Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Korkma!

avatar

Arslan Karadayı

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Ankara’ya gitmeyeli epey olmuştu. Konsolosluktan hallolacak bu vize konusu vesilesiyle Ankara’nın ayazında kahve içecek olması gerginliğini de erbainin soğuğunu da sıkıntıdan huzura inkılap ettiriyordu. Trenden indiği gibi bir ticari taksiye atlayıp konsolosluk binasına geçti. Görüşme tahmininden kısa sürdü. Kısa süreli bir ticari vize olduğundan ve evrakları da tam olduğundan, sorunla karşılaşmadı. Her şey gayet iyiydi. Evrakları teslim etti ve çıktı.

Dönüş için tren saatine epey vakit vardı. Kahvaltıyı da erken yaptığından şimdi bir yemek yese fena olmazdı. Çocukken rahmetli babası ile Ankara’ya geldiklerinde uğradıkları bir lokanta vardı. Muhtemelen yerinde değildi ancak etrafında elbet bir yerler bulurdu. Düşündüğü gibi oldu. Eski lokantadan eser yoktu.

Daha büyük ve afili camlarla büyük kebapçılar hâline gelen sıra sıra dükkânları gördü. Birisine girdi. Siparişi verdi. Siparişini beklerken telefonuna gitti eli ve sosyal medyaya göz atmaya başladı. Siyaset, spor, çevre, dünya, depremler, savaşlar… gibi pek çok haber vardı. Bu arada bir arkadaşının paylaşımı dikkatini çekti. Furkan ile ilkokul ve ortaokulu birlikte okumuşlar, ardından girdikleri sınavda farklı okulları kazanarak öğretim hayatlarına devam etmişler, üniversitenin ilk yılları da en azından bayramlarda görüşmeye gayret etmişler ancak daha sonra hepten kopmuşlardı. Sosyal medyada hâlen bağlantıları olması dışında görüşemiyorlardı. Furkan has çocuktu. Okul bitirme derecesi için hem en dişli rakibi hem de en sevdiği arkadaşıydı. Dikkatini çeken paylaşım da zaten bu karmaşa ve yığıncılık içerisinde tam da Furkan’a yakışır türdendi: “Mehmet Akif Ersoy ve İstiklâl Marşı’nı “şair ve şiir”in de üzeri bir makamda duyabilirsek, belki o zaman ‘mukaddes emanetler” tanımımızı yeniden yapabiliriz.” Zihni bulandı. Furkan, çok sık sosyal medya paylaşımı yapmayan ancak yapınca da tam böyle zihin açan türden şeyler patlatıveren bir arkadaşıydı. Doğru söylüyordu. Birlikte ilk okulda ödev olarak üstlendikleri “İstiklal Marşı’nın on kıta ezber” meselesini, uzun kış gecelerinde iki göz sobalı evlerinin yatakları, televizyonu ve sofra yerleriyle bir arada oldukları dar odalarında yapıyorlar ve sabah da okula kar üzerinde adım adım okuyarak ulaşıyorlardı ya… Haklıydı Furkan. Yalnız bundan ibaret dahi olamazdı.

Bu arada internette arama motorlarından “Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı, yazılışı, kabulü” gibi kelimeleri aramaya başladı. Orada, yok burada, şu nasılmış, burası… derken… Masasına bırakılmış ve çoktan soğumuş servise dahi dokunmadan hesabı ödeyip çıktı. İstikameti belliydi. “Hamamönü” dedi ilk bindiği taksiye. Kar yağıyordu. Taksici “beyim Hamamönü’nün ne tarafına gideceksin? Tacettin mi?”

“Hah! Evet evet! Tacettin Dergâhı’na yakın yerde indiriver!”

Taksiden indi, dar sokağa girdi. Hediyelik eşya dükkanları, lokantalar… İşte. Tacettin Sultan Dergâhı. Daha birkaç gün önce bir televizyon programında dinlediği Mim Kemal Öke geldi hatrına. “dergâhlar, yaralı ceylanlar kulübüdür.” demişti.

Kar, mermerlerin üzerine yığılmış, havanın ayazını kırmış, eşsiz bir sessizlik türküsü ile buram buram sevda indiriyordu. Belki burada, bu bahçede böyleydi. Ancak adımını atıp, Mehmet Akif Ersoy’un, dergâhın dış duvarına asılmış tablosunu görünce içi içine sığmadı. Başı döndü. Burnu sızladı. Trenler, istasyonlar, raylar… Hep etkilerdi zaten lakin, başlayan mücadeleye katılmak üzere M. Akif’in Anadolu’ya gelişini düşleyince bir tren içerisinde… Önce bu kadar kolay binebildiği ticari taksi lüksünden utandı, sonra trene olan muhabbeti arttı… ve düşleyince hem de şu karlı ayaz gününde soğuk duvarları, sırtındaki paltodan çekindi. Sebilürreşad’ı bulabilseydi ah, bir büfe sepetinde…

“Korkma!” diyordu başlarken. Emniyetine sonsuz bir tevekkülle bağlandığı Rabbi’nin sevgili Resulu (sav), çıktıkları o kutlu hicret yolunda sadık yol arkadaşına böyle sesleniyordu: “Korkma, Allah bizimledir.”

“korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”

Bu şafaklar ki, nice dua ile sehere bağlanmıştı. Bu şafaklar ki en ıssız gecelerin inşirah sabahıydı. Ankara, yoklukla sığındığı Tacettin Dergâhında bir şaire değil; milletin sinesinde bir kalemin dünyaya başkaldıran şiirine rahle idi. Soğuk duvarlar kağıt oluyor, bir iman kalem kesilip, aşk ile mürekkep doluyor ve Ulus’ta milletin irade bağrı meclis, gözyaşlarının şahitliğinde haykırıyordu.

Mart, takvimleri siliyor, hür bir yurda vurulmaya kalkılan zincirleri dağları yırtıp da enginlere sığmayarak not düşüyordu insanlık tarihine… emperyalist ve haçlı ordularına karşı cemre olan imanını ikrar ediyordu. Harflerin saf saf yarıştığı bu marşı, “bunu ben de yazamam” diyerek semalara teslim ediyordu M. Akif… Bir şair, milletvekili maaşının onlarca misli bir ödül dediklerinde, kendisini ıssız bir tabutun merasimine teslim edecek kadar büyük bir yürek dökerek bu ödülü de almıyor ve kadın ile çocuklara destek olan bir hayır kurumuna bağışlıyordu.

Ve ekliyordu: Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.

“Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”

Ankara’ya vize için gelmişti ya hani… Tacettin Dergâhında durdu vakit. Öylece kaldı.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.