur” der.

Yazar on iki büyük tarikatı sıralamış: Kadiriyye, Yeseviyye, Rıfaiyye, Kübreviyye, Medyeniyye, Desukiyye, Bedeviyye, Şazeliyye, Ekberiyye, Mevleviyye, Sadiyye, Nakşibendiyye… Ayrıca kitabın sonunda 174 isimden oluşan tarikat yollarının listesi yapılmış. Hangi tarikatın hangi tarikattan uçlandığı ayrıntılı şekilde görülebiliyor. Ayrıca zikir çeşitleri, tarikatların genel tavırları, dereceler, usul ve adaplar, tarikatlerin kurucuları hakkında bilgiler var.

Eserin son bölümünde, İbni Haldun’un Mukaddime’sindeki tasavvuf bahsinde geçen şu tespiti zikreder. “İşte bütün sahabe ve selef bu yolda idiler. İkinci asırda halkın ikbale, dünyaya rağbeti artınca, tariki sahabe ve selefe dönenlere sofi adı verildi”. Sonra şu tespiti yapar: “tasavvuf, şeriatın gayrı değil, aynıdır. Yani ittikadır.” Bu tespitten sonra da şu hükmü verir: “Bütün söz ve fiilleri kitap ve sünnete uygun olma şartıyla, hiç birine dil uzatmak caiz değildir.” (S. 224). Büyük İslam âlimlerinin tasavvuf hakkında söylediklerini de aktarır yazar. Bazılarını burada zikredelim: “Tasavvuf bilmeyen fakih fıska, fıkhı bilmeyen mutasavvıf zendekaya dûçar olur.” (İmam Malik). “Yakinen bildim ki, onlar be tahsis Allah yoluna girmiştir. Onların sîretleri ahlakın en güzeli, tarikatları da yolların en doğrusudur” (İmam Gazali). “Sofiyye sözlerinin hülasası şudur: Allah’ı bilmenin yolu, kalbin masivadan tasfiyesidir. Bu güzel bir yoldur”. (Fahreddin Razi). Bunların dışında da pek çok âlimin görüşleri aktarılmaktadır. Bunlardan da bazı isimleri zikredelim. Mesela Abduh, Reşit Rıza, Şekip Aslan gibi bazı âlimlerin olumlu görüşlerini almıştır. Bu durum onların tasavvufa karşı genel tutumlarını yansıtmamaktadır. Bunları kitabın 231-233 sayfaları arasında görmek mümkün. Ayrıca kitaptan son not olarak şunu aktaralım: şekil ve içerik olarak makbul yoldan ayrılan tarikat yolunu esaslı şekilde tahlil ve tenkit eden, ‘Müceddidi (yenileyen) elfi sani (ikinci bin yıl)’ unvanı alan İmam-ı Rabbani’nin eserleri ve –özellikle- Mektubatı ele alınarak gözden geçirilmelidir, der.

Sonuç

Mahir İz hoca sanırım cumhuriyet tarihinde ilk kez, tasavvuf ve tarikatı tüm kural ve kurumsal yanıyla birlikte ve doğru zemin üzerinde ele alan ilk araştırmacılardandır. Eserin ortaya çıkışıyla ilgili durum da ilginçtir. 1960 darbesi sonrası Tasavvuf Tarihi okutacak hoca da kaynak kitap da olmaması üzerine, hem hocalık hem de kitabı hazırlamak Mahir İz’in üstüne kalır. (Öz, 2009). Bu anlamda, hem bilim ve kültür açısından hem de tasavvuf yolu içerisinde üretilmiş olan büyük bir külliyata kapıların açılmasında öncülük etmiştir. Kullandığı dil kısmen ağırdır ancak elli yıl öncesinde yayınlanan bir kitap ve bütün eğitimini Osmanlı okullarında almış bir hocanın dilinden söz ediyoruz! Kitabın tamamen hüsnü niyet taşıdığı, konuyu doğru zeminde değerlendirdiği ve ilklerden olması göz önüne alınarak günümüz diliyle basılmasında faydalar olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynakça

  • İz, M. (1997). Tasavvuf. İstanbul: Kitabevi.
  • Kara, M. (1995). https://islamansiklopedisi.org.tr/fena.
  • Öz, A. (2009). Haksöz .
  • Veli, H. B. (2020). Makalat. (a. Yalçın, Dü.) Derin.
(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Giriş ya da Temellendirme Tasavvuf hakkında günümüzde hemen herkes söz sö...

Tekliften Önce Tanım

Giriş ya da Temellendirme Tasavvuf hakkında günümüzde hemen herkes söz sö...

Yalnız O Karışır

Giriş ya da Temellendirme Tasavvuf hakkında günümüzde hemen herkes söz sö...