Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Kahverengi Ayakkabı

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Şöyle kahverengi bir ayakkabım olsun istemişimdir ama hiç alamamışımdır. Niye alamadım onu da bilmiyorum. Belki hep siyah, lacivert ağırlıklı takım elbise giymemdendir. Sebep ne olursa olsun içimde hep bir ukdedir kahverengi ayakkabı. Kahve gibi ayakkabı, pırıl pırıl ayakkabı, parıl parıl ayakkabı, tiril tiril ayakkabı. Önümden çekil diyeceğim bir şekle büründüren ayakkabı. Düşünsenize koyu ya da açık ama pırıl pırıl parlayan bir kahverengi ayakkabı. Boyaya ihtiyaç da duymayacak, bir bezle silip, ayna diye ayakkabıyı kullanacaksın. İçimde bir ukde olarak kalsa da, eksikliğini çok hissettiğim söylenemez, ta ki geçen aya kadar. Emekli adamız, her istediğini her an alacak bir bütçeye sahip değiliz. Memur olsak da değiliz, işçi olsak da değiliz. Emekliyiz, hepten değiliz, tümden değiliz, toptan değiliz, perakende olarak bile değiliz.

Kış mevsimi girdiğinde hanım, “Bir ceket, bir de pantolon alman lazım” dedi. Ee, o benden iyi biliyor neye ihtiyacım olduğunu. Hanım evin ambar memurudur diye boşuna dememişler. Kim demiş bilmem ama birileri mutlaka böyle bir şey demiştir. Yıkayan, ütüleyen, her türlü cefamızı çeken eşlerimiz, aynı zamanda evin ambar memurudur.
“Bir ceket kaç lira, senin haberin var mı” diyecektim, diyemedim. Söz konusu olan bendim, yani bana alınacaktı. Kendisine alınacak olsa hiç sesimi çıkarmazdım ya, neyse…
Eşim ceket pantolon deyince vitrinlere daha alıcı gözle bakmaya başladım. Akşam yürüyüşlerimin yönü değişti, sahilden mağazaların olduğu caddelere, AVM’lere kaydı. Hep siyah, lacivert ağırlıklı giyinen birisi olarak “farklı” bir tarz denemek istedim. Yani özellikle tarz olsun diye seçmedim. Sanatçı yönüm yok, belli bir tarzım olsun diye kaygım da yok. Biz elbiseyi de ayakkabıyı da giyiniriz. Sanatçılar gibi şekil yapmak için tonlarca parayı bayılmayız. Bayılmaya kalksak da gram paramız olmadığı için tonların arasında kendimize yer bulamayız.
Geçen gün bir AVM’de geziyorum, gözüm vitrinde. Çok güzel bir ceket gördüm, kahverengi. Ama ben hiç kahverengi takım ya da ceket giyinmedim, bana yakışır mı diye düşünmedim. Sanki yakışsa ne olacak, yakışmazsa ne olacak diyeceksiniz. Hatta bazılarınız “ununu elemişsin, eleğini asmışsın be kardeşim, ne yakışması” diyecek. Öyle değil. İnsan yakışanı giymeli, kalitelisini giyinmeli. Bunun parayla alakası yok, fahiş olmamak şartıyla iyi giyinmeli, iyi yemeli, güzel yerlerde gezmeli. Emekli maaşıyla ne kadar iyi olabilir, onun için bir çalıştay yapmak gerekir. Vitrindeki ceket öyle sadece vitrinde duran cinsten değildi, adeta konuşuyordu. Çok güzeldi. Tiril tirildi. O bana bakıyordu, ben ona. “Ben bunu alırım” diye düşündüm. Düşündüğümden tam emin değilim ama kendimi bir anda tezgâhtar hanım kızın yanında bulduğumu iyi biliyorum. Ben ceket alacaktım, tezgâhtar da prim. O bana satmak için ceketi bir övdü, bir övdü. Fiyatını soracağım, kız bırakmıyor.

Elimle şöyle ceketin etiketini bir yoklasam bakacağım ama hanım kız fırsat vermiyor. Kumaşın kalitesinden, yıkanmasından, renk verip vermemesinden, ütüsünden öyle bir bahsediyor ki, sanırsın beş artı bir villa satıyor.
Çay ikramı geldi, sohbetler, muhabbetler.
Sonunda “hele bir deneyeyim” dedim.
Ben deneme odasına girdim, ceketi denedim, dışarıya çıktım. Tezgâhtar kızın sayısı birden ikiye çıkmıştı. Bir övgüler, bir övgüler. O kadar övdüler ki, acaba hangi mankenden bahsediyorlar diye merak ettim. Sağa baktım benden başka kimse yok, sola baktım yine benden başka kimse yok, belki geridedir, dönmek de ayıp olur diye öylece kalakaldım. O kadar laf kalabalığı olmuş ki, ceketi denediğim halde etiketini çevirip fiyatına bakmak aklıma gelmedi.
“Çok beğendim” dedim memnuniyetle. Ee, o kadar övgüyü size yapsalar siz de beğenirsiniz. “O Zaman kasaya götüreyim” dediğinden bende şafak attı. “Şey” dedim, kem küm ettim, başka modellere de bakayım derken, “Bunun fiyatı ne kadardı” diye dilimden pek duyulmayan sözcükler bir biri ardına çıktı.
“Ucuz” dedi tezgâhtar hanım kız. “Kampanya var” dedi. “Yüzde elli indirim var” dedi.
İçimden çok sevindim, sevincimi dışa yansıtmakta da gecikmedim. O kadar sevindim ki, uzun zamandır ilk kez beğendiğim bir ceketi alacaktım. Düşünsenize kahverengi ceket, kahverengi pantolon, kahverengi çorap, koyu kahverengi ya da daha açık bej bir gömlek, altına da hayallerimi süsleyen kahverengi ayakkabı.
Hanım kız fiyatın uygunluğundan ballandıra ballandıra bahsediyor ama fiyatını söylemek bir türlü dilinin ucuna gelmiyor. Sabrım taştı, “ben başka da bakayım” dedim, “fiyatı neydi” diye de sanki daha önce söylemiş de teyit ediyormuşum havasına büründüm. “Çok uygun” dedi, “çok uygun, 14 bin 999 lira”
Uzun bir süre sessizlik oldu.

Zaman durdu, her şey olduğu yerde kaldı, gözlerimin önünde uçuşan siyah noktacıklar belirdi. Başım dönmeye başladı, gözlerim kararmaya, artık hiçbir şey görmemeye başladım. Kahverengi hiçbir şey görecek halim yoktu. Zaten gözlerim hiçbir şey seçemiyordu.
Hanım kız ceket yerine dükkânı mı veriyordu bilmiyorum, bahsettiği miktar tek ceket içindi. Yani elimde tuttuğum bir ceket için. Yüzde elli indirimli. Üstelik kampanyalı. Üstelik çok uygun olan ceket için.
Kendime geldiğimde belli belirsiz “Çok uygunmuş” dedim ama dediğime en başta ben bile inanmadım, tezgâhtar kızın inandığını ise hiç sanmıyorum. “Başka bakayım, dönüşte uğrarım” dedim. Benim gibi diyenlerin yüzde 99’unun uğramadığını o benden iyi biliyordu.
Neyse canım dedim kendi kendime ceket almam, gömlek alırım, ayakkabı alırım, çorap alırım. Zaten benim kahverengi ayakkabı hayalim vardı, ceket hayalim değil ki…
Kombinezonu tamamla düşüncemde ceket eksildi, pantolon ve ayakkabı kaldı. Diğer mağazada pantolon bakayım diye düşündüm. Hiç değilse alacağım kahverengi ayakkabının üstüne gelecek bir kahverengi pantolonum olurdu. Kahverengi pantolon, kahverengi ceket gibi hemen gözüme ilişmedi. Belki de ceketin fiyatı, görme kapasitemi de zayıflatmıştır, ne bileyim ki…
Sonunda beşinci dükkânda çok güzel bir kahverengi pantolon buldum. Şimdi bunun altına bir de kahverengi ayakkabı aldın mı, değme keyfine…
Dükkânın tezgâhtarı erkekti. Yardımcı olmasını rica ettim, memnuniyetle yardıma başladı. Kumaşın kalitesinden, ütülenmesinden, renginin solmamasından, garantisinden falan bahsetmeye başlayınca beni aldı mı bir korku. Ya bu da ceket gibi fahiş bir fiyatsa. Yok canım dedim kendi kendime, alt tarafı bir pantolon, üst tarafı da bir pantolon. Yüz lira, taş çatlasın (taş niye çatlıyor ki) iki yüz liraydı.

Tezgâhtar hanım kızın laf kalabalığı gibi erkek tezgâhtarın da laf kalabalığı etmesine fırsat vermedim. Önceden fiyatını sordum. 9.999 lira dediğinde oradan nasıl çıktım, pantolonu ne yaptım, adama ne dedim, yüzüne baktım mı, göz göze geldik mi bilmiyorum.
Pantolondan da vazgeçtim. Benim zaten kahverengi ayakkabı hayalim vardı, kahverengi pantolon değil. O sadece bir kombinezon oluşturmak içindi, varsın pantolon da eksik olsun.
Gözümü açtığımda bir gömlek mağazasının tam önündeydim. “Allah beni buraya getirdi” diye içimden geçirdim. Neyse kısmette kahverengi bir gömlek almak varmış. İçeriye girdim. Beni karşılayan tezgâhtar hanım kıza kahverengi gömlek alacağımı söyleyince tezgâhın üzeri bir anda çeşit çeşit kahverengi gömlekle doldu. Açık kahverengi, koyu kahverengi, sütlü kahve bile vardı anlayacağınız. Aslında rengi çok fark etmeyecekti. Kahverengi olması yetecekti. Zira ne kahverengi ceket ne de kahverengi pantolon alabilmiştim. Bütçem şimdilik gömlek ve ayakkabı almaya yetecekti. Tam emin değilim ama sanırım yeterdi. Sütlü kahvenin bir ton koyusu olan gömlek çok hoşuma gitti. “Tamam” dedim tezgâhtar kıza, “bunu alıyorum”
O ara cep telefonum çaldı, ona cevap vereyim derken fiyatını sormayı unuttum, tezgâhtar kızın peşinden kasaya yöneldim. Kartımı uzattım, kasiyer “peşin mi, taksitle mi” dedi. Kendimden emin bir şekilde “peşin” dedim, tek çekim iyiydi. Bir gömlek alt tarafı, nedir ki…
Kasiyer kızın “şifrenizi girer misiniz” diye beni şifreye davet ettiği sesini duydum, sonra şifre gireceğim aparatın ekranında yazan miktarı gördüm. Gerisini hatırladığımı sanmıyorum.
Gözümü hastane odasında açtım. Eşim, çocuklarım başucumdaydı ve hayli telaşlanmışlardı. AVM’de fenalaştığımı, ambulansla hastaneye getirdiklerini söylediler. Orada ne oldu diye sordu eşim. Gömlek fiyatı diyecek halim yok ya, tansiyonum düşmüştür zahir!

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.