İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

Okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek amacıyla tekrarlamak” manâsına gelen ders (dirâse) kökünden gelen bir mekândan bahsediyoruz. Bu öyle bir mekân ki, eğitim ve öğretim için kapısından giren talebeler “edeb” ile girerler ve adab-ı muaşeret ile donanırlardı. Yani bu eğitim mekânlarına giren talebeler, bir yandan dinî ve ahlâkî disiplinlerle tezyin edilirken, diğer taraftan da müsbet ilimlerle de kemal derecesinde bir seviyeye terakki ettirilirlerdi.

Medrese kültürü, sistematik ve kurumsal olarak ilk defa Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ve ardından oğlu Melikşah’ın veziri olan Nizâmülmülk tarafından Nîşâbur ve bilhassa Bağdat’ta açılan Nizâmiye medreseleri ile tesis edilmiştir. Bilahare Merv, Herat, Belh, Basra, İsfahan, Âmül, Musul, Cizre ve Rey gibi şehirlerde de Nizâmiye medreseleri inşa edilmiş ve Bediüzzaman’ın tabiriyle “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder." Mantığıyla talebelere bir yandan din ilimleri tedris edilirken, diğer yandan fen ilimleri talim edilmiştir. Zira o zamanki devlet adamları İlay-ı Kelimetullah; yani Allah’ın adını yüceltmek şuuruyla donanımlı oldukları için talebelerin fıtratlarına uygun bir eğitim sistemini uygulamaktaydılar.

Bediüzzaman Said Nursi, medrese eğitiminin oldukça önemli bir unsur olduğunu; ama anlamdaki bir medrese anlayışı ile taassubun hâkim olacağını düşünür ve hem dinî ilimlerin hem de modern fen bilimlerinin sentez olabileceği bir eğitim modeli hayal eder. Zira o, bütün İslam âleminin ve özellikle Şark insanının üç tane büyük düşmanı olduğunu düşünerek bunların çözüm yolunu da tespit eder. O mezkûr düşmanları şöyle belirler; “cehalet, zaruret(yoksulluk) ve ihtilaf”. Bu bağlamda cehalet bataklığında debelenen toplumların yoksulluk cenderesinde ezildiklerini ve bu insanların da kavgalar, çatışmalar ve ihtilaflarla boğuştuğunu söylüyordu. Bu üç düşmana karşı getirdiği öneriler ise ‘’sanat, marifet ve ittifak’’ idi.

Bediüzzaman, toplumdaki cehaletin, marifet ile; zaruretin sanat ile ve ihtilafın da ittifak unsurlarıyla bertaraf edilebileceğini savunuyordu. Bu bağlamda doğuda bu unsurların gerçekleştirilebileceği bir yüksek eğitim kurumunu planlamış ve adını “Medresetüzzehra” koymuştu. Bu medrese modeli için çeşitli devlet büyüklerinden destek görmüş; bilhassa Sultan Reşad maddi destek sözü de vermişti. Ancak 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bu proje akim kalmıştı.

Eğer Bediüzzaman’ın doğuda planladığı türden eğitim kurumları tesis edilip, gençler bu eğitim kurumlarında iyi bir eğitim ve tedrisattan geçirilseydi, belki de bugün PKK gibi terör unsurları türemeyecekti. Zira hem dinî tedrisatın hem de fen bilimlerinin okutulduğu bir eğitim sistemiyle bölgede cehalet ve fakirlikten kaynaklanan problem ve çatışmaların önü alınacak en azından asgari düzeye inecekti.

Medreselerin, bir yüksek eğitim müessesesi olarak, en önemli özelliği, hoca ve talebelerin iç içe olabilecekleri ve denetleme sisteminin uygulanabileceği hücrelerin; yani odaların bulunmasıdır. Nizâmülmülk, kendi ismiyle müsemma olan ülkenin çeşitli şehirlerinde Nizamiye Medreselerini yaptırmakla kalmamış; bu medreselerin hem finansmanını sağlayacak hem de devamını sağlayacak ve hatta tüm eğitim mensuplarının ikame ve iaşesini temin edecek vakıflar da kurdurmuştur. Bu sayede âlimlerin ve talebelerin geçim endişesini ortadan kaldırarak ilim ve irfanla iştigal etmelerini temin etmiştir. Bilahare yine Selçuklular döneminde Cürcân, Rey, Hemedan, Yezd, Şîraz, Kirman, Merv ve Kâşân’da birçok medrese inşa edilmiştir. Bu medrese sistemiyle ilmî seviyelerini yükselten Selçuklular, Şiî Fâtımîler’in Kahire’de kurdukları Ezher ve Dârülhikme vasıtasıyla yürüttükleri propaganda faaliyetlerinin de önüne set çekmişlerdir.

Selçuklulardan sonra Osmanlı Devleti de, Nizamülmülk’ün kurdurduğu Nizamiye Medreselerinden ilham alarak benzer medreseler kurdu. Tarihte ilk Osmanlı medresesi olarak İznik’in fethinden sonra 1330 senesinde Orhan Gâzi’nin vakfı olarak kurularak medreseler açıldı ve fethedilen her mekâna vakıf medreseleri kuruldu.

Sultan Fâtih, İstanbul’u fethettikten sonra, burada kendi adını taşıyan medrese inşa etti. Fatih’ten sonra gelen padişahlar tarafından yaptırılan medreseler de Fâtih’in medrese modeline göre inşa edildi ve eğitim faaliyetleri sürdürüldü. Bilhassa Sultan II. Bayezid ile Kanunî Sultan Süleyman’ın kendi adlarını taşıyan medreselerinde uygulanan eğitim ve tedrisat sistemi en son şeklini alarak devlete milli ve manevî duygularla donanmış birçok devlet adamı yetiştirildi. Bilhassa Fâtih Külliyesi’ndeki Sahn-ı Semân (Medâris-i Semâniyye) medreseleri devrin en mükemmel ve modern eğitim sistemiyle; genel kabul gören hukuk, hikmet, edebiyat ve ilahiyat fakülteleri düzeyinde eğitim faaliyetlerini sürdürdüler. Öyle ki, bir mülkiye düzeyindeki bu eğitim kurularını bitirip icâzet alan talebeler, mülâzım (stajyer) olarak yevmiyeyle adliyeye hemen intisab edebiliyor ve stajları bittikten sonra önemli devlet kademelerinde göreve başlıyorlardı. Hatta bu medreseler, ulemâ-i rüsum; yani resmî ve merasim âlimleri adı verilen bir âlim profili geliştirdi. Bu medreselerin rahle-i tedrisinden tefeyyüz etmiş olanlar, ilmî ehliyetleri medresenin hey’et-i tedrisiyesi (öğretim üyeleri) tarafından icâzetnâme (diploma) ile tasdik edilirler ve kâdılık, müftülük, nakîblik, vezîrlik, kâtiblik gibi resmî vazifelerde tercihen istihdam edilirlerdi.

Osmanlı Devleti bilahare Enderun mektebleri ihdas ederek Osmanlı ricalini bu eğitim kurumlarında yetiştirmeye başladı. Enderun’dan önce Osmanlı ricâli, büyük çoğunlukla medreselerde eğitilir ve yukarıda bahsedildiği gibi, devletin çeşitli kademelerinde istihdam edilirlerdi. Bu devlet ricali hazineden; bir kısmı da medreselere sahip vakıflardan maaş alırlardı.

Medreselerin kapatılmasından sonra, eğitim sistemi tamamen değiştirilmiş ve sadece dünyevî manâda donatılmaları amaçlanan fertler yetiştirilmeye başlanmıştır. Cumhuriyet döneminde Osmanlı eğitim sistemi tamamen lağvedilmiş; yerine Batı Medeniyeti’nin eğitim modelleri esas alınmıştır. Bilhassa 1940’lı yıllarda Amerika ile yapılan Fullbright anlaşmasıyla Türk eğitim sistemi Amerikan eğitim modeline entegre edilmiştir. Bu modelle yetişen nesiller ise maneviyattan mahrum oldukları için tamamen maddeci ve egoist bir anlayışla devletin kademelerinde istihdam edilmiştir. Manevî değerlerden uzak; Türk kültüründen, gelenek ve göreneklerden kopan gençlik bir anomi yaşamış ve “Devletin malı deniz; yemeyen keriz,” anlayışıyla rüşvet, yolsuzluk, irtikâp gibi cürümler sıradan hale gelmiştir. Bu da devletin gelişmesinde önemli handikapların meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu sendromdan kurtulmanın yegâne çaresi, Osmanlı döneminde olduğu gibi, gençleri millî, manevî ve dinî duyguların yanı sıra müspet bilimlerin tedris ettirilmesidir.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

“Okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek amacıyla tekrarlamak” manâ...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

“Okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek amacıyla tekrarlamak” manâ...