İsmail Kılıçarslan İle Söyleşi

(Okunma Süresi: 3 dakika)

İsmail Kılıçarslan 1976 senesinde Ankara’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğretimini memleketinde tamamladı. Lise mezuniyetinin ardından Marmara Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren Kılıçarslan, İlahiyat Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraktı ve İletişim Fakültesi’n e geçti. Portakal Turta Bir de Kirpi, Ablam Uzak Ülkede ve Amerika Sen Busun isimli şiir kitapları, Başka Masallar isimli “büyüklere masallar” kitabı yayınlandı. Kanal 7’de metinyazarlığı, çeşitli radyo ve televizyonlarda programcılık, senaryo yazarlığı, belgesel ve televizyon filmleri yönetmenliği yaptı. Şu an Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.

Merhaba İsmail Bey. Bu çağın insanını ‘yorgun’ diye niteleyebiliriz. N’için yorgun? Bir derdi mi var yoksa dertsizliği mi?
Yorgun mu? Anladım. O hiperaktive yorgunluğu. Sanal bir yorgunluk… Aslında işe yarar neredeyse hiçbir şey yapmıyor ama çok yorgun çünkü yaşadığı sanal yanılgıyı hayat zannediyor. Kim yorulur? Elinin emeğiyle çalışan adam yorulur. Var mı böyle yorulan? Yok. O halde şunu şöylece söylemek lazım: Çalışmadığımız şeyin yorgunuyuz. Yalancıktan yorgunuz.

Neyi unutuyoruz?
Hemen İsmet Özel’e müracaat edelim. Neyi kaybettiğimizi unutuyoruz. Bak mesela Snead O’connor Müslüman olunca oldukça dindar tipler “50 yaşına kadar dilediğini yap, ondan sonra Müslüman ol, ne ala memleket” yazdılar, yazabildiler. Bak bu neyi unuttuğumuzu izah eder mesela. En temel hassasiyetlerimizi unuttuk.

‘Olmazsa olmazlarınız, olmasa da olurlarınız’ nelerdir?
Kişisel cevap vereyim buna. Siyaset olmazsa olmaz, gündelik politika olmasa da olur. Hatta olmasa daha iyi olur. Ne demek istiyorum? Asıl ve usul meselelerinin rafa kaldırıldığı, füruat olanın hayatın tam kalbine yerleştiği bir aşırılıklar çağında yaşıyoruz. Olmazları “olmasa da olur”, olmaması gerekenleri “olmazsa olmaz” noktasına getirdik. Hayatımızda bir önem sırası yok. “Önemli olan nedir, önemsiz olan nedir, önemli olanla önemsiz olanı birbirinden ayırmanın önemi nedir?” sorusu hiçbir öneme haiz değil.

Şiirlerinizle mi yoksa öykülerinizle mi ön plana çıktığınızı düşünüyorsunuz?
Şairim. Şair olarak anılmak, şair olarak ölmek isterim. Öykülerim de kendilerini şiirlere borçlu böylelikle. Öykü için dize bozduruyorum. Dolayısıyla bu soruya ancak benim baktığım yerden cevap verebilirim. Elbette şiirlerimle…

Yazmaya başlamadan önce gerçekleşmesini şart koştuğunuz ritüelleriniz var mıdır?
Yok. Hiç olmadı. Hiç inanmadım böyle şeylere. Telefonun notlar kısmına yazabiliyorum mesela şiirimi. Arabada, parkta, kafede… Ritüeli olan arkadaşlarım var. Onlara da şaşırıyorum.

‘Sokakta’ kitabınızda “Beklemek nedir biliyor musunuz? Beklemek ruhu terbiye etmektir. Beklemek imtihandır” diyorsunuz. Beklemek bir yoldaş olmadan çekilemeyecek çile midir? Yoksa tam da o yoldaşı mı bekliyoruz?
Kimsenin kimseyi beklemekle ilgili bir ajandası kalmadı ki! Dün bir tişörtte gördüm: “Evlenip balayına gideceğime bekar kalıp alayına giderim” yazıyor. Aşırılıklar çağı dedik. Eli artıralım: Aynı zamanda sorumluluk reddi çağı bu çağ. Oysa beklemek sorumluluk ister. Yoldaşın olsun ya da olmasın beklemek mükellefiyet gerektirir. Dolayısıyla beklemek bir tekliftir. Bu teklifi kabul edecek kimdir peki?

Sunucularından -iki atlısından- biri olduğunuz bir programda Zemahşerî üzerinde durdunuz. Özellikle günümüz gençlerinin haberdar olmadığını söylediniz. Bunun sebebi sizce nedir? Zemhşerî’yi biraz da okurlarımıza anlatır mısınız?
Doğrudan Zemahşeri ile başlayayım. Zemahşeri, ana dili Arapça olmayan, fakat Araplara “gelin de size dilinizi öğreteyim” deme cesareti ve donanımı olan bir adam. Bir dil ustası. Böylece denilebilir ki Zemahşeri’nin tefsiri Keşşaf, aynı zamanda bir dilbilim şaheseri. Bir yanı daha var. Kur’an’ın anlaşılmasında dilbilimi teklif etmek de dönemi için büyük cesaret işi. Ama Zemahşeri bunu öyle büyük bir ustalıkla yapıyor ki kendisinden sonra gelen bütün müfessirleri etkisi altına alıyor. Keşşaf öncesi tefsirler, Keşşaf sonrası tefsirler diye ikiye ayırabiliyoruz mesela tefsir tarihini. Fakat işte bu büyük alim, bu büyük dilbilimciyi tanıyan, bilen, önemini anlayan kimseyi bulamıyoruz. Benimki de laf gerçi. Nesefi’yi, Elmalılı Hamdi Yazır’ı falan bilen var mı? Hadi onları geçtik. Dil ve anlam bilim deyince aklımıza gelen Heidegger’i, Witgenstein’ı tanıyan bilen var mı?

“Dokunmasınlar!” diye haykırmak istediğiniz bir mesele var mı?
Olmaz mı? Fakat bu son derece tehlikeli bir soru aynı zamanda. O yüzden pas geçmeyi tercih ederim. Hadi en azından onlarcasından bir örnek vereyim. Mesela restorasyonla elden geçirilen tarihi yapılar, dokunulmak yerine yıkılsa daha iyi. O derece berbat sonuçları oluyor “dokunmanın.”

Günümüz genç şairlerinden şiirler okuyor musunuz? Okuyorsanız bizimle birkaç isim, birkaç dize paylaşır mısınız?
Çok sevdiğim, önemli bulduğum, önemli işler yapacağını düşündüğüm gençler var. Şimdi hangisinin ismini versem diğerine ayıp olacak. O yüzden isim vermeden tanımlayayım. İtibar ve Fayrap çevresinin neredeyse bütün gençlerini beğeniyor, destekliyorum. Hece’de de nadiren dikkatimi genç şairler oluyor. Ayrıca tabii, gençlerin çıkardığı fanzin ve dergilerde de dikkat çekici isimler buluyorum ama devamlılık sorunu oluyor genelde. Editöryal zayıflık yüzünden. Dize dediniz değil mi bir de? Mesela Rıdvan Tulum’un şu dizesi: “gözlerim su alıyor, birazdan batacak gördüklerin.” Mesela Gökhan Ergür’ün şu dizesi: “annemde kalmış ayrılırken yüzümün velayeti.”

Geçenlerde çıkan ve aslı olmayan, bir romanınızın çalındığına yönelik haberler bize tebessüm ettirdi. Yazmayı düşünür müsünüz gerçekten?

Yenice bir öykü kitabı bitirdim. Yedi uzun öyküden oluşuyor. Kara Dursun ve Diğer Ankara Söylenceleri oldu adı. Yenice bitirince kendime üç ay izin verdim. Üç ay sonra Allah izin verirse “97 Yazında Neler Oldu?” isimli romanımı yazmaya başlayacağım. Yani evet. Roman yazmayı planlıyorum. Notları alınmış üç roman var masamda. Üçünü de yazar mıyım bilemem tabii ama “97 Yazında Neler Oldu?” yazılacak galiba.

Kimi babalar çocuklarının kendisiyle aynı mesleği yapmasını isterken kimileri de uzak tutmak ister. Siz bir baba olarak, yazmaya yönlendiriyor musunuz?
Ressam oldu benim kızım. Şimdi 11 yaşında ve hayatının tam ortasında resim var. O ilgiyi kaybetsin istemiyorum. Ressam veya tasarımcı olmasını çok isterim. O yüzden yazıya değil resme yönlendiriyorum daha çok.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir türküyü bizimle paylaşır mısınız?
“Seher yeli nazlı yâre / bildir beni bildir beni / düşmüşem elden ayaktan / kaldır beni kaldır beni” olurmuş. Arif Sağ ya da Özlem Özdil’den olabilir. Ama daha da güzeli İbrahim Kalın ağabeyden canlı canlı dinlemek olur.

Son olarak, yazmak isteyen okuyucularımıza, başlangıç niteliğinde tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?
Yok. Çünkü aspirine itimat etmiyorum.

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Bu güzel sorular için asıl ben teşekkür ederim.

Röportör: Hasna Para

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir