Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Iskalamak

avatar

Arzu Gülsoy

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

İnsanda öyle bir duygu vardır ki yaşamı boyunca onun en çok imtihan edildiği, en çok açlığını hissettiği bu duygu; tatmin olma duygusudur. Dünya yaşamını sadece maddiyata, eşyaya, paraya ve zevklerine bağımlı olarak sürdürüp sonu bitmek bilmeyen isteklerle sonu olmayan ihtiyaçlar doğrultusunda yaşamaya yöneliriz. Bu durumda karşımıza çıkan en can alıcı soru şu oluyor haliyle: “İnsan ne ile mutlu olur?“ Kaçımız sahip olduğumuz şeylerin farkındayız sizce? Bahsettiğim şey elimizdekilerin kıymetini bilmek falan değil. Nelere ne şekilde sahip olduğumuzu net ve kesin bir şekilde biliyor muyuz? Hayatı gözlerimizi açarak mı yaşıyoruz yoksa yuvarlanıp gidiyor muyuz? Birçoğumuz aslında sahip olduğumuz şeylerin bilincinde olmadan yasıyoruz. Çünkü gözlerimizi onları görmeye açmıyoruz. Farkında olmadığımız için de şükredecek çok şeyimiz varken elimizde olmayanlara hayıflanıp duruyoruz. Bir de onlar için üzülüyoruz.

Elimizdekilerin kıymetini bilmek, elimizdekilerle yetinmeyi bilmek varken neden şunumuz yok, bunumuz yok, şu eksik, bu eksik, şu da olmalı, bu eksik kalmamalı diye şikayet edip duruyoruz?

Bir “Onda var bende niye yokculuk” oynamak tutturmuş gidiyoruz. Hem de Hz. Ali (k.v) “Allah rızka kefildir ama imana kefil değildir. Bu yüzden imanınızı dert edin, rızkınızı değil.” demişken… Özellikle sosyal medyaların hayatımıza girmesi ile bu başkalarıyla kendi hayatımızı kıyaslamamızın doğru orantıda arttığını düşünüyorum.

Ama unutulmamalı ki orası bir vitrin ve kimse oraya ağlamaktan şiş gözlerini, mutsuzluğunu koymuyor.

ıpkı evden çıkarken portmantodaki paltosunu usulca yerinden alır gibi bir gülümseyiş takınması, mutlu anların fotoğrafları bize o insanların hayatlarının dört dörtlük olduğunu ve pürüzsüz bir hayata sahip olduklarını zannettirmesin. Peki ya sahip olduklarımız? Onların farkında mıyız acaba? Şöyle bir durup düşündüğümüz zaman aslında farkına varmadığımız, kıymetini bilmediğimiz nice şeylere sahibiz. Her şeyden önce Müslüman bir anne babaya sahip geldik dünyaya. Dünyada Müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen, onu tatmayan bunlarca insan varken…

En basitinden çoğu zaman farkında olmadan aldığımız bir nefesimiz var. Bir nefes için ömür boyunca makineye bağlı olanlar varken. Ve daha nice şey… Bu konuda Bekir Develi’nin kaleme aldığı şu satırlar aslında konuyu kadar iyi özetliyor ki: “Bir eczaneye girdiğinizde ismini ilk kez duyduğumuz ve neye iyi geldiği hakkında bir fikrimizin olmadığı her ilaç için defalarca şükredeceğiz Allah’a. O ilaçların çoğunu ezbere bilen hastalar var bu dünyada. Nice hastalıklarla imtihan olanlar var.” Kainatın sırrı şükürde galiba. Ne dersiniz? Değiştiremediğimiz şeyler için sorduğumuz “Neden, niye?” soruları o kadar tehlikeli ki.. İnsanı dibe çeker, bizi memnuniyetsizleştirir, inancımızı zayıflatır. Biz Y kuşağı çabasız mükâfata o kadar alışkınız ki en ufak bir olumsuzluğa tahammülümüz yok.

Bazen eksikler mükafat, hasret kaldıklarımız armağan olarak sunuluyor ama biz bunu ne yazık ki fark edemiyoruz. Kuluz ve hatta üzerine kurulu olduğumuzu çoğu zaman unutup hatalara, eksikliklere takılı kalıyoruz ve tamamlananları göremiyoruz ne yazık ki…

Bizden daha iyi bir işi olana, daha güzel olana, daha çok para kazanana, daha iyi yaşam şartlarına sahip olana gıpta ile haset ile bakarsak bunların her birinde en iyileri, en güzelleri, en üstünleri de bize nasip olsa yine mutlu olamayacağız. Çünkü istemenin de lüksün de sonu yok. En basitinden hiç arabamız yokken ayağımızı yerden kesecek bir arabam olsun yeter deriz ama bir arabaya sahip olunca bilmem ne markanın şu modeli daha konforluymuş, onun şusu da varmış, bu daha güzelmiş deyip duruyoruz. Nefsimiz hiç doymak bilmiyor. Gözümüz elimizdekilerde değil sahip olamadıklarımızda kalıyor hep. Ne acı…

Ankebut 62. ayette “Allah kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” der.

Başkalarına değil de elimizdeki nimetlere dönüp bir bakabilsek ve şükretmeye başladıkça şükredecek şeylerimizin çoğaldığını bir görebilsek… Ben susayım ve Nouman Ali Khan konuşsun isterseniz:
“İnanan bir insan bilir ki Allah ona ne verdiyse, masaya hangi yemeği koyduysa, ona hangi işi bulduysa, ne ile meşgul ettiyse bu “kendisi” için en iyisidir ve onun tam olarak bunları ihtiyacı vardır.” Ne kadar haklı bir tespit değil mi?

Peki başlangıçta sorduğum “İnsan ne ile mutlu olur?” sorusuna geri dönelim o hâlde. Tabi ki en başta olmayanların değil elimizde var olanların farkına varıp verilmeyenlere üzülmek yerine verilenlere şükredeceğiz. Unutmayalım ki insan şükredebildiği kadar zengindir.
Aslolan bize lütfedilenleri sevgimizle, ilgimizle, inancımızla, başkalarıyla paylaşarak güzelleştirip iyileştirmek, çoğaltıp büyütmek değil mi? Peki mutluluğu biz nerede arıyoruz?

Mutluluk gözümüzün önünde aslında. Evde sıcak yemeği ile kapıda bizi karşılayan annemizin gözlerinde, o yoksa sabah erken kalktığımız bereketli bir günde, dostumuzla birlikte içtiğimiz bir keyif kahvesinde, bir dilenciye dair verdiğiniz sadakanın sizi koruduğuna dair olan inancınızda, yağmur damlalarında ve buram buram toprak kokusunda, eşinizin ya da bir arkadaşınızın hiç okumadığınız bir kitabı size hediye edişinde, evladınızın çıkan ilk dişinde, yılın yağan ilk kar tanesinde, son dakika yetiştiğiniz vapurda, yazın kavurucu sıcağında tuttuğunuz orucu açarken içtiğiniz o ilk yudum suda, soğuk kış aylarından sonra ilk kez gördüğünüz açan bir çiçekte, nisan ayında yüzümüze çarpan ılık bir rüzgarda… Sahi biz nerede aradık bunca yıl?

Şarkı da dediği gibi “İhtiyacımız olan ince bel utangaç iki bardak, bir de hafif hafif kaynayan bakır bir çaydanlıkmış.” aslında bütün mesele bu…

Hayat rengarenk pencerelerle kaplı kocaman bir ev. Tek bir pencereye takılıp kalmasak mı?

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.