Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

İslam’ın Kalbinin Attığı İki Şehir: Mekke ve Medine

avatar

İbrahim Baran

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

“Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu
 Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafa’dır bu
 Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha
 Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu…”

Devlet-i âli Osman’ın arif, fazıl ve edip şairlerinden Nabi, 1678’de dönemin önemli paşaları ile birlikte çıktığı hac yolculuğunda, Efendimiz’in (sav) mübarek Ravza-i Mutahhara’sına yaklaşırken birdenbire gönlüne gelen şiirden bir mısra ile başlayalım istedik. Bu şiir, Peygamberimiz için yazılanlar arasında çok önemli bir yer teşkil eder. Zira, merhum Nabi, söz konusu yolculuk sırasında yol arkadaşlarından bir paşa ayağını Efendimiz’in türbesine doğru uzatarak uyuyakalır, Nabi merhum duruma içerler ve gönlüne bu mısralar düşer.

Sabah namazında Medine-i Münevvere’ye vardıklarında müezzinlerin minarelerden bu mısraları okuduklarına şahit olurlar. Nabi büyük bir şaşkınlık ve heyecanla müezzinlere söz konusu şiiri nereden duyduklarını sorar. Müezzinler Efendimiz’in gece rüyalarına geldiğini ve “ümmetimden Nabi isminde bir şair gelecek. Sabah ezanından önce bu şiiri okuyun” dediğini söylerler. Medine, şair Nabi’nin şiirinde ifadesini bulduğu gibi Nazargâh-ı İlahi, yani Allah-u Teala’nın baktığı yer, Efendimiz’in (sav) makamıdır. Hz. Peygamber, Mekke’de akrabaları tarafından dışlanınca, Allah-u Teala’nın emriyle Medine’ye hicret etmiş, o günkü ismiyle Yesrib’in ensarı O’na ve arkadaşlarına kucak açmışlardır. Yesrib, alemlerin efendisinin teşrifiyle medeniyetin membaı Medine olmuştur. Medine halkı, beldelerinin yakın akrabaları dahil pek çok kişinin sırt çevirdiği Efendimiz’e kucak açmanın ecrini daha dünyadayken alemlerin uğruna yaratıldığı zata ebedi istirahatgahı olması nedeniyle almaya başlamışlardır.

Ana yurdu Mekke
Mekke, Hz. Peygamberin hayata gözlerini açtığı, hicret ettiği yıla kadar yaşadığı ve hicret emri gelip ayrılmak durumunda kaldığında “Ey Mekke, vallahi sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı yerisin. Bana da en sevimli yerisin. Vallahi eğer buradan çıkmaya mecbur bırakılmasaydım, çıkmazdım” dediği mübarek belde. Allah’ın emriyle, Efendimiz’in teşrifinden yüzlerce yıl önce atası Hz. İbrahim’in inşa ettiği kıblemiz Kabe’nin bulunduğu, Ebrehe’nin fillerle dolu ordularının Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle çiğnenmiş ekinlere döndürüldüğü; inanmayan katılaşmış kalplere, baktığı halde göremeyen gözlere, her şey apaçık ortadayken atalarının sapkın inançlarından vazgeçmeyen kapkara zihniyete “belki inanırlar, iman ederler” diye Allah’ın izniyle ayın ikiye bölünmesi hadisesinin zuhur ettiği şehirlerin anası Mekke.

Zorlukların, çilelerin, acı ve hüznün en şiddetli olduğu dönemlere şahitlik etse de cehaletin zifiri karanlığından, İslam’ın parlak aydınlığına geçişin en önemli ayağını teşkil eden Mekke. Sadakat ve teslimiyetin sembolü Hz. Ebubekirlere, cesaret ve adalet timsali Hz. Ömerlere, edep ve hayanın kaynağı Hz. Osmanlara, ilmin kapısı ve Allah’ın aslanı Hz. Alilere ev sahipliği yapmış; küfre karşı “dur” diyen iman dolu yürekleri bağrından çıkarmış Mekke.

Her yıl yüzbinlerce mü’min, hac farizalarını yerine getirmek için Mekke ve Medine’ye gelirler. Daha yola çıkılmadan heyecan sarar gönülleri. Hazırlıklar yapılır ve kutlu beldelere sefer başlar. Yüzyıllar önce Osmanlı coğrafyasında adeta bir seremoniye dönüşen hac yolculukları, teknolojinin ilerlemesiyle beraber bugün artık şehirler arası seyahatlere dönüşmüş durumda. Önce ihrama girilir, sanki kefene bürünmüş gibi. İhram, neye sahip olursanız olun, makamınız mevkiniz ne olursa olsun aciz olduğunuzu hatırlatır size. Üzerinizde 2-3 metre bezden başka bir şey yoktur. İple bağlanmayan, başka bir şeyle düğümlenmeyen bir bez. Kelimenin tam anlamıyla baş açık sine üryandır.

