Küllük Kahvesi’nin Müzmin Borçlularından Tarık Buğra

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Bir şehri güzelleştiren; dağı, toprağı, taşından daha fazla, o yöreye canlılık katan insanların hoşgörüsü, sevgisi ve samimiyetidir. Akşehir’i de güler yüzlü insanların toplandığı, birlik, beraberliğin eksik olmadığı bir ilçe olarak tanıdık. Gençlik çağlarımızda yabancılık duymadığımız bu kent, Nasreddin Hoca ve çeşitli bilginleri bağrında yetiştirmiş, Tarık Buğra gibi edebiyatçı bir usta kaleme kucak açmıştır.

Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Akşehirli Nazike Hanım’ın tek erkek çocuğu olarak Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğar. Babası aynı şehirde Ağır Ceza reisliği görevinde bulunmuş aydın bir insan olarak çevresinde sevilip sayılan bir kişidir. Annesi Nazike Hanım; tasavvuf geleneğini yüreğinde hissetmiş kıymetli bir insan olarak Buğra’nın yetişmesinde önemli etkiye sahiptir. Tarık, çocukluk dönemlerinde Rübab-ı Şikeste, Cevdet Paşa Tarihi, Murat Bey Tarihi gibi kitaplarla babasının evinin köşesinde oluşturduğu mini kütüphanesinde karşılaşır.

İlkokula 1930 yılında başlar, Edebiyatla tanışması da bu döneme rastlar. Çocuk dergisinin düzenlediği çekilişte Ateşten Gömlek, Monte Kristo Kontu gibi eserleri kazanması yazarın edebiyata ilgisini artırır. Ve şair Yazar Rıfkı Melûl Meriç’in ortaokul sıralarındayken Türkçe derslerine girmesiyle bu ilgi artarak devam eder. Yatılı olarak İstanbul Lisesi’ne yazılmıştır. Okuduğu İstanbul Lisesi’nde Pertev Naili Boratav’dan etkilenir. Tarık Nazım müstear ismiyle hikâye ve şiirler kaleme alır.

Buğra, İstanbul Lisesi’nin ikinci sınıfında iken okulun yatılı kısmı kapatılır ve öğrenciler Haydarpaşa Lisesi’ne nakledilmiştir. Başka okullardan da gelen öğrencilerle bu kalabalık ve kargaşadan bıkmış ve Konya Lisesi’ne kaydını aldırmıştır. On sekiz yaşındadır ve diplomasını pekiyi dereceyle aldığı için İstanbul Üniversitesi Tıp fakültesine sınavsız kaydolur. Buğra burada pek başarılı olamaz, iki yıl aynı sınıfı tekrarlayınca kendini kıraat hane köşelerinde ve parklarda bulur. Oysa babası oğlunun eğitimine daha rahat devam edebilmesi amacıyla Akşehir’deki evini de satmıştır.

Buğra devamsızlıktan sürekli sınıfta kalınca Tıp Fakültesi’nden ayrılıp Hukuk Fakültesi’ne yazılır. İlk başlarda bu okul değişikliği ona iyi gelmiştir. Ancak birde maddi imkânsızlıklar vardır. Tıbbiyedeyken kaldığı yurttan da atıldığı için, babasının çok zor şartlarda gönderdiği harçlık yetmemiş, zaman zaman kahvelerde sabahlamıştır. Günlerini geçirdiği sabahçı kahveleri arasında; Küllük Kahvesi’nin edebî anlamda yeri farklıdır. Hocası Rıfkı Melûl Meriç’le tekrar burada karşılaşmıştır. Küllük Kahvesi Bayezid Camisi’nin Bayezid’e bakan kapalı kapısı önüne yerleştirilmiş, üstü mermer masalarla bahçeyi ortadan ikiye ayıran, dar yolun karşısındaki Mahir Sönmez’in sahibi olduğu ünlü Emin Efendi lokantasının mutfak bölümüne bitişik önü tümüyle cam, tek katlı basit yapıdan oluşurdu. Küllük, 1920’lerden 1950’li yıllara kadar varlığını sürdürdü. Âdeta devrin ‘‘açık hava akademisi’’ydi.

