Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Kitap Tahlili: Kayı – Ahmet Şimşirgil

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Kayı Serisi, meşhûr tarihçi Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil’in Osmanlı Tarihi’ni anlattığı 11 kitaptan oluşan seridir. Hoca, 2000 yılında yazmaya başlamış ve 2019 yılında Kayı 11 – Elveda ile bitirmiş. 12 Aralık günü Eskişehir’de kitap fuarında söyleşisi vardı ve seri ile ilgili:
“Seriye başlamadan evvel çok korkuyordum ki bu seriyi bitirmek nasip olur mu ki diye… Bi r akademisyen olarak Osmanlı Tarihi’ni yazmak az kişiye nasib olmuştur. Rabbime hamd ediyorum ki bitirmeyi nasib etti” Ben Kayı serisini 2014 yılında okumaya başladım. Kayı 1, 2, 3, 4 ve 5..kitapları çok hızlı, çok aşklı, iştiyâklı bir şekilde okudum. Bir ay içinde 5 kitap bitti. Kayılarla yatıp kalkıyordum. Sonra 6.kitaba geldi sıra… İşte bu kitapta Osmanlı için alarmlar çalmaya başlamıştı. Ben de çok zorlanarak okuyordum. 5 kitabı 1 ay içinde okuyan ben, 1 kitabı zar zor bitirmiştim.

Çünkü 6. kitap ile Osmanlı için sonun başlangıcını okuyordum. Mesela başlı başına II.Osman (Genç) konusu bir acınâme idi benim için…6, 7 ve 8 ise çok yavaş ilerledi. Çünkü bu kitaplarda anlatılan başarısızlıklar, bozulmalar, yozlaşmalar okumama engel oluyordu. Hani bir dizide geçiyordu: “falanca şeyi yaptıkça sinirleniyorum, sinirlendikçe falanca şeyi yapıyorum. Bir kısır döngü içine giriyorum” Benimki de o hesap… Okudukça sinirleniyordum, sinirlendikçe de okuyordum. 9, 10 ve 11 çok hızlı okudum ama yine içim yana yana. Çünkü beni çok etkileyen Sultan Abdülaziz’in hal’i ve katli 9. kitapta anlatılır. Öyle bir katldir ki; sanki katledilen bir düşman devletin kralı. Bizim o dönemdeki paşalarımız, düşman devlete bile yapmaz o katli. Katlden sonra da yağma etmişler, Sultan’ın ve hanımlarının haremine dahi el uzatmışlar. Buna bağlı olarak 9.kitapın bazı kısımlarında gururlandım ve dedim ki: “Ulan! Osmanlı’nın ölüsü bile yeter size!” Haris, kindar, rüşvetçi, dünyâ ile zifafa girmiş adamlar yüzünden koskoca devlet; zebûn olmuş. O dönemde ‘Âl-i Osman olacağına âl-i Midhad olsun’ diyenler, ‘kînim dînimdir’ diyenler, Ramazan günü namaz kalınacağı esnada askerlerin ‘bizim abdestimiz yok’ demeleri üzerine: ‘canım kimin abdesti var, durunuz işte’ diyenler, Batılı bir diplomata ‘siz dışarıdan, biz içerden çalıştığımız hâlde Osmanlı’yı yıkamadık’ diyenler ve daha niceleri yüzünden koskoca Osmanlı yıkılmış, gitmiş… O dönemde başrol oynayan 4 şahıs için “Siz hangi topraklarda yetiştiniz? Ananız, babanız gâvur muydu be!” sözlerini söylemekten kendimi alamadım! Şu sözler 9.kitapta geçen paşalar için:

“Âl-i Osman; âl-i Firavn, âl-i lâdîni, âl-i iblîs olmuş
Devletin sahiplerinin üzerine bî-şeref vü bî-nâmuslar baş olmuş!
Kurt kocamış; itlere, köpeklere maskara olmuş
Reşidler, Rüşdü, Avniler, Fuad, Midhad ve Hayrullah kelpler
Maral-ı nâzik ve âhû-yu devlet üstüne çökmüş, iğfâl etmişler!”

10 ve 11. kitaplara aşağıda değinilecektir.

