Kuş Uçtu Kervan Göçtü

Kuş uçtu, kervan göçtü.

Kervanbaşı, kervanbaşı! Ihtır develeri…

Kervan, üzerinde yük taşıyan develerin beraberce bir yerden başka bir yere gitmesidir. Genelde çöllerde kervanlarla yola çıkarlar. Çünkü develer çöle dayanıklı hayvanlardır. Develerin sırtlarında hörgüç denen depoları vardır. Bunlar sayesinde susuzluğa dayanırlar.

Çölde bazen öyle kuvvetli rüzgârlar eser ki kum fırtınasına dönüşür. Göz gözü görmez olur. İşte buna da dayanıklıdır develer. Kirpikleri uzundur onların, gözlerinden içeri kum tanelerinin girmesini engeller.

İnsanlar çölde bata çıka yürürler. Ayakları kuma gömülür, zorluk çekerler. Develer öyle değildir. Ayak tabanları geniştir ve kumda rahatça ilerleyebilirler. Kervan ağır ağır ilerlerken develerin boyunlarına bağlanan ziller çalar ahenkle. Bir senfoni gibidir çıkan ses. Tıngır mıngır zamanı sayar bu sesler akrep ve yelkovan yerine. Çölde bildiğimiz saatler işlemez. Orada güneşin sözü geçer. Gün ağarmış ama bir serinlik varsa ortalıkta anlayın ki sabah vaktidir.

Güneş yavaş yavaş tepeye doğru ilerler. Mızrak gibi ışınlarını çöle öyle bir gönderir ki kum taneleri bile kavrulur sıcaktan. O vakit öğle vaktidir. Güneş birilerine ya da bir şeye kızmış gibidir. Bizim buralarda ise ağaçlar güneşle anlaşma yapmışçasına şemsiye gibi gölgeler bizi.

Bir de gecesi vardır ki çölün soğuk mu soğuk. Gündüzün sıcağına inat bir ayaz kaplar karanlığı. Yine göz gözü görmez ama bu sefer kum fırtınasından değil gökteki yıldızlardan. Yıldızlar göğe serpilmiş kum taneleri gibidir geceleri.

Siz hiç yıldız saydınız mı hayatınızda? Sayılabilir mi yıldızlar? Kumların üzerine uzanınca gökyüzüne bakın. Sayın, saymaktan korkmayın. Bir yıldız tutun kendinize, dilek tutar gibi. Sizin için hep orada durur o yıldız.

Gelelim kervana… Homurdanan develer, geviş getiren develer, sessizce yürüyenler, arada bir bağıran kervanbaşı… Acelesi yok kervanın. Günlerce ve günlerce yol alacaklar. Kervandakiler duracak, konaklayacak, dinlenecek, tekrar yola koyulacaklar. Su kuyularını tercih edecekler durmak için. Su en değerli şeydir çünkü çölde. Su bulamayınca sıcaktan ve yorgunluktan serap görürler çölde. Serap ne mi demek? Olmayanı olmuş gibi görmektir serap. Göz yanılgısıdır, çölde çok olur.

Yoksa bizim bir kervana katılıp yolculuk etmemiz bir hayal mi diyorsunuz? Hiç de öyle değil. Haydi, birlikte bir kervanın peşine düşelim. Gündüz sıcaktan terleyip gece ayazında üşütelim. Devenin yularını tutup ağır ağır ilerleyelim. Arkamızda bıraktığımız kumlar bizi seyretsin. Ezberden şiirler okuyalım, çölü şiirlerle geçelim. Haydi, hayal edelim…

Bir şehre girelim beraber, Mekke şehrine girelim. Yorgun ve susamış kervanımıza su vermeye gelsin misafirperver şehirliler. Kâbe adında dikdörtgen bir yapı var burada. Herkes onu ziyaret etmeye geliyor birçok şehirden. Mekkeliler ve dışarıdan gelenler çok değer veriyor Kâbe’ye. Öyle ki misafirlere su ve yiyecek ikram ediliyor burada. Hem de karşılık beklemiyorlar.

Filler, askerler, Ebabil kuşları, ebrehe, Abdulmuttalip… Şehrin sokaklarında gezerken hep bu kelimeleri duydum. Biri tam anlamıyla ne olduğundan bahsetsin istiyordum. Merakımla kalakaldım, kimseden etraflıca bir şey duymadım. Herkes alacağını aldı, satacağını sattı, ticaretini yaptı. Uygun zamanda da Kâbe’nin etrafında saygılı bir vaziyette birkaç kere döndü durdu. Ben de katıldım tabii onlara. Bu yaptığımız şeye tavaf deniyor. İşlerimiz bitti ve kervan yeni mallar ve yeni umutlarla yola koyuldu tekrar.

Arkamda bıraktığım şehir geçmişte mi kalacaktı benim için? Burada adını koyamadığım bir cazibe vardı. Herkes gibi beni de kendine çekti. Tekrar gelmek, Kâbe’yi tekrar görmek istediğimi anladım. Başımı çevirdim ve ihtişamlı Kâbe işte orada duruyordu. Küçük evler, kıpırtı halinde insanlar, kumlar ve kumlar… Beni daha gitmeden, buradan ayrılmadan tekrar kendine çağırıyordu.