Müdavimleri arasında Peyami Safa, Reşad Nuri Güntekin, Neyzen Tevfik, Abdülhak Hâmid, Yahya Kemal, Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Reşat Ekrem Koçu, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Arif Dino, Abdulbaki Gölpınarlı, Abidin Dino, Rıfat Ilgaz, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sait Faik Abasıyanık, Salah Birsel, Özdemir Asaf, İlhan Berk, Orhan Veli Kanık gibi ülkenin en önemli şair ve yazarları vardı. Beşir Ayvazoğlu, bu konuda şu yorumu yapar: “Akşehir’den öğrencisi olan genç edebiyat heveslisini alıp Küllük Kahvesi’ne götüren Meriç de eski bir tıbbiyelidir ve tıbbiyelilik ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiştir. Eski öğrencisine İstanbul’da ilgi göstermesini, onda biraz da kendi gençliğini bulmuş olmasına bağlayabiliriz.”

Necip Fazıl, bir yazısında Küllük’ü bir “akademya” olarak nitelendirir ve kıraat hanenin çizimini şu cümlelerle ortaya koyar: “Beyazıt Camisi’ne bitişik ağaçlıklı kahve. Arkasını verdiği caminin vakarlı duvarı ve yüzünü çevirdiği lokantanın döner kebabı arasında, züppe tabiriyle janr sahibi bir yer. Her cinsten, sınıftan, mezhepten, zevkten, kılıktan, edadan bir mahşer. Arada bir, musalla taşına varabilmek için bu kalabalıktan yol rica eden cenazeler. İslam cenazesi geçerken Frenk muaşeret kitaplarındaki bir kaide titizliğiyle ayağa kalkan zarif adamlar kütlesi. Mehmet Akif’in naaşını kaldıranlarında bu Küllük Kahvesi’nin müdavimleri olduğu söylenir. Tarık Buğra; edebiyat heveslisi bir genç olarak İstanbul’a ayak bastığında Küllük Kahvesi’nin hayatında oynadığı rolü Tercüman gazetesinde yayımladığı bir yazısında şu cümlelerle açıklar: “Küllük de Bayezid’in talebe kahvelerinden birisi idi; o da yok artık. O olmayınca da Bayezid’in adı ha kalmış, ha kalmamış; ne fark eder? Küllük bir devirdir tek başına. Bilenler Küllük’ü Darü’l-Fünun’un -ve üniversitenin- tamamlayıcısı, hatta başlı başına bir üniversite sayarlar: ‘Küllük’ten mezunum’ diyen yalnız ben değilim. (…)

Kısacası Küllük’te beslendim. Yalnız edebiyatta değil, tıp dâhil, hukuk dâhil, hemen her mesleğin, sonradan ün yapmış, hâlâ tanınan veya vefat edip de hafıza-yı beşer’in nankörlüğüne mahkûm düşen Türkiye değerleri geçmiştir Küllük’ten.. Küllük onların üzerinde hak sahibidir. Küllük, sindirimi bozuk olmayan herkesi beslemiştir: Buram buram kültür tüterdi akasyalarından, ıhlamur, çınar, atkestanesi ve çitlembik ağaçlarından.. Kışın vagona benzeyen salaş kısmının yabancıları, alışmamışları boğabilecek havasından!”

Ayrıca Tarık Buğra, yıllar sonra kaleme aldığı bir yazıda Küllük’e borçlu kaldığını, bu mekânın “borcunu ödeyemediği birkaç alacaklıdan biri” olduğunu belirtir ki aşağıdaki cümleler bahsedilen kültürün yazar üzerindeki etkisini de göstermektedir:

“Küllük Kahvesi, borcumu ödeyemediğim birkaç alacaklımdan birisidir. Yazmayı tasarladığım ikinci piyesimin adı ‘Robert Taylor Küllük’te’ idi. Ama ne bir piyes, ne bir roman… Sadece bir tek hikâye. Ve bazı atıflar… Hakkını verebilmiş değilim. Belki yadırgayacaksınız, ama inanın, Küllük garsonları, briççileri, prafacıları, Fuat Köprülü’leri Yahya Kemalleri zenginleştirmiştir” demiştir. Tarık Buğra tıp fakültesinden ayrılır, hukuk fakültesine devam eder ancak; burayı da bitiremez. Kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nün son sınıfından, bitirme tezini veremeden okuldan ayrılır. Ardından askerlik günleri, İskenderun’daki hazırlık kıtasına sevk edilmişi, oradan da Ankara’daki Yedek Subay Okulu’na devam etmiştir. Buğra’nın askerlikte üç yılı vardır, bu üç yılda da on bir sürgünü olmuştur. Sürgünlerine sebep olarak Milli Şef İsmet İnönü’nün o günlerde kendi bıyıklarını kesmesi ve bütün askerlerden ve devlet memurlarından da bıyıklarını kesmelerini istemesi olayıdır. Buğra bıyıklarını kesmemiş, bu yüzden de sürgün olmayı kabul etmiştir.