Kayı 1 – Ertuğrul’un Ocağı
Bu kitapta Osmanlı Devleti’nin ilk zamanları anlatılır. Koskoca Bizans’ın ortasında dimdik başlı görklü Türk devletinin ayak sesleri… Sonra Osmanlar, Orhanlar, Kosova Ovası’nda ‘beni Müslümanlar’a kurban et’ diyen Sultan Muradlar… Yıldırımlar… Her şeyi ile içimde deli taylar koşturuyordu Kayı 1’i okumak… Ertuğrul Obası’nda tüten ocak, yüreğimde tütüyordu sanki… Yiğitler durmadan, dinlenmeden o kaleyi, bu kaleyi, şu kaleyi alıyor Türk kalesi yapıyordu ya; sanki yiğitlerin atlarının üstünde benim de yumruk kadar milliyetçi kalbim uçuyordu kanatlanmışçasına… Hayde bre yiğitler… Sizin çiğnediğiniz topraklara kurban olsun tüm cihân…
Ey yağız yer! Artık mahkûm değilsin necis Bizans’ın atlarına ve mağrur adamlarının çizmelerine… Her adımıyla Allah diyen ulu Türk Müslüman yiğitleri seni yurt yapmaya geldi ve seni çiğnemeyecek, seni okşayacak. Seni sevecek… Uğruna kanlarını dökecekler. Uğruna yavrularını kurban edecekler ve yine senin bağrında saklayacaklar… Hele asırlar sonra bir ulu hakan çıkacak ki; ‘atalarım kanla aldı bu toprakları’ diyecek… Dünya üşüşecek başına, sana sahip olmak için… Biri çıkıp diyecek ki; ‘siz dışarıdan, biz içeriden bir türlü yıkamadık şu Osmanlı’yı…’ Osmanoğulları geldi. Dünyayı dize getiren, varlığının korkusuyla kilometrelerce sed çektirenlerin evladları, Oğuz Ata’nın torunları… Adaletin kamçısı Attila’nın soydaşları… Malazgirt Ovası’nı Bizans ve Bizans’a yardıma gelenlere dar eden ve “Sultanım! Bizans 200.000 orduyla yaklaşıyor diyen askerine; biz de onlara yaklaşıyoruz’ diyen ak köynekli sultanın torunları, şecaâtin görklü kahramanları geldi. İşte Kayı 1’de hislerim bunlardı…

Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman Gazi’ye mürşide ve büyüklere, âlime ve ârife hürmet etmesini:
“Ey oğul! Beni kır, ama Şeyh Edebali’yi kırma. Bana karşı gel, ona asla. O, bizim boyumuzun ışığıdır.” sözleri ile öğütleyen Şeyh Edebâli’yi okuyunca hayran kaldım ecdâdıma…
Burada bir es vereyim:
Bugünlerde bir dizide geçtiği üzere Şeyh Edebali’nin kızı, Osman Gazi’nin hanımı, Orhan Gazi’nin annesi, 1. Murad’ın nenesi ve dahi Yıldırım’ın, Fatih’in, Kanunî’nin, I.Ahmed’in, 2.Osman’ın, IV. Murad’ın, II.Mahmud’un, Sultan Abdülaziz’in, Sultan Abdülhamid’in neneleri olan Malhûn Hâtun ya da Malhâtun’un bir dönem rahibe kıyafeti ile ajanlık yapıp, Hristiyan mahzenlerinden bir şeyler aşırdığı, bazı cânî Bizans adamlarının kucaklarında kaçırıldığı ve işkence edildikten sonra ölüme terk edildiği gibi hezeyanlar hakikat değil; senaristlerin mâbâdından uydurduklarıdır. 1.bölümünü izlemiş, rahibe kıyafeti ile Malhûn Hatun’u gördükten sonra bir daha izlememişimdir. İtibâr etmemenizi öneririm.

Sultan Murad’ın duasını paylaşarak Kayı 1’e noktayı koyuyorum:
“Ya ilahi! Seyyidi! Mevlâyî!
İki cihan peygamberi Habib-i Ekrem yüzü suyu hürmetine; ayrılık gecesinde ağlayan gözler ve senin aşkınla sürünen yüzler hürmetine…

(…)

Ya Rabb!
Beni bu Müslümanlara kurban eyle.
Tek bu mü’minleri küffâr elinde mağlup edip helâk eyleme!
(…)
Evvel beni gâzi kıldın, ahir şehâdet nasip et!”

1’den 11’e…
Kayı’nın yazarı Prof.Dr.Şimşirgil, Kayı için şöyle bir çıkarımda bulunmuş: “Serinin Kayı 1’den 4’e kadar olan bölümünde Söğüt ve Domaniç’ten ibaret bir beyliğin 16 milyon kilometreyi haşmetli yürüyüşünü neye borçlu olduğu anlaşılacaktır. Milletlerin gönülleri nasıl kazanılır, öğrenilecektir. Bizi biz yapan değerler kavranacak; azmin, ilmin, tefekkürün tesirine şahit olunacaktır. Kayı 5-8 arasında genel olarak dünyada tek süper güç olmanın tehlikesi ve içine kapanmanın zararları anlaşılacaktır. İç çekişmelerin zararları fazlasıyla görülecektir. Buna rağmen böyle devirleri atlatmak kolaydır. Zira bünye sağlam olduğu için hastalığınızı anladığınızda hangi adımları atacağınızı bilmekte, gücünüzü tanımakta, tedbirleri almakta ve yeniden eski haşmetli günlere dönebilmektesiniz. IV. Murad, Köprülüler, 1. Mahmud Han devirleri bunlara en güzel misal teşkil etmiştir. Diğer taraftan aynı dönemlerde vukû bulan darbelerin bir ülke için ağır yıkımları da görülecektir. Kayı 9-11 arasında ise insanda olduğu gibi devlet siyasetinde de yanlış teşhisin ağır ve öldürücü zararlarına şahit olunacaktır.” Şimşirgil, Kayı 11’i Sultan Abdülhamid’in kardeşi Mehmed Reşad ile başlatıyor. İttihatçılar’ın abuklukları, Sultan Abdülhamid’den sonra gelen 2 sultanın sessiz ve neredeyse her şeye katlanır vaziyetleri anlatılmış.

II.Meşrutiyet ile 3 ülkenin nasıl elden gittiği; Arnavutlar’ın, İttihatçılar’ın inadı yüzünden Batılılara nasıl teslim edildiği, Bulgarların zulüm ve eziyetle yıkmadık-yakmadık Türk yurdu bırakmamaları üzerine ödül gibi Bulgaristan’dan tamamen çekilmeleri, Trablusgarp’ın bile-isteye İtalyanlar’a peşkeş çekildiği, Sarıkamış ve Çanakkale harekatları…

Burada bir duralım:
Sultan Abdülhamid, Libya’da etkin Senûsî Tarikatı ile dostluk kurmuş, Kurtoğluları aşiretini etkisi altına almış ve hem askerî hem sosyal ve istihbâri bir sur oluşturmuş Trablusgarp için. Sonra bu memleket sevdalısı İttihatçılarımız, Libya’da İtalya’ya karşı büyük direniş gösteren Kurtoğlu aşiretini lağvetmişler, gözünü iyiden iyiye Trablusgarp’a dikmiş İtalya’ya liman yapım hakkı tanınmış, Libya’da yeni silah gelecek va’diyle yerel halkın ellerindeki eski silahları toplatıp, bir daha silah göndermemişler. Sonra orada bulunan Osmanlı askerini de ‘isyan var’ diye Yemen’e göndererek Libya’yı İtalyanlar’a teslim etmişler. İtalyanlar, Trablus’un alındığını bildirdikleri telgrafı, zamanın sadrazamı İttihatçı İsmail Hakkı Paşa’ya gönderdiğinde, paşa İtalyan sefiri ile briç oynamakta imiş ve briç oynamaktan kalmamak için sefirin karısına okutmuş. İşte vatan sevdası, işte milliyetçilik, işte muhteşem hükümet! He bu paşa bir de sürekli Beyoğlu sokaklarında, millet görsün diye içer ve ‘alışsınlar’ dermiş. Bunlar masal değil; gerçekler…

Sonra Çanakkale…
Çanakkale 1915’te gerçekten geçilmedi. İnsanüstü bir gayretle 250.000 şehit pahasına geçilmedi. Sonra çoook meşhur bir paşamız; Çanakkale’ye geliyor.

O muhteşem direnişin komutanı Cevat Paşa’yı ödüllendirmek yerine görevden alıyor ve yerine Alman paşaları getiriyor. Paşalar bu kararlara itiraz etseler de değişen bir şey yoktu. O çok meşhûr paşamız ne derse o olacaktı. Şimşirgil şöyle der bu konu ile ilgili: “Paşanın devlet içinde kendinden öne çıkan bir Türk subaya tahammülü mü yoktu? 18 Mart başarısını görünce hemen Almanları öne çıkarmıştı.” sorusunu sorar. Biz de biraz hissî yaklaşarak şöyle soruyoruz:
Koskoca Sultan Abdülhamid’i indiren ve indirildiğini de 1 Laz, 1 Ermeni, 1 Arnavut, 1 Yahudi’ye haber verdirtenler; bir Cevat Paşa’yı Alman’a değişmeyecek miydi?

Şimşirgil ne demişti Kayı 1 için:
“Kayı 1’den 4’e kadar olan bölümünde milletlerin gönülleri nasıl kazanılır, öğrenilecektir. Bizi biz yapan değerler kavranacak; azmin, ilmin, tefekkürün tesirine şahit olunacaktır.” Ben de bi’l-hassa Kayı 10 ve 11 için şöyle diyorum: “Devir, 623 sonra tam tersine dönmüş; adam nasıl kaybediler, milletlerin gönlü nasıl kırılır, bizi biz yapan değerlerden nasıl vazgeçilir; korkaklığın, egonun, basiretsizliğin, cahilliğin dibine nasıl vurulur; onu göstermişlerdi…”
Kayı 10 ve 11’i okurken ya bu İttihatçılar’ın milletle, devletle dertleri neydi diye birçok defa sordum… Sahiden neydi dertleri? Bu hiçbir zaman kesin öğrenilemeyecekti. Bunu ancak bu tarz kitapları okuduktan sonra kendimizce yorumlayabiliriz. Paşaların sevenleri yok mu; var. Onlar başka yorumlar, biz başka yorumlarız. Ama hakikat bir gün ortaya çıkacaktır.
Önümüzdeki aya, Allah izin verirse kaldığımız yerden devam…

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.