İsmiyle Müsemma

Ben daha doğmadan mülteci olan, ateş olsa cürmü kadar yeri bile yakamayan, kendinden bir haber büyüyüp bu günlere gelmeyi nasıl başardığını bilmeyen bir garip.

Cümleye ben diye başlamışım. Şaşkınım. Kendimin bir şeylerde ilk sırada olmasına alışık değilim. Hatta mümkünse en kuytu köşede, en arkalarda velhasıl en gözükmeyecek yer neresi ise ben orda olmalıyım. Alıştırıldım mı yoksa ben mi bunu istedim bilmiyorum? Gerçi insan hiç böyle bir şeyi ister mi? İnsan hiç terkedilmeyi ister mi; hem de daha üç yaşındayken. Evet, yanlış duymadınız üç yaşındayken terk edildim. Önce ülkemden, vatanımdan, toprağımdan kovuldum. Sonra da annem terk etti beni. Babam mı? Babam benim en kanayan yaram. O beni hiç sevmedi. O kendini bile sevmez zaten. O çok çirkin, çok korkunç, aklınıza kötü deyince ne geliyorsa hepsi benim babamdır. Onun insan olduğuna dair şüphelerim olduğu doğrudur.

Ben annesi tarafından bile sevilmeyen çocuk.

Kusura bakmayın ismimi söylemedim. Ben İlyas. İsminin anlamı ile yaşadıklarının trajikomik vücut bulmuş hali. Daha ana rahminde iken mülteci olan, kendi kabuğuna sinmiş, “eline vur ekmeğini al” diye tanıtılan, kendi ailesi tarafından bile sevilmeyen İlyas. Garip İlyas. Doğdum garip, büyüdüm garip, yaşıyorum hala garip.

Dinlemek ister misiniz bilmem ama ben anlatacağım. İnsan dediğimiz varlığın aslında hem ne kadar kötü olabileceğini hem de ne kadar iyi olabileceğini anlatmak istiyorum. İnsanın anne ve babasından yediği darbeden sonra aslında bir daha hiç toparlanamayacağını anlatmak, bir daha nasıl hiç kimseye güvenemediğimi, hayatımın nasıl karanlık, nasıl karabasanlarla dolu olduğunu haykırmak istiyorum. Belki içim soğur, kim bilir?

Hani dedim ya daha ana rahmindeyken mülteci olmuşum diye. Doğmama iki ay varken gelmişiz Türkiye’ye. Aslen Filistinliyim. Filistin’in ne halde olduğunu, ne badireler atlattığını bilmeyeniniz yoktur. O sebeple olsa gerek kaçmış işte bizimkiler (!) Türkiye’de doğmuşum velhasıl. Bebekliğim nasıl geçti çok hatırlayamıyorum tabi ama hayal meyal bazı şeyler canlanıyor gözümde. Mesela annemin terk edişi bir fotoğraf gibi hala gözümün önünde. Arkasına bakmadan çıkıp gidişi, üzerine giydiği siyah elbisesi, başına öylesine tutturulmuş gibi duran başörtüsü… Gidişi fotoğraf gibi gözümün önünde ama yüzünü hatırlayamıyorum. Neye benzediğini çıkaramıyorum. Artık neye benzediğinin de bir önemi yok zaten. Babamdan kalan sırtımdaki kemer izleri de hala benimle yaşıyorlar. Kaşımın üzerindeki yara izi de her aynaya baktığımda geçmişimi bir tokat gibi yüzüme çarpar. Sonra başka bir kadına anne dediğimi hatırlıyorum. Babam ikinci kez evlenmişti sanırım ya da evlenmemiştir, gayri resmidir kesin. Anne dediğim o kadında bana annelik yapmadı. Kendi annem yapmamış ki! Başkasından bir şey beklediğim zaten yok. Üvey annemden bir şey beklemiyordum da ama babam… Keşke o bana babalık yapsaydı. Kucağına alıp bir kere başımı okşasaydı mesela. Oğlum deseydi bir kere küfür etmek yerine. Oğlumu geçtim ismimle hitap etseydi de razıydım. Her gece o gelmeden uyurdum ki beni görmesin, görmeyince hatırlamaz ve dövmez belki diye. Ama o beni uykumdan kaldırır, emirler yağdırır, kızardı. O beni kum torbası olarak görüyordu galiba, üzerimde denemediği işkence kalmadı. Evet, üç yaşımda iken geldi bunlar başıma. Burada, yaptığı işkenceleri anlatarak insanlığa olan hıncınızı artırmak istemiyorum. Babam insan değildi zaten boş verin.

Bana ne olduğunu merak ettiniz tabi. Belki de etmemişsinizdir. Velhasıl amcam iyi adammış. O aldı beni tam ölmek üzereyken babamın elinden. Hastanede kaç gün kaldım bilmiyorum. Sonra da devlet baba tutmuş elimden. Yeni bir anne yeni bir baba verdiler bana. Korktum tabi. Anne, baba kelimeleri o kadar korkunç şeyler hatırlatıyordu ki bana. Haliyle onlara alışmam çok zor oldu. Türkçe de bilmiyordum zaten. Çok kötü davrandım onlara, bıraksınlar beni diye çok zorladım. Aslında onlara değildi öfkem. Ama içimdeki isyanı bastıramıyordum. Her gecem korkunç kâbuslarla doluydu. Altımı ıslatmadan uyandığım bir gecenin sabahı bile yoktu. Kaşlarım hep çatık, yüzüm hiç gülmezdi.

Okul hayatım ise ayrı bir dram. Küçük yerlerde herkes birbirinin hikâyesini yalan yanlış bilir. Çevredekiler hakkımda neyi ne kadar biliyorlardı bilmiyorum. Büyükler aralarında konuşurken tabi ki çocuklarda bir şeylere kulak kabartıyorlardı. Çocuklar acımasız olur bilirsiniz. Benimle kimse arkadaş olmak istemedi. Omuzlarımda taşıdığım terk edilmişliği onlara bulaştırmamdan korktular belki. Önceleri arkamdan ettiler kötü sözlerini, daha sonra yüzüme karşı sarf ettiler bütün tiksinmeleri ile. Ötelediler, hor gördüler, oynamadılar benimle hiç. Şimdi diyeceksiniz hepsi mi kötüydü. Belki hepsi kötü değildi ama ben iyisine rast gelmedim. Onca yaşadığım şeyden sonra tamamen içime kapanmıştım zaten. Yeni anne ve babam çok uğraştılar, götürmedik doktor bırakmadılar. Sağ olsunlar, onlar olmasa zor kalkardım ayağa.

Ortaokulun sonlarında artık bir şeyler yoluna girmişti. Tam her şey artık rayında ilerliyor diyordum ki bir haber geldi. Babam olacak adamın davası halen devam ediyormuş. Bana yaptıklarından sonra cezaevine girmişti. Beni de mahkeme ifade vermek için çağırıyormuş. Unutmadığım ama unuttum dediğim her şeyi tekrar gün yüzüne çıkaracaktım. İsyanlarım tekrar başladı. Mahkemeye gidip ifademi verdim tabi. Kısaca, uzatmadan. Yüzünü görmedim o adamın. Özel bir odada verdim ifademi. Ama her şey tekrar gün yüzündeydi.

Öyle böyle derken liseyi bitirdim; orta derecede. Hiçbir zaman iyi bir öğrenci olamadım. Ama güzel yazı yazarım. Kimse benimle arkadaş olmak istemeyince ben de kitapları kendime arkadaş edinmiştim. Çok okumanın etkisi ile yazıyorum galiba. Belki ilerde yazar olurum. Ama anonim diye geçer yazılarımda adım. Kendimi göstermeye alışık değilim. Neyse lise bitince reşit de olmuştum; devlet babam beni bir işe yerleştirdi. Şimdi işten eve evden işe. Kendi çapında bir memur oldum. İnsanın bir mesleği bir de meşgalesi olmalıymış. Benim meşgalemde yazmak işte.

Hala anne ve baba bildiğim o güzel insanlarla yaşıyorum. Onların kendi çocukları da var. Onlardan ayırt etmiyorlar beni. Bana o kadar güzel bakıyorlar ki. Anne deyince akla gelen merhamet duygusu artık benimde aklıma geliyorsa, baba deyince sırtımı yaslayacağım dağ geliyorsa aklıma, hepsi onlar sayesinde. Ne öğrendiysem insan olmaya dair hepsi onların emeği, hepsi onların o kocaman sevgileri sayesindedir. Hiç kimseye güvenemem, hiç kimseyi sevemem demiştim ama bütün ‘asla’larımı onlar sayesinde yıktım. Dünya da kötüler olduğu kadar iyilerde varmış. Hayat bizim seçimlerimizle dönüyormuş. İyi olmakta kötü olmakta bizim elimizdeymiş.

O iki güzel insan olmasaydı zaten şimdiye çoktan…

Gözlerim boşluğa dalıp gidiyor. İnsan en çok da böyle havalarda annesini özlüyormuş. Yanlış anlamayın beni terk eden anneme değil özlemim, anne varlığınadır bütün hasretim. Annem, yağan yağmurun ardından gelen toprak kokusu, sabahın ilk ışıklarıyla pencereyi açtığımda ciğerlerime dolan oksijen, gözlerimi kamaştıran gün ışığım…

Vapurun düdüğünü öttürmesiyle tüm efkâr, tüm özlem, tüm acılar dağıldı. Gözlerimdeki buğu martılarla birlikte uçtu. Tramvay herkese selam vererek geçti. Keskin bir viraj gibi hayatın tam ortasında ben, öylece kalakaldım.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Temmuz, Vesaire

Ben daha doğmadan mülteci olan, ateş olsa cürmü kadar yeri bile yakamayan, kendinden ...

İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın

Ben daha doğmadan mülteci olan, ateş olsa cürmü kadar yeri bile yakamayan, kendinden ...

Türkçe'nin Sır Kapılarını Aralamak

Ben daha doğmadan mülteci olan, ateş olsa cürmü kadar yeri bile yakamayan, kendinden ...