Tüccarlardan biri devenin denklerini sağlam bağlamamış. Deve huysuzlanınca da yükler az kaldı çözülecekmiş. Kervandakiler deveyi sakinleştirdi ve yükleri sıkıca bağladılar. Ben de onların ne yaptıklarını izledim, yanlarına gittim. Kervanbaşı adama çıkıştı; “Neden tedbirli olmuyorsun kardeşim! Vakit kaybettik” dedi. Devenin ve malların sahibi de kusura bakmayın, biraz aklım karışık deyince kervanbaşı; “Hayırdır bir sıkıntın mı var” dedi. “Yok, öyle bir sıkıntım yok. Biz gelmeden neler olmuş burada biliyorsun. Kâbe’de yaşananları düşünüyordum.” dedi.

Birden heyecanlandım. Bu adam olanları biliyordu. Ona sorabilirdim. “Kardeşim olayları düşünmek ibret almak içindir. İşine engel olması için değil.” dedi kervanbaşı ve uzaklaştı. Aradığım fırsatı bulmuştum. Adama yanaştım ve bana bildiklerini anlatmasını rica ettim.

Ona anlatılanlara göre Ebrehe bir kralmış ve çok gösterişli bir saray yaptırmış. İstiyormuş ki insanlar bu sarayı da ziyaret etsinler tıpkı Kâbe gibi. Böylece tüccarların da onun ülkesine gelmesini amaçlıyormuş. Tabii öyle olmamış, umduğunu bulamamış. İnsanlar Kâbe’yi bırakıp o kralın sarayını ziyaret etmemiş. Ebrehe bu duruma çok sinirlenmiş ve Kâbe’yi yıkmaya karar vermiş.

Fiillerden ve askerlerden bir ordu kurmuş. Kimse bana karşı çıkamaz diye böbürlenip duruyormuş. Hatta Mekkelilerin çok sevdiği Abdulmuttalip adındaki değerli bir insanın 200 kadar devesine el koymuş kral. Mekkeliler ise Kâbe’yi savunacak ve savaşacak kadar güçlü değillermiş. Kâbe’yi koruması için Allah’a dua etmişler hep birlikte. Abdulmuttalip ise kralın huzuruna çıkıp ondan el koyduğu develerini geri istemiş. Kral buna çok şaşırmış. Ben Kâbe’yi yıkacağım diyorum sen de develerin peşine düşmüşsün diyerek alaycı bir cevap vermiş. Abdulmuttalip ise “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin sahibi ise Allah’tır. Ben develerimden sorumluyum, O ise kendi evini koruyacaktır” demiş.

Peki sonra ne olmuş diye sordum tüccara. O da devam etti anlatmaya. Kâbe, Hz. Âdem zamanında yapılmış. Hz. İbrahim tamir etmiş oğluyla ve şimdiye kadar hep değerli, hep saygın, hep kıymetli olmuştur. Öyle olmaya da devam edecektir, dedi. Abdulmuttalip develerini alıp gitmiş Mekke’ye. Güvenli buldukları tepelere sığınmışlar, dua etmeyi hiç bırakmamışlar.

Kıskançlıktan ve kibirden doğru düşünmeyi beceremeyen Ebrehe, ordusu ile Kâbe’nin yakınlarına kadar gelmiş. Ordunun başındaki büyük fil çökmüş yere. İmkanı yok kaldıramamışlar. Kâbe’ye doğru hiç ilerlemiyor tersi istikamette ise sorun çıkarmıyormuş. Kral bundan da bir şey anlamamış. Kâbe’ye saldırma kararından vazgeçmemiş ama o anlarda olan olmuş işte. Gökyüzünü bir karartı kaplamış, bulut değilmiş ama bu. Yakınlaştıkça Ebabil Kuşları olduğu anlaşılmış. Kuşlar ordunun üzerine taş bırakmaya başlamış. Taşlar ufakmış ama yüksekten düşünce kurşun gibi delip geçiyormuş nereye denk gelirse. Ordu dolu vurmuş ekin tarlası gibi dağılmış. Kuşlar koca orduyu yenmiş. Mekkeliler olan biteni sığındıkları tepelerden seyretmişler. Anlamışlar ki Kâbe çok kutsal bir yer. Korunaklı ve değerli bir yer. Duaları kabul olduğu için de çok sevinmişler.

Allah Kâbe’yi korumak için Ebabil kuşlarının yardıma göndermiş. Bu olaydan sonra Kâbe’nin insanların gözünde, gönlünde değeri daha da artmış. Kimse bir daha Kabe ile yarışması için başka bir bina ya da saray yapmaya kalkışmamış.

Ah çöl… Sıcacık kumlar, rüzgârda savrulan kumlar… Kervanımız ilerliyor…

Tepemizde güneş, içimizde huzurla ilerliyor. Bu olayı herkes bilmeli diyorum kendi kendime. Bazıları yaşadı birebir, Ebabillerin taş atışını gördü. Bazıları da okumalı ve hayalen de olsa gitmeli Mekke'ye. Bazıları da benimle gelmeli, yani bu kervanın peşine takılmalı. Bana öyle geliyor ki bu kervan bizi daha çok ilginç beldelere götürecek ve daha çok olaylar yaşayacağım…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Gece

Kuş uçtu, kervan göçtü. Kervanbaşı, kervanbaşı! Ihtır develeri… ...

Kadın Cinayetleri Üzerinden Kaygı ve Korku İnşâsı

Kuş uçtu, kervan göçtü. Kervanbaşı, kervanbaşı! Ihtır develeri… ...

Kıbrıs Semalarında Bir Cengiz

Kuş uçtu, kervan göçtü. Kervanbaşı, kervanbaşı! Ihtır develeri… ...