Askerlik bittikten sonra yeniden İstanbul’a dönmüş, Ahmet Ateş’in teşvikiyle 1947 sonbaharında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırmıştır. Kısa bir süre sonra askerde tanıdığı Behçet Necatigil’in yardımıyla Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavinliğinde bulunmuş ve bu okulda ders vermeye başlamış, maddi açıdan biraz rahatlamıştır. Fakültede Türk Dili ve Edebiyat Bölümü öğrencilerinin çıkardığı bir dergi vardır: “Zeytin Dalı”. Dergide öğrencilerin yanı sıra hocaların da yazıları yer almaktadır. Buğra bu dergiye hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın isteği üzerine “Kekik Kokusu” isimli bir hikâye yazmıştır fakat Mehmet Kaplan bu hikâyeyi beğenmemiştir: “Sen hikâye falan yazamazsın” diyerek onu kırmıştır. Bu söz Buğra’nın zoruna gittiğinde o akşam Şişli Terakki Lisesi’nde “Oğlum” isimli hikâyesini yazmıştır. Ertesi gün Mehmet Kaplan’a hikâyeyi okutmuş ve onun beğenisini kazanmıştır. Kaplan bu hikâyeyi hemen yayınlatacağını söyleyerek onun gönlünü almaya çalıştıysa da başarılı olamamıştır, Buğra onun bu teklifini kabul etmemiştir. Hikâyesini Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı yarışmaya göndermiş ve bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edilmiştir (1948). Ancak, Tarık Buğra’ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak takdim edilmiştir. Bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artar ve memleketine giderek babası ile birlikte ilk sayısı 1949’da yayınlanan Nasrettin Hoca gazetesini yayımlamaya başlar. Tarık Buğra, 28 Haziran 1952’de babasını kaybetmiştir. Babasının vefatının ardından gazeteyi devreder. Sonrasında Buğra tekrar İstanbul’a dönerek; Milliyet, Vatan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde edebiyat tenkitleri ve denemeler kaleme alır. İstanbul’daki Vatan gazetesinin yazı işleri müdürlüğüne getirilmiş, oradan Milliyet’e geçerek spor sayfası sorumlusu olmuştur. 1959’da ise Tercüman gazetesindedir. Bu arada kısa bir İskandinavya seyahati olmuştur. Dönünce Yeni İstanbul gazetesinin yayın müdürlüğünü kabul etmiştir.

Daha sonra Türkiye Spor isimli günlük spor gazetesinin neşriyat müdürlüğüne görevlendirilir. Bu arada “Küçük Ağa”yı hazırlamıştır ve 1963’te Yeni İstanbul’da tefrika ederek 1964’te yayımlatmıştır. Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenler, fıkralar yazar, Türkiye Gazetesi’nde de yazıları okuyucuları ile buluşur. Tarık Buğra ilk evliliğini 23 Eylül 1950’de Edebiyat Fakültesi’nden tanıdığı Jale Baysal ile yapmıştır. Bu evlilikten 1951’de bir kızı (öğretim üyesi Ayşe Buğra dünyaya gelmiştir.

1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1955’te çıkan “Siyah Kehribar” la roman yazımına merhaba demiştir.

Kurtuluş Savaşı’na şirin bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmî tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirmiştir. Küçük Ağa’nın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumhuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Orta oyuncusu “Komik-i Şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Millî Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken ile Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını kazandı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi hâline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.

Tarık Buğra, 1993 Eylülünde tatil için gittiği Akçay’da rahatsızlanır. Hastalığına kanser teşhisi konur. Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir ameliyat olur. Ameliyattan dört ay sonra 26 Şubat 1994 tarihinde vefat eder. 28 Şubat’ta Fatih Camisi’nde kılınan cenaze namazından sonra Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Nazike Hanım’ın yanında toprağa verilir.

Kaynakça:

  1. Tonga Necati, Tarık Buğrayı besleyen edebiyat mahfilleri, Türk dili, Aralık 2018, S.68
  2. Ayvazoğlu, Beşir, “Tarık Buğra Küllük’te”, Türk Edebiyatı, S. 246, Nisan 1994,
  3. Akşehir Turizm Rehberi.
  4. Durmuş Gökay, Tarık Buğranın Eserleri’nde Küllük Kahvesine Yönelik Tahliller. Türük Uluslararası Edebiyat, Dil ve Halk Bilimi Araştırmaları Dergisi. Yıl 2019, Sayı: 19.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir