Kitap Tahlili: İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi

Kitap: İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi
Yazar: Frank Griffel

Bir Yabancının Gözünden İslâm

Alman akademisyen Frank Griffel, “İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi” ismiyle kaleme aldığı eserinde İslâm’ı anlamayı ve anlatmayı hedefliyor. Bunu yaparken de hitap ettiği Batı toplumunun kemikleşmiş önyargılarını kırması gerektiğini biliyor. Batılıların kendi elleriyle empoze etikleri İslâm imajının dev bir hayaletten başka bir şey olmadığını öğrenmeleri için epey vakit var gibi. Çünkü kendi kendilerini inandırdıkları ve nesilden nesile aktardıkları yanlış düşünceleri değiştirmeye gönüllü olmayan ve neredeyse İslâm ve Müslümanlar hakkında mantıksız olan olmayan her şeye inanmaya hazır bir nüfusun yenilenerek kendini koruduğunu biliyoruz. Bu açıdan Griffel’in bize göre bir yabancı, muhatap kitleye göre içlerinden biri olarak anlattıkları, veriler ışığı altında yaptığı bilgilendirmeler bir kat daha önem kazanıyor. Bakış açısının değişmesine yardımcı olacak en önemli şeyin anlama çabası olduğu kabul edilmelidir. Bu eserin en azından bu çabayı harekete geçirmesini temenni ediyorum. Propagandayla ve savunmayla İslâm’ın benimsetilmesi gibi bir amaç güdülmemesi belki eserin samimiyetine yapılmış bir katkıdır. Ayrıca bir İslâm araştırmaları profesörünün söylediklerinin inandırıcılığı hususunda düşünmeye müsait okuyucuların bazı gerçekleri göreceğini tahmin ediyorum.

Frank Griffel’in kitaba sert bir giriş yaptığını belirtmeliyim. Konuyu Tolstoy, Hacı Murat, Rusya, Çeçenistan, kukla dediği Kadirov, Usame bin Ladin ve Bağdadi’den alıp kimi şiddet olaylarına ve tarihsel iş birliklerine bağlamış. Bu başlangıç kitabın geleceği için bir tehlike arz etse de yazar, biraz sonra Tac Mahal, Kurtuba Camii ve Kubbetü’s-Sahra gibi güzelliklere dönerek biraz olsun içimizi ferahlatıyor ve ümitlendiriyor. Nitekim yanılmıyoruz ve kitap bambaşka bir yoldan amacına uygun şekilde devam ediyor.

İslâm’da Uydurma Karakterler Yok

Batılıların İslâm algısı iletişim imkânları gelişmiş olsa da çok fazla değişikliğe uğramamıştır. Dünyadan bihaber, sadece kendi dünyalarıyla meşgul ve sadece kendi bildikleriyle yetinen, dogmalardan hiçbir zaman kurtulamamış ve kurtulacak gibi de görünmeyen bir kitle her zaman olmuştur. Kendi kendilerine vampir, cadı, hayalet gibi hayal mahsulü karakterlere inanan ve hatta bunlardan kurtulmak için paralar harcayan da aynı grup sonuçta. Üstelik bu karakterlerin dini motiflerle sunulmuş olması ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur. İslâm’da bu tür uydurma, yaratılışı belli olmayan ve mantık çerçevesinde izah edilemeyen güçlere ya da özelliklere sahip yapay karakterlere yer yoktur. Bu anlamda İslâm’ın dayandığı temellerin daha izah edilebilir temeller olduğunu söylemek gerekiyor.

Batı Gelişirken Doğu Geriledi Mi?

Yazar, modernite ve İslâm’ın moderniteye yaklaşımıyla ilgili olarak enteresan bilgiler veriyor. Bu bölümde yine tarihsel bir modernleşme süreci anlatılıyor ve Sanayi Devrimi ekseninde açıklamalar yapılıyor. Batı ve daha çok Orta Avrupa gelişirken ya da gelişimini bir şekilde tamamlarken özellikle Doğu toplumlarının içe kapanıklığının devam ettiği vurgulanıyor. Sanayileşme ve üretim artışı ile beraber gelen refah, insanların düşünce yapılarında değişikliklere neden olmuştur. Artan refahla birlikte insanlar, daha başka ilgi alanları arayacak, dünyaya daha fazla bağlanacak ve yaşama motivasyonlarını daha da artıracaktır. Bu anlamda yazarın doğum oranı ile modernite arasında bir bağ kurduğunu ancak bu bağı tersten kurduğunu görüyoruz. Doğum oranlarına ilişkin verdiği istatistiklere göre Doğu toplumlarında Batı toplumlarına göre çok daha ileri zamanlarda bir düşüş görülüyor. İstatistikler Batı’nın doğum oranlarını 1920’lere kadar düşürdüğü, Doğu’nun ise çok daha ileri zamanlara kadar bu “sorunu” çözemediğini gösteriyor. Mesela Türkiye ancak 1962’de doğum oranlarını düşürebilmişken Suudi Arabistan 1985’e kadar düşürememiştir. Aradaki yıllarda birçok İslâm devletinin var olduğunu da hatırlatırım. Burada yazar, modernite-doğum oranı ilişkisi dışında başka bir anlam çıkarmıyor. Bu eksikliği tamamlamak da bize düşüyor. İslâm dünyasının bazı hususlarda “gecikmesi” Batı sömürgeciliğinin bir sonucu değil midir? Batı’nın her şeyin sahibi olma açgözlülüğüne karşı bir korunma içgüdüsü olarak algılanamaz mı? Kültüründen saç rengine kadar her şeyi kendine benzetmeye yemin etmiş emperyalist soluk benizlilere karşı güçlü kalmanın bir yolu da yüksek, en azından belirli bir sayının altına düşmeyen nüfus değil midir?

