Mahir İz’den Selâm (Selâm Makalesinin Tahlili)

Yeri gelir ki bir insanı hayat hikayesinden çok kendine has sözleriyle, bakış açısıyla daha kolay tanırız ve ona öylece ısınırız. Acizane olarak sizlere Merhum İz’in selâmını iletmek istiyorum. Malumunuz üstad bir çok makale ve denemeler yazmış bunların bir kısmı dergilerde yayınlanmıştır. Yazılarının yayınlandığı dergilerden biri de ‘İslâm Düşüncesi Dergisi: Üç Aylık İslâmi Fikir ve Edebiyat Mecmuası’dır. Bizim tetkik edip sizlerle paylaşacağımız yazısı ise bu derginin 3. Sayısında yer alan Amel-i Salih köşesinin “Selâm” başlıklı yazısıdır. Derginin Takdim yazısından sonraki ilk yazıdır. Yazıda kendi sözleriyle “Selamda amel-i salihin ne suretle tecelli edeceğini izahdan evvel, selamın mahiyeti üzerine duralım.” der Mahir hocamız. Haydi gelin onun değerli sözlerini beraber tahlil edelim…

“Allah’ın en sevgili kulu her işte amel-i salih-i arayıp bulandır.”

Ameller iki kısma ayrılır. Allah’ın rızasına muvafık olanlar ve olmayanlar üzere. Rıza-i ilahiye muvafık olanlar salih amel olarak nitelenir. Bir çoklar Allah’a inanmak ve kalbin temizliği ile Allah’a sevgili olunabileceğini öne sürerken Cenab-ı Mevlâ “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56) buyuruyor. Tabi bu ayetin tefsirlerinde “liya’büdün” cümlesini “liya’rifûn” yani “sırf bana kulluk etsinler” ifadesini “sırf beni tanısınlar” şeklinde açıklayan alimlerimiz de olmuştur. Ancak Allah’ı tanıyan ayetin gereği olan kulluğu da yerine getirendir. Kulluktan geri duran yani ibadet etmeyip amel-i salihi zorluk olarak gören kimseler Allah’ı hakkıyla tanımamıştır. O yüzden üstte de Mahir hocanın değindiği gibi en sevgili kul olmak için en sevgili işlerle (amel-i salih ile) iştiğal etmek gerekmektedir.

“Bir mümin savm-ı dehir, yani ömür orucu tutarak seccadeden kalkmasa, cebindeki parası ile ancak kendi nefsini körletse, kafasındaki bilgisinden başkasını faydalandırmasa, kolunun gücünü, bacaklarının hareketini ancak kendi işinde kullansa zavallı gafil sofu Hakk'ın verdiği bu nimetlerin şükrünü edâ etmediği için hiçbir zaman mesuliyetden kurtulamıyacaktır.”

Muallim İz’in bu sözleri aslında şu hadis-i şerifin şerhidir: Enes b. Mâlik"in bize anlattığına göre, ibadete düşkün üç sahâbî Allah Resûlü"nün gece ve gündüz yapmış olduğu nafile ibadetleri öğrenmek üzere onun evine geldiler. Peygamberimizin ibadet hayatı hakkında bilgi alınca bunun kendilerine az geleceğini düşündüler ve “Biz nerede, Peygamber nerede? Şüphesiz Allah onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır!” dediler. Bu sebeple içlerinden biri, “Ben bundan böyle geceleri daima namaz kılacağım!” dedi. Diğeri, “Ben her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz günüm geçmeyecek!” dedi. Üçüncüsü ise, “Ben de hanımlardan ayrı yaşayacağım, evlenmeyeceğim!” diyerek söz verdi. Onlar bu sözleri söylerken Resûlullah (sav) çıkageldi ve şöyle buyurdu: “Şöyle şöyle söyleyen sizler misiniz? Allah"a yemin ederim ki, ben sizin Allah"tan en çok korkanınız ve en çok sakınanınızım. Bununla beraber ben bazen oruç tutarım, bazen oruç tutmam. (Gecenin bir kısmında) nafile namaz kılar, (bir kısmındaysa) uyurum. Ben, kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1)

