İstanbul'u Dinliyoruz Gözlerimiz Kapalı

Yeryüzünde öyle şehirler var ki, binlerce yıl da geçse ehemmiyetinden ve güzelliğinden hiçbir şey kaybetmez. Şahitlik ettiği savaşlar, bizatihi yaşadığı yıkımlara rağmen her kayd u şartta letafeti ve zarafeti eksilmeyen İstanbul, öyle zannediyorum ki bu kategorinin zirvesinde bulunuyor. Tarihin en eski dönemlerine gitmeye gerek yok, son yüzyılda başına gelenler bile bir şehrin sıradan toprak parçası haline dönüşmesine sebep olabilirdi. Lakin o, her şeye rağmen tüm asaletiyle dimdik ayakta duruyor.

Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar bu kutlu belde uğruna, sahabe-i kiram “onu fetheden komutan ne güzel komutan, fetheden askerler ne güzel askerlerdir…” müjdesine nail olmak için binlerce kilometre ötelerden gelerek surların dibinde şehit düştü. Pek çok imparatorun hayalini süsleyen mutluluk kapısı (dersaadet) 29 kez kuşatıldı ve fetih Sultan II. Mehmed’e nasip oldu. Devlet-i Aliyye’nin en güzide şehrine dönüştürülen İstanbul, tarihi dokusuna asla zarar verilmeden mamur edildi. İki kıtayı birbirine bağlayan, iki denizi kavuşturan; hep uzaktan sevilen ve asla kavuşulamayan bir sevgili İstanbul; en güzel de Divan şairleri tarafından resmedilmiş. Karamanlı Aynî onu şehirlerin büyüğü olarak nitelendirerek şöyle diyor:

Şehr-i âzam kim binâsı gerçi mâ u tıyndedür/ Ya anun üstündedür cennet yahud altındadur/ Bu haber kim söylenür hem zâhir ü bâtındadur/ Revnakı bu kâ’inâtun şehr-i Konstantindedür

İstanbul’un adeta bir gelin gibi süslendiği, her tarafının lalelere bezendiği dönemin şairi Nedim, tek bir taşına bütün İran toprağının feda edilecek kadar güzel olduğunu söyleyerek tıpkı Aynî gibi cennetin üstünde veya altında olduğuna işaret ediyor:

Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl ü bahâdır/ Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır/ Altında mı üstünde midir cennet-i a'lâ/ El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır

Gündemden Düşse Bile Gönüllerden Düş(e)meyen Şehir

Cumhuriyetle birlikte Ankara’nın başkent ilan edilmesi, İstanbul’a olan ilginin kısa bir zaman için azalmasına neden oldu. Payitaht’ta bulunan fikir ve sanat atmosferi Ankara’ya kanalize edildi. Fakat Ankara-İstanbul kıyaslamasının neticesi Yahya Kemal merhuma sorulan “Ankara’nın nesini seversin?” sorusuna verdiği cevapta gizliydi: “İstanbul’a dönüşünü...

Aynı dönem şairlerinden Bedri Rahmi Eyüboğlu, sevdasını kelimelere şöyle döküyordu: “İstanbul deyince aklıma martı gelir/ Yarısı gümüş, yarısı köpük/ Yarısı balık yarısı kuş/ İstanbul deyince aklıma bir masal gelir.

Son Sultanu’ş ş-Şuara Necip Fazıl Kısakürek:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar/ İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim/ O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim/ Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur/ Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur/ Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale/ Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale/ İstanbul benim canım/ Vatanım da vatanım.../ İstanbul,İstanbul

diyerek tarif ediyordu eşsiz manzarayı.

Rüyaların Şehrinden Kavgaların Kentineİlhan Berk’in “kurşun kubbeler şehri”, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Bahar Sarhoşluğu” Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “ümit kaynağı”, Sezai Karakoç’un sevgilisi aziz İstanbul, uzunca bir süredir gürültünün, keşmekeşin ve yüksek yüksek binaların kuşatması altında. 18 milyonu aşan nüfusu, içinden çıkılamayacak hale gelen trafiği, eşsiz silueti bozan ve boğazın tam kalbine hançer gibi saplanan plazaları rüyaların şehrini kavgaların kentine dönüştürdü. Bu yakınmalara Rahmetli Prof. Dr. Haluk Dursun Hocamız, İstanbul’da Yaşama Sanatı kitabının Nostaljiye Reddiye bölümünde “Hâlâ gözünü bir an olsun Kız Kulesi’nden ayırmayan, her akşam Topkapı’da gurub seyrine çıkan, aşı boyası rengine tabii sarmaşık yeşilini katan Çürüksulu, yahut Muharrem Nuri Birgi yalısı önündeki sahil doldu diye mi gözden, dilden ve kalemden düştü?... ‘Ne kadar kaldı ki?’ ‘Gidenler yanında bunlar ne ki?’ şeklindeki nostaljik cephenin muhalefetini duyuyoruz. ‘Nerede o eski İstanbul; nerede senin ufak tefek, bölük pörçük örneklerin?’ şeklindeki itirazlara hak vermemek elde değil ama, bu kronik nostaljilere Uğur Derman Beyefendi’nin Türk Hat Sanatının Şaheserleri albümünde zikrettiği o zarif beyitle cevap veririz: Ele geçmezse eğer sevdiğimiz/ Çare ne? Eldekini sevmeliyiz...” diyerek cevap veriyor. El-hak doğrudur. İstanbul’da her şeye rağmen elde kalanlar bile kendine hayran etmek için yetiyor da artıyor. Ancak gönül, o nazenin şivenin konuşulduğu “gencine-i irfan olan, mahbube-i büldan olan, mecma-i yârân olan” kadim şehri arıyor, özlüyor.

Karantinada Yükselen İstanbul Sesleri

Çin Wuhan kentinden çıkıp tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs nedeniyle mümkün mertebe sokaklara çıkmamaya, “sosyal mesafe”yi korumaya çalıştığımız bugünlerde İstanbul’u dinlemeye başladık. Evlerimizi, sabahın erken saatlerinde klakson seslerinin yerine kuş sesleri, güneşin batmaya yüz tuttuğu dakikalarda insan uğultularının yerine martıların çığlığı dolduruyor. Orhan Veli’nin sucularının hiç dinmeyen çıngırakları yok belki, ama hafiften esen rüzgârla ağaçlarda yavaş yavaş sallanan yaprakların hışırtıları kulaklarımıza çalınıyor. Bomboş sahillere vuran dalgaların nidaları, eski İstanbul’dan izler barındırıyor. Gözlerimiz kapalı, huzur içinde İstanbul’u dinliyoruz. İçerisinde bulunduğumuz halde aslına vakıf olamadığımız hakiki, gerçek İstanbul’la bir pandemi “sayesinde” tanışmış olduk. Alemlerin sahibi “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir” buyuruyor. Pek çokları için imtihan ve cezalandırma olarak değerlendirilen COVID-19 salgını, inşâAllah bizler için öncelikle silkelenmeye ve muhasebeye; peşi sıra da Fatih Sultan Mehmed’in bıraktığı en güzel miras olan İstanbul’a hiç olmazsa bundan sonrası için hakkıyla sahip çıkmaya, sonraki nesillere yaşanılası bir İstanbul bırakmaya vesile olur. Ehl-i irfandan süzülen hikmetli sözlere çevirelim yüzümüzü: “Kıymet bilmek, kaybedince arkasından ağlamak değil, yanındayken sımsıkı sarılmaktır...” Umarız, ağlayanlardan değil, anlayanlardan oluruz.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
İsmiyle Müsemma

Yeryüzünde öyle şehirler var ki, binlerce yıl da geçse ehemmiyetinden ve güzelliğinden hiçbir şey ka...

Dinmeyen Acı: Srebrenitsa

Yeryüzünde öyle şehirler var ki, binlerce yıl da geçse ehemmiyetinden ve güzelliğinden hiçbir şey ka...

Allah İçin Sanat ve Necip Fazıl Kısakürek

Yeryüzünde öyle şehirler var ki, binlerce yıl da geçse ehemmiyetinden ve güzelliğinden hiçbir şey ka...