Fransızların Bildirisindeki Yalanlar

Günümüzdeki yayılmacı dalgaları on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda yaşamış Mısırlı âlim ve tarihçi Abdurrahman Cebertî’nin kroniklerinde yer alan Fransız bildirisiyle anlamlandırmak mümkündür. Yıl 1798’dir ve Fransızların hedefinde Mısır vardır. Mısır’ı işgal edeceklerdir fakat kendilerini tanıtmaları gerekiyordur. Napolyon önderliğindeki Fransız ordusunun Mısır halkına dağıttığı bildirilerde yer alan ifadeler günümüzle benzerlikler arz eder. Bildiride dost oldukları, kendilerinin de Müslüman olduğu, Osmanlıyı destekledikleri, problemlerinin yönetimde bulunan Memluklarla olduğu yazılıdır. Sonrasında Kahire’ye girip bu şehrin altını üstüne getirmeleriyle kendi tarifleriyle ne kadar “hümanist” olduklarını gösteriyorlar. Şimdilerde propaganda faaliyetlerine basın-medya kanallarıyla devam eden aynı güçler başarılarını aynı oranda sürdürmektedir.

Askeri başarısızlıklar beraberinde yaşam alanlarında ve diğer alanlarda daralmaları getirir. Cephede kaybeden bir toplumun öncelikleri değişeceğinden kültürel alanda bir gerileme beklenmelidir. Tam tersini düşünürsek on yedinci yüzyıl sonu Avrupa hayatında Müslüman ordularının yaydığı korku ve tehdidin ortadan kalktığını ve “modern” Avrupa’ya doğru gidişin hızlandığını görürüz. Yazarın bu konuda önemli tespitleri var.

İslâm Felsefesi

Frank Griffel’in tartışmaya açtığı Batı’nın tartışmaya kapalı olarak gördüğü ve kitabın amacına hizmet eden bir konu da İslâm felsefesi konusudur. Yazar, Avrupa’da ve Batı’daki yerleşik düşünceye yani on ikinci yüzyıldan itibaren İslâm toplumlarında İslâm felsefesinin yok olduğuna dair fikri reddeder. Burada işaretlenen tarih 1198’dir. Yani İbn Rüşd’ün ölümü neticesinde Batı’ya göre İslâm toplumunda felsefe yok olmuştur. Griffel, bu inanışa karşı çıkarak “hitap ettiği topluma” İslâm’ın felsefe anlayışının değiştiğini ve bu nedenle konunun kendileri tarafından anlaşılamadığını savunuyor. Bu arada Batı’nın işin zor kısmını terk edip anlama çabasını bir kenara bıraktığını da ben ekleyeyim. Griffel, felsefe geleneğindeki değişimin bir geri gidiş ya da bir yok oluş değil aksine ileri gidişin bir parçası olduğunu söylüyor. Bu konu ayrıca bir bölümde daha tartışılıyor ve yazar tarafından verilen örneklerle zenginleştiriliyor. İlgili bölümde ayrıca Fahreddin er-Razi’nin felsefesinin özellikleri anlatılıyor, İbn Sina felsefesi ile er-Razi felsefesine dair kıyaslamalar yer alıyor.

Albaraka Yayınları’ndan çıkan İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi, Batı dünyasına hitap eden fakat bizlerin onların önyargılarına dair izlenimler edinebileceğimiz başarılı bir eser. Frank Griffel’in özellikle İslâm felsefesine olan hâkimiyeti dikkate değer önemli bir başka husus.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kitap Tahlili – Tarih Neye Yarar?

Kitap: İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi Yazar: Frank Griffel Bir Yaban...

Kitap Tahlili - Şarktan Mektuplar

Kitap: İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi Yazar: Frank Griffel Bir Yaban...

Kitap Tahlili - Hata Neredeydi? Doğu’nun 300 Yıldır Cevabını Aradığı Soru

Kitap: İslam’ı Düşünmek: Bir Dini Anlama Denemesi Yazar: Frank Griffel Bir Yaban...