Küçük Ayasofya Camii’nin Tarihi

Camilerin, Müslümanlar için ne denli önemli ve kıymetli olduğu hepimizin malumudur. İslam dininin en kutsal mekanlarından olan camiler, cemaatin bir araya gelerek namaz ibadetini ifa ettiği dinî yapılardır. Namazın yanı sıra hasbihâl etmek ve çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunmak da camilerin insanlara kazandırdığı değerlerdendir.

İslam tarihinde gerek mimarisiyle gerekse ihtiva ettiği manevi manasıyla yeri apayrı olan birçok cami vardır. Elbette tüm camiler Allah’ın evidir ve hepsi çok değerlidir. Bununla birlikte muhtelif sebeplerden ötürü yahut tarihî ve mimari bakımdan öne çıkan camiler de mevcuttur. Bu camilerden biri de Küçük Ayasofya Camii’dir.

Küçük Ayasofya Camii, Sultanahmet Meydanı’nın güneybatısından denize doğru inerken tren yolunun hemen yanında, Cankurtaran ile Kadırga semtlerinin kesiştiği alanda, bulunduğu mahalleye adını veren küçük bir camidir. Küçük ve mütevazı görüntüsünün aksine mimarisi ile yeni bir çağ açan, ilginç hikayeler barındıran bir yapıdır aynı zamanda Küçük Ayasofya.

Küçük Ayasofya ile İlgili Çeşitli Rivayetler

Kilise olarak inşa edilen yapının asıl ismi Sergios ve Bakhos Kilisesi’dir. Doğu Roma İmparatoru I. Jüstinyen (Justinianos/Iustinianus) ve karısı Theodora tarafından 527 senesinde yapımına başlanan kilisenin inşaatı 532 yılındaki Nika Ayaklanması sırasında zarar görünce ancak 536 yılında tamamlanabilmiştir. Kilise ismini Hristiyanlığa geçtikleri için işkence ile öldürülen ve daha sonra azizlik mertebesine getirilen Sergios ve Bakhos isimli iki askerden almıştır. Efsaneye göre İmparator I. Anastasios (Anastasius)’a karşı bir komploya karıştıkları iddiasıyla idama mahkûm edilen Jüstinyen ve amcası Justin sabah gerçekleşecek olan idamlarını beklerken o gece Aziz Sergios ve Aziz Bakhos İmparator Anastasios’un rüyasına girmiş ve onların suçsuz olduklarını söylemişlerdir. Bundan etkilenen imparator da Jüstinyen ve amcasını affetmiştir. Jüstinyen tahta geçtiğinde ise bu iki azize olan minnetini göstermek için bu kiliseyi inşa ederek kiliseye Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’un adlarını vermiştir.

Küçük Ayasofya ile ilgili anlatılan olaylardan bir diğeri ise şöyledir. 551 yılında Papa Virjil, dinî bir sorunu halletmek için İmparator Jüstinyen’le görüşmek üzere İstanbul’a gelir. Görüşmeler neticesinde sorun çözülemediği gibi Papa’nın sorun karşısındaki tavrı İmparator’un hoşuna gitmez, bir yandan da Papa’nın sahip olduğu hakimiyet ve nüfuz imparatoru rahatsız eder. İmparator’un niyetini fark eden Papa, hayatını emniyete almak amacıyla İstanbul’da ikamet ettiği saraydan ayrılarak Sergios ve Bakhos Kilisesi’ne sığınır. Buna rağmen İmparator, Papa’nın tutuklanması emrini verir. Emri yerine getirmek için kiliseye giren askerleri gören Papa apsisteki mihraba sarılır, askerler kendisini ayaklarından saçlarından sakalından çekmeye başlarlar fakat Papa direnerek tutunduğu yeri bırakmaz. En sonunda mihrap yerinden kopar ve askerlerin üzerine yıkılır. Askerler bunu ilahi bir işaret olarak görmüş olacak ki Papa’yı bırakarak oradan uzaklaşırlar.

I. Jüstinyen dönemi Doğu Roma için adeta bir Rönesans niteliği taşımaktadır. Birçok alanda görülen yenileşme ve ilerleme kendini mimaride de göstermiş; çeşitli deneysel eserler verilmiş, İstanbul farklı ve iddialı birçok yapı ile donatılmıştır. Sergios ve Bakhos Kilisesi de bu eserlerden biridir. Yapı, kareye yakın asimetrik bir dikdörtgen formundadır. Bu asimetrik şeklin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı kaynaklarda bu çevrede Büyük Saray’ın bir pavyonu olan Hormisdas Sarayı’nın ve Aziz Petrus ile Aziz Pavlus adlarına yapılmış bir kilisesinin bulunduğundan bahsedilir. Bu yapıların tam yerleri bugün bilinmese de Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin bu yapıların arasına sıkıştırılmış olması sebebiyle asimetrik bir dörtgen olarak inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