Allah’a sevgili kul olmak salih amellerden geçer ancak kişi herkesten uzaklaşarak kendini ibadete vermesi bir takım kul haklarına sebep olabilir. İlim sahibi olan bir kimsenin talebelere bu ilmi aktarmaması vebaldir. Evli kimsenin eşinden, çocuklarından uzak kalıp onlara karşı sorumluluklarını ibadet bahanesiyle yerine getirmemesi vebaldir. Yine kişi ibadete yönelip anne-babasının, akrabasının ve ümmetin içinde bulunduğu sıkıntılara maddi ve manevi destek olmaması bir vebaldir. O yüzden bir tasavvuf kandili/şiarı olan “Halvet Der-Encümen” yani “Halk içinde Hakk ile olmak” tam da aradığımız yolumuza ışık tutacak öğretidir. Evet mahlukata hizmet edeceğiz, sorumluluklarımızı yerine getireceğiz ancak bunları yaparken de daima ibadet halinde olacağız. İbadeti sadece kapalı kapılar ardında yapılabilecek sanmak sufi bir düşünce değildir.

Üstad amel-i salih ile alakalı sözlerinin ardından Selam bahsine girmiştir.

“Bir selamda iki hüküm vardır. Biri –benden size zarar gelmez- demektir ki, bu emniyet, itimat ve muhabbete vesiledir. İkinci hüküm; temenni ve duadır ki “size başkasından zarar gelmesin” demektir. Bu suretle söz kapısı emniyetle açılır ve karşılıklı kalp kuvveti hasıl olur.”

Selam aslında es-Selâm olan Allah’ın Esmaü’l Hüsna’sındandır. Bu ism-i şerifi, Allah'ın kullarını selamete kavuşturması, onlara esenlik, ferahlık vermesi, onları her türlü kötü halden selamete erdirmesi, gözetip koruması ve cennete giren tüm kullarına da selam vermesi anlamlarını taşır. O halde selam vermek, müslümanın diğer müslüman kardeşine es-Selâm olan Allah’ın bu sıfatının onda tecelli etmesini istediği bir duadır. Selâmdan imtina eden, karşılaştığı insanlara karşı sessiz sinsice tavır sergileyen kimseler güvenilirliklerinden emin olunan kimseler değillerdir. O yüzden “selâm” emanet ve muhabbet ehli insanlarda vuku bulur…

“İslam’da selamlaşmak din sosyolojisinin temeli, din psikolojisinin de ana hattıdır. Bir toplulukta, ikinci şahısla veya cemaatle ilk münasebet selamla kurulur. Bu itibarla ictimai ilmin temeli sayılır. Gönül almanın da ilk ve tabi adımı dolayısıyla da ahval-i ruh ilminin temel prensibi addolunur. Selam, bir toplulukta aşinalık vesilesidir, tanışma onunla başlar. Maksat fertler arasındaki yakınlığı temin etmektir. İki Müslüman birbirini gördüğü zaman, dinleri ve milliyetleri ayrı iki yabancı gibi karşılıklı lakayd kalmasınlar. Hadis-i Şerif’te; (Müminler bir evin duvarı gibidir, birbirlerini takviye ederler, ayakta durmasına vesile olurlar) buyurulmuştur. Maddi, manevi yapılacak bu takviye ile binay-ı İslam her türlü sarsıntıdan kurtulur. Bunun için de muarefe gerektir, o da selamla mümkündür. Görünüyor ki, cemiyetin temeli selamla kuruluyor.”

Dini ve milli değerlerimizin çatışmada olduğu, bizden sandığımız evlatlarımızın bu değerlerimize sırt çevirdiği bir dönemde yaşamaktayız. Selam veren ile dalga geçilen, apartmanlarda birbirlerini tanımayıp bırakın selamı “merhaba” bile demeyen yığınlar olmuş durumdayız. Komşuluk müzayede salonlarında açık arttırma ile satılan az bulunur bir hazine durumuna gelmiş. Yaşlılara hürmet azalmış. Ezan okunurken düğünler, şarkılar son ses devam eder hale gelmiş. Ezandan rahatsız olan insanlar zuhur etmiş durumda. İşte cemiyetimizin temelini sarsmış bu acı gerçekler manevi şiarlarımızı terk edişimizdendir. O yüzden aramızda “selamı yaymak” dirilişimizin dirliği için nebevi bir emirdir.