Salavatlar ve tekbirlerle atılan ilk adımların ardından, Mekke’ye ulaşınca akarsuların denizlere karışması gibi bir hava oluşur. Her mü’min için hayatın en anlamlı vaktidir Kâbe ile karşılaşma anı. Beytullah’a, Allah’ın evine huşu ve edeple girilir. Kederler unutulur, sanki dünyada değil de başka bir alemdesinizdir. O anların hiç bitmesini istemezsiniz. Yaşlı kadınlar, erkekler genç kızlar cevval erkekler gibi tavaf ederler Kabe’yi. “Lebbeyk” sesleri arşı âlâyı titretir. Binlerce kişinin birlikte kıldıkları namazlar, kulluk hissinin zirveye çıktığı zaman dilimleridir.

Mekke’nin yaklaşık 25 kilometre güneydoğusunda bulunan Arafat’taki buluşma, mahşer meydanını andırır. Hz. Adem’le (as), Hz. Havva cennetten dünyaya gönderildikten sonra bu bölgede buluşmuşlardır. Bugüne arefe, bu bölgeye de Arafat denilir. Adem Aleyhisselam, Arafat ovasının ortalarında bulunan Cebel-i Rahme tepesinde af ve mağfiret dilemiş ve duası kabul olunmuştur. Efendimiz veda hutbelerini bu bölgede bulunan Nabit denilen yerde irad etmiştir. Yüzbinlerce insan, Zilhicce ayının dokuzuncu gününde Arafat’ta vakfeye durur. Dualar, niyazlar ve aminler gözyaşlarına karışır. Vakfe o kadar önemlidir ki, Alemlerin Efendisi ehemmiyetine binaen “Hac, vakfeden ibarettir” der. Yine, “Arefe günü Allahü Teala Arafat’ta vakfe yapanlardan razı olur. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek: Bunlar ne istediler ki işlerini bırakıp burada toplandılar” buyurmuşlardır.

Efendimiz’e Kucak Açan Şehir: Medine
Ve Medine… İki cihan serverine kucak açan ensarın, O’nun gelişinin hürmetine kalplerine ilham edilen “Dolunay doğdu üzerimize Veda Tepeleri’nden, şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden, Ey bize içimizden gönderilen elçi! Sen ki itaat edilmesi gereken bir davetle geldin, geldin de Medine’ye şeref verdin, Ey davetlilerin en hayırlısı, Hoş geldin!” diyen kardeşlerinin vatanı. Mekke’de farizalar yerine getirildikten sonra insanoğlunun en hayırlısının makamına, huzura varılır. Şükür namazları kılınır ve hasret giderilir. Medine halkı, tıpkı dedeleri gibi misafirperver ve halim selimdir. Ensarın torunları, 1400 küsur yıl önce gösterilen yakınlığın bir benzeriyle karşılar sizi. Kendinizi evinizdeymiş gibi hissedersiniz Medine’de. Sokaklarında sanki hicret eden mü’minleri karşılayan ensarın “hoşgeldiniz” nidaları yankılanır. Güler yüzlü cana yakın esnaftan yaptığınız alışverişten büyük keyif aldığınızı hissedersiniz.

“Çarşı pazarı güldür gül…” ifadesi belki de en çok Medine’ye yakışır. Attığınız her adımda asr-ı saadeti yaşarsınız. Şehrin kuzey doğusunda bulunan Uhud Dağı’na çevirdiğiniz zaman başınızı, okçu tepelerinde bekleyen mücahitleri görürsünüz sanki ve aradan geçen yüzlerce yıla “inmeyin” diyesiniz gelir tekrar tekrar. Evs ve Hazrec kabilelerinin arasındaki düşmanlığın, Muhammed’ül Emin (sav) ile birlikte kardeşliğe dönüştüğü atmosferi teneffüs edersiniz.

Mekke ve Medine, bizler için gözbebeği, dünyanın hatta kainatın merkezidir. Medeniyetin beşiği olan bu iki şehirle özellikle Mekke ile ilgili son bir şeyi söyleyerek yazımıza noktayı koyalım. Ümmet-i Muhammed’in kıblesi olan Kabe’nin en önemli özelliği nereden bakılırsa bakılsın görülmesiydi. Uzaklardan Mekke’ye doğru ilerlerken gözünüze ilk görünen yapı Kabe’ydi. Devlet-i Aliyye, şehre yaptırdığı yapıların boyunun Kabe’den uzun olmamasına özellikle dikkat ederdi. Bugün maalesef bu hassasiyetten eser kalmadı. Beytullah’ın etrafı devasa ucube binalarla doldurulmuş durumda. Kâbe artık aralarında üzülerek ifade edelim ki küçücük kalıyor. İslam dünyasının tek temennisi, bu garabetin bir an önce ortadan kaldırılması.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.