Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Leylâ İle Mecnûn Tedavi Edilebilir Miydi?

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Pek saygıdeğer bir profesörümüzün –ismini vermeyeyim- bir röportajını okumuştum geçen sene. “Leylâ ile Mecnûn’un kavuşmaları engellenince romanlaşmışlar. Leyla ile Mecnûn’u kliniğe yatırırdım, ikisinin durumu ‘patolojik aşk’ ve patolojik aşklar tedavi ediliyor. Uygulanabilir aşk olmadığı için sefil hayat yaşamışlardır” diyor. Hocam elbette kendi alanıyla ve derin aklıyla yaklaşmıştır ama biz affına sığınarak, hisleri ile yaşayan bir yazan olarak, onun engin bilgisine nazari tarzda bir yazı yazmaya karar verdik. Bu kararımızda ise; geçen ayda 3.defa okuduğum Nusret Özcan’ın Leyla ile Mecnûn isimli romanı etkili oldu diyebilirim.
Efendim, bilirsiniz Leyla ile Mecnun; altıncı ve yedinci asırda Arap coğrafyasında yaşamış iki farklı kabilenin gözbebekleridir. Mecnûn’un asıl ismi Kays’tır.

Mecnûn ise çıldırmış, delirmiş, deliye dönmüş demektir ‘Cünun’ kökünden gelir. Mektepte birbirini görüyorlar ve birbirlerine vuruluyorlar. Ya da şöyle diyelim; hocamın ifâdesi ile: “Patolojik aşk” başlıyor aralarında… Öyle bir aşk ki; çağımızın anlayamadığı, anlayamayacağı, insanüstü bir aşkın de en yakıcı tarifleri oluveriyorlar… Kays, aşkından ‘Leylâ Leylâ’ diyerek çöllere düşmüş… Leylâ ise Kays kadar dile vurmamış ve hatta çok dile vurduğu için eleştirir yârini ama o da ‘Kays’ diye diye ölmüş tâbir-i câizse… Leylâ kelime anlamı olarak gece, geceye özgü, kara –siyah-, kapkara gibi anlamlar barındırır.

Divan edebiyatımızda Leylâ’nın saçı, saçının karalığı, gözlerinin karalığı, esrârı, kaşı, yanağı, dudağı her bir şeyi işlenmiş; nice şâire ebedî ve ezelî anlam ve günümüz terimiyle ‘malzeme’ olmuş bir isim. Nitekim bu alanda en bilinen eser Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’udur. Leylâ vü Mecnûn, birçok otorite tarafından ‘ölmeden önce okunması gereken eserler’den… Gece saçlı Leylâ’ya vurulan, ömrünü onun saçının teline bağlayan Kays, Leylâ’dan ayrı düşünce kendini çöllere vurur, kurtla kuşla, geyikle ceylanla, arkadaşlık eder. Onun yâri yâreni devedir, köpektir. Babası bir gün, oğlu Kays’a kıyamaz ve geri getirtir köyüne ve Leylâ’nın babasından Leylâ’yı ister.

Kays’ın ‘mecnûn’luğundan sebep kızını vermek istemez baba. Bir sefer daha Leylâsı’ndan ayrı düşen Kays daha doğru bir ifâde ile Mecnûn çölleri yine kendine mesken tutar. Baba ise hâzık hekimler, kâmil mürşidler, âmil âlimler araştırır ki; biricik oğulcuğunun durumuna bir çâre bulalar. En son bir dostu, biricik oğulcuğunu Kâbe’ye götürüp duâ etmelerini ister. Bu fikir babaya da câzip gelir. Çölünden Kays’ını buldurur ve doğru Hicaz’ın yolunu tutarlar.

Baba; oğlunun derdine derman, hüznüne tesellî, gözyaşına taptâze bir mendil, iç sıkıntısına huzur bulması için getirmiştir ama Kays’ın duâsı ise çok başkadır:
“Yâ Râb belâ-yı aşk ile kıl âşîna beni Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni”

Kays’în mecnunluğuna çok büyük bir işâret. Üstâd Fuzûlî söylemiş işte… Meseleyi burada bırakalım; zîra mesele pek uzun… Gelelim ‘patolojik aşk’a… Kâbe’de ‘aşkımı artır’ diye duâ eden, tedavilik değil; terfîliktir. Yani yükselmeliktir. Zirâ ârifler Allah’a âşıktırlar ve devamlı surette aşklarının artmasını istemektedirler. Yine isim vermeden bir ârifin ahvâlini çıtlatıvereyim:

Bahsettiğimiz ârif; bir gün Rabbine şöyle yalvarır:
“Ya Rabb! Ben seni seviyorum. Sen de beni seviyor musun? Sev beni Allah’ım!” Bu duanın ardından çok müeddeb, çok mûtî, çok sâlihâ, çok fâzıla hanımına emr-i hâk vâkî olur ve ruhunu sâhibine teslîm eder. Ardından o ârif zâtın işleri bozulur. Biri kundakta olmak üzere iki çocuğu ile yapayalnızdır. Ne yapacağını bilemez. Ve gözlerinden birkaç damla yaş süzülür. Gecesinde melekler teşrif eder rüyâsını ve yeşil bir libas giydirilir o zâta lâkin sol kolunda bir mahzûr vardır. Günümüzde bu tür kıyafetleri için “özürlü” denir ya; öyle işte… Efendi, libastaki o büzülme durumunu görünce o büzülen yeri tutar ve “bu kötü, ben bunu giymem” der. Cevap ise çok yakıcı: “ ‘Allah’ı seviyorum’ dedin, ‘Sen de beni seviyor musun?’ dedin. Ve imtihana, belâya düçâr oldun. Lâkin birkaç damla yaş döktün, hakkın bu” denir.
Haydi Mecnûn’a patolojik aşk dedik, buna ne diyeceğiz?

Aşk, akılla, bilimle, patoloji ile, psikoloji ile, felsefe ile çözülemez. Aşk, aşktır. Mâşûk her-dem âşıkın biraz daha yanmasını ister. Âşık ise mâşuk için daha fazla yanmak diler. Âşık râzıdır hâline; âşıka rahatlık yoktur bu dünyada. Eğer Leylâ ile Kays kavuşsaydı onları hiç bilmeyecek; şiirlerimiz öksüz, edebiyatımız yetim, ilâhilerimiz garip, deyişlerimiz mahzûn kalacak idi. Hayatımızda ve muhayyilemizde ne Leylâ olacaktı, ne Mecnûn…
En güzel kıssa diyerek tavsif olunan Hz. Yusuf ile Züleyha kıssasını düşünün:
Züleyha, kralın eşi iken köle pazarından satın alınan Yusuf’u arzuluyor. Arzusuna kavuşamayınca iftira ile zindana attırıyor. Sonrası mâlûm… Âhirinde evleniyorlar ve Züleyha o kadar müttâkî, o kadar âbide bir kadın oluveriyor ki; helâli olmasına rağmen ibâdet ve taât ile iştigâlinden ötürü uğruna her şeyden vazgeçtiği zât, Yûsuf (as) helâlidir ama yaklaşmıyor. Çünkü bu sefer, Züleyhâ da gâlip olan his; aşk-ı Yûsuf değil; aşk-ı ilâhi, vecd-i Rabbânî… Tıpkı Kays’ın; uğruna deli, divâne olduğu, aslanları, ceylanları kendine yoldaş eylediği, anadan, babadan vatandan ayrı düştüğü Leylâ’sı, ‘Sana geldim. Ben senin Leylâ’nım’ dediği hâlde: ‘Sen de kimsin?’ demesi gibi… Vatan demişken; artık reis babasının yurdu değil; Leylâ’nın ta kendisidir vatan, Mecnûn’a… Vatân-ı aslîsi Leylâ’dır. Geçici vatanı ise çölleridir işte… Şöyle bir espri ile yaklaşalım:
Berkecan ile Ecenaz’ın 3,5 günlük flörtü ve saplantısı tedavi edilir bir hastalıktır. Berkecan’a bir Pelinsu, Ecenaz’a ise Tarcan bulunur ve herkes yoluna gider. Ama Leylâ ile Mecnûn başka, Kerem ile Aslı başka…

Mecnûn öyle başka ki; Leylâ’nın köpeğini bile kutsamakta… Leylâ öyle başka ki; çölde Mecnûn âh etse; âhını Leylâ ta içinde hissetmekte…

Bir kıssa:
Leylâ’sı uğrunda ve onun aşkı ile çöllere düşen Mecnûn, salyaları akan, tüyleri dökülmüş bir köpeği seviyor, okşuyor ve gözlerinden öpüyordu. Bu hali gören birisi dayanamadı; Mecnûn’a bağırdı:
“- A akılsız adam! Bu ne sersemliktir! Bu hayvanı, ne sarılmış öpüyorsun?
Mecnûn cevap verdi:
“- Sen ne anlarsın?! Bu köpeğin ne meziyeti var biliyor musun?!. Bu kadar köyün içinde gitmiş de Leylâ’nın köyünü yurt edinmiş ve o köye bekçi olmuş!.. Bunun bir kılını arslanlara değişmem. Gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki, onun faziletini göresin!.. Leylâ’nın köyünü yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile benim için azîzdir…” (Mesnevî-i Mânevî’den)

Ez-cümle:
Leylâ’yı Leylâ yapan; Kays’ı Mecnûn yapan aşktır. Tedaviye ihtiyaç ne duyula?

Âşığın dünyâda tedaviye ihtiyacı yoktur. Tedaviye ihtiyacı olanlar aşka ‘tedâvilik’ gözle bakanlardır; sözümüz profesör hocamızdan berî…! Türkülerimizde de sıkça ‘tabib’ mefhûmu geçer. Nasıl geçer? Türküyü yakan kişi, tabibe “el çek” der, “hiçbir tabib anlamaz benim hâlimden” “değme tabib, yaram sızlıyor” der. Bu durum, türküler ile ilgili olarak hazırlanmış makâlelerde ‘tabibe güvensizlik’ diye geçiyor ama ben kendi muhayyilemde şöyle değerlendiriyorum: Tabibe güvensizlik değil; tabibin âşıka kifâyet etmeyeceğidir aslolan…

Dolayısıyla o iki âşığın zamanında hâzık tabibler vardı. Sadece tabib değil; ârif tâbibler vardı Yani sadece bedenin tabibleri değil; gönüllerin de tabibiydi onlar… Yukarıda son dedik ama sonun sonu bir kıssa daha anlatayım: Mecnûn’un ışkından –aşkından- yataklara düştüğü, hocamızın tabiriyle sefillik günlerinin birinde bir ârif hekim çağırmışlar. Mecnûn öyle vecd hâlinde ki; kalp atmıyor, siz deyin öldü… Hekim anlamış ki bu fetânın –yiğidin, gencin- hastalığı bedenî değil; başka türlü… Basiret gözü ile görmüş ve hissetmiş Mecnûn’un hicrân yarasını… Ve başlamış bulundukları coğrafyanın köylerini saymaya… Leylâ’nın köyüne geldiğinde kalpte bir kıpırdanma… Ârif hekim başlamış hâne sahiplerinin adlarını saymaya… Leylâ’nın babasının adını andığında kalpte bir canlanma… Mesel bu ya; -mesel mi; hakikât mi bilinmez- hekim başlamış Leylâ’nın hânesinde yaşayanların adını anmaya. Leylâ dediğinde Mecnûn’un gözleri açılmış… Ez cümlenin de ez-cümlesi: Aşk, diriltendir, öldüren değil. Aşk doğurandır, canlandırandır. Aşk devamlı kılandır. Aşk ki; Leylâ’dan Mevlâ’ya terfi ettirir. Nesneden özneye, canlıdan; canlıları yaratana yol buldurandır. Aşk ki; cümle hürûftan elife kat ettirendir. Kesretten vahdete erdirendir. Eşrefoğlu’nun dediği gibi:
“Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ona tutmaktır adı aşk”

Aşk; cânı, sevgili cânân uğruna fedâ kılmaktır. Aklı sevgilinin uğruna kurban etmektir. Büyükler demiş ki: “Aşk gelince, akıl gidermiş” İşte aşk budur. Leylâ ile Mecnûn öldü… Aşk bâkî… O (cc) bâkî! Aşk ile illâ Hû…

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.