“Mesela “aranızda selamı yayınız” mealindeki hadis-i şerife dikkat edecek olursa, karşısındakinin senden olduğunu bilmedikçe, Müslümanlara mahsus selamı ona vermek doğru olmaz. Sokakta rastgeldiğine “selamünaleyküm” demek doğru değildir. Selam adamına göre verilir. Çocuğa “nasılsın oğlum”, kendi yaşındakine “iyisiniz inşallah efendim”, büyüklere mukabele olarak “hürmet ederim efendim”, çarşıdaki esnafa “pazar ola hemşerim”, balık tutana “rastgele kardeşlik”, yemek yiyene “bereketli olsun” demek hep selam manasına gelir. Bütün bunlar muhataba aşinalık ve yakınlık göstermektedir.

-Selamünaleyküm- nazm-ı celili, ancak cami saflarında veya camiye girip çıkarken gördüğümüz kimselere, yahut haremeynde hüccara ve Arap ve Müslüman olduğunu bildiğiniz kimselere verilebilir. O, bir emanettir, ehline tevdi edilmek gerektir. Fıkıhta mütebahhir bir müfessir olan merhum Elmalı Hamdi Efendi bir mektubunda “İslam yadigarı selamla söze başlayalım-“ der ki, ne kadar güzel tasvir buyurmuştur. Hakikaten o bir yadigar-i İslam’dır.”

İz hocamız bu satırlarında bizlere selam vermenin adabından bahsediyor. Mesela ağzında lokması olana, Kuran okuyana, namaz kılana, hutbe dinleyene, sizi duymayacak kadar uzakta olan bir insana selam vermeniz güzel olmaz. Hatta günah işleyen bir insana da günaha hoşgörü saadetinde selam vermek de caiz görülmemiş hatta haram sayılmaktadır. Selam vermek için yiyenin yeme içmesini sonlandırması beklenmeli, Kuran okuyanın ya da namaz kılanın ibadetini bitirmesi beklenmelidir. Yoksa karşınızdaki kişiyi zor duruma sokup konuşturmak durumunda kalacaksınızdır. Yahut yolda önüne bakıp seslendiğinizde size bakmayan bir kimseye, telefonla konuşan birine selam vermeniz de hata olacaktır. Size bakıp duyularını size açıp size yönelen kişilere selam vermeniz doğru olur. Yahut tanımadığınız birine “selam” vermek isterseniz eğer o kişinin müslüman olmadığı kanaati oluştuysa “merhaba” da diyebilirsiniz. Tanıştıktan sonra zaten dini cümle ve kavramları ona karşı kullanırsınız. Selâmı bilmeyen, hoşlanmayan, anlamayanlara veya dârülharbdeki gayrımüslimlere selâm vermenin mânâsı yoktur. Ayrıca zararlı da olabilir.

Müslümanların birbiriyle tanışmasına vesile olan “selam” ayet-i kerimesinde selam manası “tahiyye” kelimesiyle tebliğ ve beyan buyrulmuştur. (Siz herhangi bir selamla karşılaşırsanız, ondan daha iyi bir tarzda mukabele ediniz, yahut aynı kelimeyle iade ediniz) mealindeki ayet-i kerimeden açıkça anlaşıldığına göre selam verip almak mutlaka “selamünaleyküm” kelime-i tayyibesi değildir. Zira muhatap o mübarek cümleye ehil olmaz da cevap veremez veya müzeyyifane yüzüne bakarsa şahsımızda izzet-i İslam’ı rencide etmiş oluruz ki; buna kimsenin hakkı olmadığı gibi, bundan dolayı ayrıca vebale girilmiş olur. Binaenaleyh yukarıda arz ettiğimiz gibi merhaba, günaydın, vakt-i şerifler hayırlı olsun, sabah veya akşam şerifler hayırlı olsun, iyi günler, iyi geceler veya buna benzer halkın selam yerine kullandığı ne varsa hepsi selam manasındadır. Hepsi de ayet-i kerimenin şümulüne girer. Çünkü ayet-i kerime –herhangi bir tahiyye- nazm-ı celili ile keyfiyeti tasrih buyurulmuştır. Muhatabın yüzüne bakmadan kaba bir sesle “selamünaleyküm” demek, selam vermek değildir. Bilakis güler yüzle, muhataba dönüp, tebessümle bir baş eğmek amel-i salihtir. Siret-i nebeviyyeye küçük bir nazar bu hakikati meydana çıkarır.

