Kokusu Burnumda

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Gün inceden inceden ağarmaya başlamıştı. Sobanın üstünde kaynayan çayın fokurdama sesleri ile burnuma kokusu gelen babaanne helvası gözlerimi açıp yataktan çıkmam için yetmişti. Aklım yettiğinden beri babaanneme misafir olmak, hafta sonlarını yanında geçirmek, kuzine sobasında pişirdiği ekmeği tereyağlı yumurtaya banarak yemek belki de hayatımın en güzel anlarından biriydi. Her bir gün çok özeldi onunla, hele de kış ayları. Oturunca sofranın başına başlardı anlatmaya. Anlattıklarını kaçırmamak için can kulağıyla dinlerdim, bir taraftan muhteşem mis kokularla donatılmış yemeklerden yemek için konuşmasının bitmesini beklerdim. Dedemle olan kavgalarını anlatırdı, kızardı. Hem de nasıl “o var ya o, ataşlara gelesice” diye başlardı söze. Ah babaannem ne çok kavga ederlerdi dedemle. Rahmetli, bulurdu kavga edecek sebepler. Ya soba geç yanmış olur ya da ekmek kızarmamış, yemeğin tuzu neden fazla ya da neden yağını az koydun… Babaannemle kavga edecek bir şey bulamazsa ahırdaki ineklere, danalara bağırırdı. Öyleydi işte…

Kavurmaya başlayınca un ile yağı dalıp gidiyorum böyle çok uzaklara çocukluk anılarına. Kola kuvvet belki kırk, belki elli dakika kavruluyor bu nimet. Market helvasına alerjisi olan çocukların varsa eksik olmaz evde un helvası. Tütmeye başlar dumanı dakikalar ilerledikçe, daire kapısından sızar ince ince komşulara ulaşır. Tabağını alan gelir bu lezzetten mahrum kalmamak için. Açılan kapıda gülümseyen yüzler mutlu eder insanı. Bir taraftan kahve koyarsın ocağa ya da çay. Ne severlerse ne ile içmek isterlerse. Onlar, zahmet etme bir kaşık helvandan alıp gideceğiz derler de sen bırakmazsın. Yarenlik yaparlar dakikalar boyu kavrulan un ile ağın yanında. Anlatırlar oradan, buradan, havalardan, gürültü yapan komşulardan, huysuz aksi kocalardan, akıllı ama tembel çocuklardan… Koyulaşmaya başladıkça rengi, unun kokusu da hal almıştır. Şeker ve suyu ekleme zamanı gelmiştir artık. Sıra ile konur içine tencerenin. Önce şeker biraz kavrulur un ile sonra su eklenir. Yalnız tencereyi alacaksın ki kenara eklediğin suyun buharı kavurmasın ellerini. Komşulardan biri kalkar ayağa kahveyi yapayım ben der. Yap tabi aynı anda nasıl yapayım ikisini birden. Eh, artık helvamız hazır sıcak sıcak dumanı üstünde tüterken tabaklar tek tek uzatılır. Konur sıra ile önüme. Kahveler de hazır daha ne olsun işte…

Babamın cenaze yemeğinde de helvasını ben yapmıştım. Yanına her gittiğimde yap kızım sıcak sıcak yiyeyim derdi. Bir tepsi yapardım ta ki diğer ziyaretime kadar yetsin diye. Annen gibi çok güzel yapıyorsun o da babaannenden öğrenmişti der gözleri dolardı. Bir baba için ne güzel bir mutluluktu annesinin el lezzetini kendi evladının devam ettirmesi. Cenazeye başsağlığı için gelenler yemekle birlikte dağıtılan helvanın tadına baktıkça ne için geldiklerini unuturcasına birbirlerine bakarak tarifini nasıl alacağız der gibi helva kaygısına düşmüşlerdi. Onların bu komik sevimli halleri gözyaşlarımın yanında yüzümde tebessüm oluşmasına sebep olmuştu.

Babam şöyle uzaktan izliyor olsa o da çok gülerdi sanırım. Unutuyorduk nerede ne için bulunduğumuzu böyle işte…

Yıllardır süregelen bir gelenek cenaze helvası. Bir kaşıkta bana verin benim için yapılmadı diye ölüyü mezarından konuşturacak bir lezzet. Yağ, un, su ve şeker birleşimi nasıl bu kadar lezzetli hale gelebilirdi ki? Yapan elde miydi maharet?

Öleceğim günün önceden haber verileceğini bilsem kendi helvamı kavurup öyle gider teslim olurdum Azrail’in ellerine. İsterdim ki son bir kez olsun kendi elimden helvamı yesin cenazeme gelen eş dost tanıdık. Yapsınlar son duamı işte…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir