Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Kahr Aman

avatar

Alim Akca

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Dostoyevski’nin, “Suç ve Ceza” romanının ana karakteri Raskolnikov, tefecilik yapan yaşlı bir kadını ve onun kız kardeşini öldürür. Romanın sonunda suçunu itiraf ederken kendini şöyle savunur:

“Egemenlik ancak eğilip onu alabilmek yürekliliğini gösterebilenlere verilir… Ben bu yürekliliği göstermek istedim ve öldürdüm… Ben eğer egemenlik kurma hakkımın olup olmadığını kendi kendime sorup soruşturduysam bu, benim buna hakkım olmadığını göstermez mi? Soru filan sormadan giden birisi için (egemenlik kurma hakkı vardır.) Ben acaba Napolyon gider miydi, yoksa gitmez miydi, diye günlerce düşünüp durduğuma göre aslında bir Napolyon olmadığımı açıkça anlamış olmalıyım!”

Raskolnikov’un suç işlemeye bile yetkisi olan üstün insan diye tanımladığı Napolyon, sadece Dostoyevski için değil bütün Batı medeniyeti için kahramandır. Çünkü ihtirasları ve korkaklığı yüzünden binlerce insanı öldüren Napolyon, ne olursa olsun Osmanlı’ya karşı zafer kazanmış bir komutandır.

Fakat bizim Cevdet Paşa, Napolyon’u Batılılardan biraz farklı anlatır:

“Gazze de küçük bir deneyişten sonra teslim oldu; Yafa epeyce dayandı ise de o da Fransızların eline düştü. Yafa’ya teslim olmaları için gönderdiği habercinin öldürülmesi Bonapart’ı çileden çıkardı. Bonapart, şehri yakıp yıkmaktan, ahalisini kılıçtan geçirmekten ve neleri var neleri yoksa askerlerine yağma ettirmekten kendini alamadı. Ne kadar Yafalı ele geçtiyse esir tutsa muhafazasına asker ayıramayacağını, bıraksa tekrar birleşip kendisinin yolunu keseceklerini düşündüğü için işin kolayını onları öldürtmekte buldu. Medeni olduğunu iddia eden bir adamın yapamayacağı bir şeydi bu.(…) Gazze’ye, oradan da -duramayacağını aklı kesince- her kalkışta araçlarıyla gereçlerinin çoğunu kendi eliyle yakıp yok ede ede Ariş’te soluğu aldı. Arada yalnız ağır hastalarını değil, yürüyemeyecek kadar yaralı ve yorgun olanları da afyon ruhu içirerek rahatlatıyor, yani açıkçası ölümlerini çabuklaştırmış oluyordu.”

Biraz felsefe ve biraz da iyi edebiyat, bir caniyi kahramana dönüştürebiliyor.

Tarihte şiddet kullanılmadan halledilmiş bir tek sınıf mücadelesi yoktur.” diyerek şiddeti öven ve iktidarını tam manasıyla ele alana kadar 10 bin Rus aydını ve subayı, erkek çocuklarıyla birlikte idam eden Lenin de bugün bir ideolog olarak övülüyor. Yedi yıllık iktidarında 10 milyondan fazla insanı katleden ve bunun birkaç mislini de sürgüne gönderen Lenin’in isminin yanında adalet, eşitlik gibi kavramlar zikredilebiliyor.

Nobelli Rus yazar Soljenitsin’in ifadesine göre -büyük çoğunluğu Stalin devrinde olmak üzere- 66 milyon insan, komünist rejime karşı çıktıkları için öldürülmüş. Fakat bugün komünizm, kimilerince özlenen bir rüya olarak tanımlanıyor.

Ülkesi Küba’da kurmak istediği komünist rejime karşı gelen binlerce muhalifin ölümünün sorumlusu olan Fidel Castro’nun ABD-Rusya çekişmesinde bir Rus kuklası olduğu unutulmuştur. O öyle bir kahramandır ki Türkiye’de evladının adını Fidel koyanlara rastlarsınız.

Evet, t-shirt kahramanı Che Guevara da bir canidir. Ve onun kapitalistlerle mücadelesinin bizzat kapitalistler tarafından pazarlanması, tuhaflığını çoktan kaybetmiştir.

Ya, Eski Yunan’ın yüceltilmesine ne demeli? İslâm’a karşı seküler, laik, evrensel, çağdaş geçinen; Türk kültürüne burun kıvıran entelektüeller, söz konusu Eski Yunan olunca mitçi, batılcı, yobaz olup çıkıyorlar… Hititlerin, Sümerlilerin övülmesiyse tek kelimeyle, komik.

Zerdüşt, Buda, Konfüçyus, Hıristiyanlığın Doğu gezisinden getirdikleri egzotik oyuncaklar. Biz bu kimselerin ne kadar erdemli olduklarını, ne menem doğru laflar ettiklerini; o, zorunlu okutulması çok tartışılan din kültürü derslerinden öğrendik. Ve maalesef evlatlarımız öğrenmeye devam ediyor.

Pardon, bu heriflerin doğru konuştuklarını nereden çıkarmıştınız acaba? Ve bu topraklarda Müslümanların Kur’an, hadis vs. dersleri yerine din kültürü ve ahlak bilgisi dersi görmek istediğini kim söyledi?

 “İdeolojiler tahribe yeltendiği imanın yerine sahtelerini ikame etmek için uydurulan birer ersatz (kötü kopya)’dır.” diyor Cemil Meriç, “Bu Ülke”de.

Bu taklit itikatların ve Necip Fazıl’ın tabiriyle “sahte kahramanlar”ın sonu yok. Bugünkü idealize etme, kahramanlaştırma eğilimi daha bir kapitalist. Mesela eski sanatçıları kullanmak şeklinde kendini gösteren bir ticari aldatmaca yaygınlaşıyor.

Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit, Türkan Şoray, Barış Manço ve ölüm yıldönümlerinde minnetle anılan, anılacak olan birçok ünlü… Bu isimler, 30 yaş ve üzerindeki insanlarımızın çocukluk, ilk gençlik zamanlarında tanıyıp sevdikleri sanatçılar. Onları yeniden görmek, kişiyi çocukluğun o kaygısız, güzel günlerine götürüyor olmalı. Psikolojideki anne karnına dönme arzusuna benzer şekilde; anne babanın hayatta oldukları, o büyük hataların henüz yapılmamış olduğu, fakirlikten başka dert tanınmayan o güzel günlere dönme sendromu.

Sanatçılar elbette işlerini yaptılar. Fakat sahtekârlar da aynı şekilde işlerini yapmaktalar. İster cafe’sine müşteri çekmek için olsun, ister paylaşımına beğeni almak için… Herkes herkesin imanının boşluğa düştüğünü, tutunacak dal aradığını biliyor.

Madem öyle, biz de eski, güzel günlerimizi yâd edelim ve Cem Karaca’dan örnek verelim: Merhum müzisyen, İslâm’a kat’î dönüşünü anlatırken şunları söylüyordu: “Babam öldüğünde anladım ki o güne kadar ben babama tapmışım. Artık sorularımı soracağım biri yoktu. O zaman düşünmeye başladım…”

Biz neye tapıyoruz? Bizim kutsallarımız, kahramanlarımız kimler? İlerde, bugünün canileri kahraman, reklamları da din mi olacak? Neyse, neydi Cem Karaca’nın söylediği o türkü? Hah, “O Leyli Leyli”!

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.