Mimari Özellikleri

Küçük Ayasofya Camii, esasını teşkil eden büyük bir kubbenin hâkim olduğu merkezî planlı Erken Bizans dönemi yapılarının güzel bir örneğidir. Kubbe kabuğu tamamen düz bir yüzey halinde olmayıp dalgalı biçimde örülmüştür. Merkezî planın aynı tarihlere ait, fakat daha değişik bir uygulanışı Kuzeydoğu İtalya’da Ravenna’daki S. Vitale Kilisesi’nde de görülür. Bu planın birbirinden farklı çeşitlemeleri Kudüs’teki Kubbetü’s-sahre’de de mevcuttur. Dolayısıyla yapı dünya mimarlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Camiye dönüştürüldükten sonra üzerinde yapılan değişikliklerin büyük bir kısmı klasik Türk sanatının örnekleridir. Böylece Küçük Ayasofya Camii, Bizans ve Türk mimarilerinin birbiri içine grift olduğu bir eser halinde günümüze kadar gelmiştir. Cami çok yakınından geçen demiryolu yüzünden çukurda kaldığı gibi son yıllarda hızları ve sefer sayısı çoğalan trenler yüzünden devamlı sarsıntı geçirmekte ve zarar görmektedir. Son olarak 1999 Marmara depreminde de tehlikeli çatlakların belirtileri görülmüştür.

Dikdörtgen yapının içine sekizgen oluşturacak şekilde yerleştirilmiş sütunların üstünü kaplayan dalgalı ana kubbe, dört yarım kemer ve dört yarım kubbe ile desteklenmiş böylece yapının iç mekanının genişlemesi sağlanmıştır. İlk defa kullanılan bu yarım kubbe modeli sayesinde hem iç mekânlarda ekstra bir genişlik sağlanmış hem de büyük kubbelerin ağırlığının yandaki yarım kubbelere aktarılması sayesinde daha büyük ana kubbeler yapılmasının yolu açılmıştır. Bu açıdan Küçük Ayasofya kendinden birkaç yıl sonra inşa edilecek olan “Büyük” Ayasofya’nın küçük ölçekli bir denemesi olmuştur. Ayasofya gibi anıtsal bir yapı ile başarısını kanıtlayan yarım kubbeli model İstanbul’un fethinden sonra Türk mimarisini de etkileyerek bugünkü camilerimizin alametifarikası olan kubbeli görüntünün de temelini oluşturmuştur. İstanbul’un fethinden önce Türk cami mimarisi kare yapı üzerine yerleştirilen görece küçük çaplı kubbelere dayanmaktaydı. Büyük bir cami yapılmak istendiğinde ise bu yapılardan birkaçı yan yana getirilir yani yapı birbirinden bağımsız yan yana dizilmiş birçok kubbe ile örtülmüş olurdu. Ayasofya’nın dolayısıyla Küçük Ayasofya’nın etkisinden sonra ise yarım yan kubbeleri kullanmaya başlayan Türk mimarlar Süleymaniye’deki gibi devasa ana kubbeler ve birbirlerini destekleyerek aşağı doğru inen yarım kubbelerden oluşan kubbe şelaleleri inşa etmişlerdir. Aynı şekilde Küçük Ayasofya’nın kubbesinin oturtulduğu sekizgen yapı şekli de Türk mimarlar, özellikle Mimar Sinan tarafından birçok eserde kullanılmıştır. Örneğin Rüstem Paşa ve Selimiye camilerinde kubbenin sekizgen yapı üzerine oturtulduğunu görmekteyiz.

II.Bayezid Dönemi ve Camiye Çevrilmesi

İstanbul’un Roma döneminden kalan en eski ibadethanesi olan Küçük Ayasofya henüz daha inşaat halindeyken 532 yılında çıkan Nika İsyanı sırasında zarar görmüştür. Ardından 9. yüzyıldaki ikonoklazm döneminde bazı iç süslemeleri zarar görmüş ama aynı yüzyıl içinde onarılmıştır. En büyük zararı ise 1204 yılındaki Latin İstilası döneminde görmüştür. İstanbul’un fethinin ardından kilise hemen camiye çevrilmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kilise olarak kullanılmaya devam edilen yapı II. Bayezid döneminde kimilerine göre 1497 kimilerine göre ise 1504 yılında sarayın Bâbüssaâde Ağası (Kapı Ağası) Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir. Küçük Ayasofya adı yapının camiye çevrilmesinden önce asıl Ayasofya ile olan benzerliği sebebiyle mahalle halkı tarafından verilmiştir. Camiye çevrildikten sonra da Hüseyin Ağa’nın adı yerine bu isimle anılmaya devam etmiştir. Yapının camiye çevrilmesi sırasında tüm iç süslemeleri değiştirilmiştir. Yapıldığı dönemde tamamen mermer ve mozaiklerle kaplı olduğu düşünülen iç mekân bugün sıva ile kaplı haldedir. Ancak dantel gibi işlemeli sütun başlarında Jüstinyen ve Theodora’nın monogramları ile üst galeri zemini hizasından tüm iç mekânı çevreleyen akantus yapraklarıyla süslü friz üzerindeki Yunanca yazılar görülebilmektedir.

Kubbeyi taşıyan sekiz ana kolonun friz ile birleştiği yerlerde bulunan arşitravlardaki üzüm salkımı ve yaprağı kabartmaları yapının putpereslik devrinde şarap tanrısı Bakus adına yapılmış olan bir tapınağın yerine inşa edildiği ve adındaki Bakhos`un da buradan geldiği iddialarına sebep olmaktadır. Yine camiye çevirme sırasında Osmanlı mimari özelliklerine uygun olarak büyüklü küçüklü pek çok pencere açılmış, bazı pencereler ise duvar örülerek kapatılmış; iç mekâna mihrap, minber ve müezzin mahfili eklenmiştir. Yakın zaman kadar caminin bir köşesinde Osmanlı dönemi itfaiyecilerinin meşhur aleti olan “tulumba” bulunurdu. Bu yangın söndürme aracı her ne kadar Türk işi olarak görülse de aletin asıl mucidi Müslüman olarak Davud Gerçek adını alan bir Fransız’dır. Tulumbanın bulunduğu yerdeki küçük havuz kilise döneminde vaftiz için kullanılırdı, camiye çevrildikten sonra ise abdest alma yeri olarak kullanılmış ancak bugün içi beton ile doldurulmuş vaziyettedir.

Camiye çevirme ile birlikte yapının Batı cephesine 5 küçük kubbe ile örtülü son cemaat yeri eklenmiş, avlunun etrafına da daha sonra medrese olarak kullanılacak olan zaviye odaları inşa edilmiştir. Balkan Savaşları esnasında İstanbul’a kaçanların yerleştirildiği bu odalar günümüzde geleneksel el sanatı eserlerinin üretilip satıldığı atölye/dükkanlar olarak kullanılmaktadır. Yapının güneybatı köşesine ana binadan bağımsız bir minare eklenmiştir. Eklenen ilk minarenin nasıl olduğu bugün bilinmemektedir. Ancak bu minarenin yerine 18. yüzyılda Sadrazam Mustafa Paşa tarafından barok üslubunda yeni bir minare inşa edildiği kaynaklarda geçmektedir. Sekizgen bir kaide üzerine inşa edilen bu minarenin düz levha şeklinde korkuluklara ve barok süslemelere sahip bir şerefesi ile kurşun kaplı klasik bir külahı olduğu bilinmektedir. Ancak bu minare 1936 yılında bilinmeyen bir sebepten dolayı kaidesine kadar yıkılmış, bir süre minaresiz kalan yapıya 1955 yılında bugünkü minaresi eklenmiştir. Camininavlusunda bulunan, 1740 yılında Sadrazam Ahmet Paşa tarafından inşa ettirilmiş, sekizgen şeklindeki havuzlu mermer şadırvan da 1938 senesinde yıkılmıştır. Caminin bahçesinde girişe göre sol tarafta bulunan türbe Sultan II. Bayezid’in Kapı Ağası olan Hüseyin Ağa’ya aittir. Camiye çevirttiği Küçük Ayasofya ve hemen yakınındaki Çardaklı Hamamı, Amasya’daki Kapı Ağası Medresesi ve bedesteni, Amasya’nın kuzeydoğusunda Sonisa (Uluköy)’daki cami ile medrese, Çarşıkapı’daki mescid ve Edirne’deki hanlar gibi yaptırdığı birçok yapıdan Hüseyin Ağa’nın son derecede zengin biri olduğu anlaşılmaktadır. 1870-1871 yıllarında yapının 5 metre yanından geçecek şekilde inşa edilen demiryolu yapıya büyük zararlar vermiştir. Kaynaklarda belirtildiğine göre her tren geçişinde güney duvarlarınıntaşları dökülürmüş. Bu sebeple bu duvar 1877 yılında Osmanlı örgü sistemi ile baştan yapılmıştır. İlk başta zemin seviyesinden 1 metre yüksekte bulunan demiryolu 1950’lerde zemin seviyesinden 3 metre yukarı çıkarılmış böylece yapıya verdiği zarar azaltılmıştır.

1937 ve 1955’te iki büyük restorasyon gören yapının cephesi daha önceleri sıvalı ve badanalı iken 1955’teki restorasyonda kubbe kasnağı dışındaki tüm duvarların sıvası kazınmış, tuğla ve taş örgüler görünür hale getirilmiştir. 2002 yılında başlayan son restorasyon çalışması tartışmalı bir sürecin sonunda 2006 yılında sona ermiştir.

KAYNAKÇA

  1. http://www.kalinti-istanbul.com/item/kucuk-ayasofya-camii/
  2. https://islamansiklopedisi.org.tr/kucuk-ayasofya-kulliyesi
(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Temmuz, Vesaire

Camilerin, Müslümanlar için ne denli önemli ve kıymetli olduğu hepimizin malum...

İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın

Camilerin, Müslümanlar için ne denli önemli ve kıymetli olduğu hepimizin malum...

Türkçe'nin Sır Kapılarını Aralamak

Camilerin, Müslümanlar için ne denli önemli ve kıymetli olduğu hepimizin malum...