Üstadın selamı “kelime-i tayyibe” olarak yani “güzel, temiz kelime” ifade etmesi nezaketinin güzelliğine işaret ediyor. Bununla beraber bizlere her eyleme ve herkese karşı “selam” vermenin gereksiz olacağı ve insanların kalbini hoşnut edecek cümleler kullanmanın da Allah katında yeri olduğuna temas ediyor. Ancak bu sözleri bizlere müslümanların “selamun aleyküm” şeklindeki selamlaşmaları ayeti kerimelerde tasrih buyurulmadığı anlamına gelmesin. Diğer ayet-i kerimelere bakalım: “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: “Selâmün aleyküm! Rabbiniz kendine, merhamet etmeyi yazdı.” (En’am/54) ve “O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de “Sabretmenize karşılık size selam olsun! (Selâmün aleyküm) Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu!” diyerek her kapıdan onların yanına girerler.” (Ra’d/23-24) ayetleri müminlerin selam şeklini açıkça beyan etmiştir. Hatta “selamı” sadece camiye giden müslümanlara, hacı dedelere hasredecek bir söz olarak kısıtlamak hata olur. Çocuğa yaşlıya “selamün aleyküm” denilerek Allah’ın, peygamberlerinin, meleklerinin selam verme şekliyle selam vermek rahmet olur. Konuyla ilgili Merhum Abdulfettah Ebu Gudde “Min edebi’l İslâm” yani İslamın Adab-ı Muaşereti manasına gelen kitabında şunları demektedir: “İslâm'ın alâmeti olan selâmı "iyi sabahlar", "günaydın", "tünaydın" ve "merhaba" gibi lafızlarla değiştirme! Zira senin bu selâmı, başka lafızlar ile değiştirmen İslâm alâmeti olan bu selâmın yok olmasına sebeptir. İslâmın şiarı ve Müslümanların alâmeti olan bu selâmı Rasûlullah (sav) hem kavliyle hem de fiiliyle bizzat tatbik etmiş ve sahabeye öğretmiştir.

Son olarak da Hz. İbrahim ile putperest babası arasında geçen konuşmayı aktaralım: “Babacığım! Allah’ın azabına uğramandan ve böylece şeytanın yandaşı olmandan korkuyorum. (Babası:) “Ey İbrâhim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlatırım; şimdi uzun bir süre gözüme görünme!” dedi İbrâhim şöyle dedi: “Selamün aleyk” Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lutufkârdır.” Görülmüş olduğu gibi müslüman olmayan hatta şiddetli putperest bir kimseye dahi selâm verilebiliyor. Kişi gayri müslimlere “Allah’ın onları hidayete erdirmesi” niyetiyle selam verebilir.

Son tahlilde Muallim Mahir İz hocamız amel-i salihe ve selâma verdiği öneme dair yazmış olduklarından örnekler vererek tetkik etmeye gayret gösterdik. Hocanın makalesinin tamamını okumanıza ve diğer yazılarına da göz atmanıza vesile olur temennisi ile. Rabbim vefat etmeden evvel dünyada hayırlı iz bırakanlardan eylesin. Selâm iki cihan serveri Fahr-i kainat efendimizin üzerine ve hususen rahmetli Mahir İz hocamıza ve siz değerli okuyucularımızın üzerine olsun…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Yeri gelir ki bir insanı hayat hikayesinden çok kendine has sözleriyle, bakış açı...

Tekliften Önce Tanım

Yeri gelir ki bir insanı hayat hikayesinden çok kendine has sözleriyle, bakış açı...

Yalnız O Karışır

Yeri gelir ki bir insanı hayat hikayesinden çok kendine has sözleriyle, bakış açı...