Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Kavgadan Önce

avatar

Serdar Üstündağ

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Bilmeyene öğretmek, unutana hatırlatmak elzemdir. Fakat çok iyi bildiği, doğruyu hatırladığı halde yanlış yapana ne demeli? Bugün hapishanelerde yatan hırsızlardan hangisi çalmanın, katillerden hangisi öldürmenin, dolandırıcılardan hangisi insanları aldatmanın suç olduğunu bilmiyor? Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hapishanelerden dışarı çıkıp toplum içinde sosyal hayata gözlerimizi çevirirsek hangi suçlu hangi günahkâr yaptıklarının hata/suç/günah olduğunu bilmiyor? Veya yaptığının yanlış olduğunu biliyor ama o cürümü işlediği esnada bunu unutuyor? Elbette ki bu ihtimal oldukça zayıf. O halde söz konusu suç/günah işlemek ise bunun sebebi unutmak veya bilmemek değil. O halde ne? Yanlışı yaparken bunu engelleyecek manevi iç dinamiklerinin zayıf olması, hataya engel olamaması. Bunu bir misal ile zenginleştirecek olursak; mesela; bir kişi kaldırımda yürürken kendisine haksız yere sataşan biriyle kavga etmeye mecbur kalsa kuvvetle muhtemel orada şu iki ihtimalden biri olacaktır. O kavgada ya galip ya da mağlup olacaktır. Kavga öncesi her kim daha fazla spor ya da egzersiz yaparak kaslarını kuvvetlendirmişse, her kim daha fazla döğüş tekniklerini biliyorsa elbette o galip gelecektir. Çünkü kavga esnasında teknik öğrenmek bir sonraki kavgalar için avantaj olabilir ama en azından o kavgada bir fayda sağlamayacaktır.

Bütün hatalar şeytanın verdiği vesveseler sebebiyle o suçu/günahı işlemek üzere bize baskı yapan nefsimizle tutuştuğumuz kavgada mağlup olmamız sebebiyle işlenir. Elbette burada gerçekten bilmeden yaptıklarımızı veya unuttuklarımızı istisna tutuyoruz [Peygamber Efendimiz (sav) “Allah, benim için, ümmetimin hata ile unutarak veya baskı ve tehdit altında işlemiş olduğu günahları bağışlamıştır.” Buyurmuştur. Hatta Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus “… Ey Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma…”(Bakara, 2/286) ayetle belirtilmiştir.]

Mademki her suç/hata/günah nefisle yaptığımız kavga neticesinde işleniyor o halde bu konuda ne yapacaksak kavga öncesinde yapmamız, öğrenmemiz gerekir, değilse nefsimizle her kavgada mağlup olmak gibi bir tehdit ile karşı karşıya kalırız. Aksi takdirde maalesef günümüzde şahit olduğumuz gibi biz Müslümanların fakirlikten zenginliğe, şöhrete, makam sahibi olmaya geçtikten sonraki imtihanlarımızda neden mağlup olduğumuzu anlamamız mümkün olmaz. Kavgadan önce manevi iç dinamiklerimizi yani manevi kaslarımızı güçlendirmeliyiz. Aksi takdirde önümüze gelen imtihanlarda nefsimizin bize dayattığı hataları işlemekten kendimizi alıkoyamayız. Bu tür manevi kavgalarda şeytanın teknik direktörlüğünde karşımıza çıkan nefsimize karşı galip gelmek için mutlaka manevi egzersiz veya spor yaparak güçlenmeliyiz. Peki “nasıl?” Mesela: zor durumda kalan ve gerçekten yardıma ihtiyacı olan birine maddi yardımda bulunmakta zorlanıyor ve Allah yolunda infak edemiyorsak, sık olarak küçük de olsa sadaka vermeye nefsimizi alıştırmalıyız. Bunu vermekte zorlanma hastalığını yenene kadar devam etmeliyiz. Nasıl ki sürekli spor yaparak, ağırlık kaldırarak ve düzenli programlar halinde egzersizler yaparak kaslarımızı güçlendirebiliyorsak, manevi kaslarımızı güçlendirmenin yolu nefsimize en ağır gelen şeyleri sık aralıklarla düzenli olarak yapmaktan geçer. Bunu sürekli hale getirerek devam etmeliyiz. “Allah katında çok olup arkası kesilen değil az da olsa devamlı yapılan makbuldür.” Mahşer günü mizanda en ağır gelecek olan şeyin bu dünyada nefsimize en ağır gelen şeyler olacağını bilmeliyiz. Nefsimiz ne yapmaktan hoşlanmaz? İbadetlere devam etmek, insanlara Allah rızası için hizmet edecek sosyal aktiviteler içinde bulunmak vb. Arada nafile oruç tutmak suretiyle “Benim açlığa tahammülüm yoktur. Yemek istiyorum” diyen nefsimize “ Ne zaman ve ne kadar yemek yiyeceğine sen değil ancak ben karar veririm” diyerek bir tokat atabiliriz. Eğer şuurlu şekilde ve düzenli olarak bunu yapamazsak ibadetleri adet haline gelmiş, günah işlemekten kendini sakınamayan, hali çevresindekileri uyandırmayan, seküler hayatı benimseyen, sefahat düşkünü bir Müslüman olmaktan kendimizi nasıl muhafaza edebiliriz? Helal yemek, dilimizi zikirle, kalbimizi arada bir tefekkürle meşgul etmek egzersizlerden biridir. Helal haram kavşağında doğru istikamete direksiyon kırabilme yiğitliğini gösterebilmek egzersizlerden biridir. Nasıl ki bir teknik direktör idman eksikliği olan bir futbolcuyu kondisyon düşüklüğü sebebiyle maçta kadroya almıyorsa bizlerde zaman zaman idman yapmazsak doksan dakika hükmündeki hayat müsabakasında nasıl başarılı olabiliriz? Aksi takdirde idmansız sahaya çıkan futbolcunun sahada hata yapması gibi bizlerde karşı karşıya kaldığımız çetin mücadelelerde nefsimizden çalımı, şeytandan golü yemiş olarak bu dünya sahasından mağlup ayrılabiliriz.

O halde sorun bilmemek, unutmamak değil. İsterseniz internette sosyal medya hesaplarından gelen paylaşımlara bir göz atalım. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, Hz. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin ve diğer büyüklerin kalbe ve kulağa hoş gelen sözlerini paylaşanların sosyal hayatlarındaki uygulamada ne kadar zıt ve farklı bir hayata sahip olduklarını görürüz. O paylaşım sahiplerine biz şimdi neyi öğretelim veya hatırlatalım?

Vesselâm…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.