Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

İrşad Et

avatar

Ceyda Toker

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 7 dakika)

Belh’in en sıcak gecelerinden, insanı hâlsiz bırakan, ateşzâr bir cuma gecesi Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) salatü selamlar dökülüyordu dilinden.  Bir hâlden başka bir hâle akıp giderken ruhi sema nura boyandı yağdı da geçti gecenin üstünden. Gözün başka bir şey göremeyeceği nuranur bir alemdi sanki gökten dökülen. Bir an, daha önce hiç duymadığı güzel bir ses işitti. Gül kokuyordu bu ses, hasret kokuyordu. Ona sesleniyordu sen diyordu, sen Sultanü’l- Ulemâ’sın. Adın böyle anılacak bundan gayrı. Bir an açtı ki gözlerini hala aynı sedirin üzerinde, dudakları hala salatü selamda. Havada asılı kalmış bir tutam gül kokusu.

Sabah ezanıyla birlikte yana yakıla bu alimi görmek isteyen üç yüz ulema yığıldı kapıya. Gördükleri rüyadan haber vermek isterler, onlara da aynı Nur ulaşmış belli ki. Alimler sultanı tebessüm etti ve başladı onların rüyalarını anlatmaya. Toplanmışsınız bir sahrada, Rahmet Peygamberi karşınızda, bende sağ yanında. Size haber verir benden. Bugünden itibaren Baha Veled’e Sultanü’l-Ulema diye hitap ediniz.

Kendi rüyalarını alimler sultanının ağzından dinleyen ulema, kendinden geçmiş, hepsi bir anda koşarak eteklerine yapıştılar öpmek için. O günden beri Sultanü’l- Ulemâdır adı bu gönül erbabının Kubbetü’l-İslam arasında. Rahmet Peygamberi onu bu makamına layık görmüş, kabul etmemek olmazdı elbet. Alimlerin sultanı biliyordu ki her nimetin bir çilesi vardı. Onun çilesi de fitneden olacaktı.

Ünü diyarlara yayılan bu alimler sultanının kapısına dört bir yandan bilginler, arifler akmaya başladı. Fetvasını almak isteyenlere, müşkülünü dile getirmek isteyenlere koşuyordu devlet işi yaptığı zamanlar dışında. Parlayan bir ışıktı ve etrafını aydınlatıyordu her fırsatta. Namaz aralarında ma’arif öğretiyor, belirli günler halka vaazlar veriyordu. Sonra öyle bir gün geldi ki akılla riyazet çatıştı, akıl gözüyle kalp gözü mücadeleye düştü, bazı husumetler başladı Baha Veled ve diğer alimler arasında. Sultanü’l- Ulemânın ünü gibi fitne de hızlıca sardı ortalığı. Aldı başını taa Harezm Sultanına kadar ulaştı. Alimler sultanı son vaazını verdi bir cuma günü. Öyle ince, güzel şeyler söyledi ki meclis baştan başa mest oldu, gözyaşları sel oldu aktı da karıştı Belh Suyu’na

Şimdi tek bir ayet dökülüyordu incinmiş kalbinden diline: “Allah, kuluna kâfi değil midir?” Aylar sonra bir anda yolda bulmuşlardı kendilerini. Üç yüz deve, on at, iki katırla birlikte günlerdir yoldaydılar. Sultanü’l-Ulema gideceğini duyurduğunda onu yalnız bırakmamış, peşine düşmüşlerdi. Azıkları bir kuru ekmek, bir avuç su, yoldaşları kızgın güneş olmuştu. Yanlarında develere yüklü değerli kitaplarını taşıyorlardı. Harezm Sultanı “Ya sen sultansın, ya ben deyince” hemen düştü yollara alimlerin sultanı. Sultanda bilirdi tahtta, sarayda yoktur gözü alîmin. Harezm Sultanının sözü fitnedendi, alimlerin sultanının yolu edeptendi. İncinmişti besbelli alimlerin sultanı yine de incitmemişti kimseyi yola revan olurken. Ve derya incisi şeyhinin sesi kulaklarında çınlıyordu yere bastığı her toprak kabuğu çıtırtısında “Mü’mine gelen bela ve sıkıntılar günahlara dalmaması için birer engeldir.” Bu altın küpeden sebep cefa değil safa gibi karşılamıştı incinmişliğini, maruz kaldığı fitneleri.

Aynı gece bir rüya görmüştü alimlerin sultanı. Yemyeşil vadilerin arkasından bembeyaz yorga bir ata binmiş, ak libaslara bürünmüş yağız, güçlü bir genç çıkıp geliyordu kılıcında çift başlı kartalla. Seslenir alimlerin sultanına: Seni bekliyoruz sultanım gel ve irşad et!

Refikası Mü’mine Hatun, büyük oğlu Aleaddin Muhammed ve küçük oğlu Celaleddin Muhammed’de yanındaydı alimlerin sultanının. Halk kafileyi her konakladıkları yerde büyük bir coşkuyla karşılıyor, onu görmek isteyenler adeta yollara dökülüyordu. Bu yerlerde sultanların, alimlerin ve halkın isteğiyle yine vaazlar, dersler veriyor irşadını gittiği yerlere saçıyordu adeta. Bu sohbetlerini, derslerini, oğulları hiç kaçırmıyor, babalarının feyziyle ilmi kepçeyle içiyorlardı.

Yola çıktıklarının hemen ardından Belh’in Moğol baskınına uğradığı haberi ulaştı kafileye. Ey alimler, filozoflar şehri Ümmü’I-Bilad. Şimdi alev alev camilerin, sokaklarının kül kokusu burnuma düşer. Razı ol bizden, biz razıyız senden. Alimlerin sultanının gözünden bir inci aktı da ulaştı ata toprağına. Bahaeddin Veled’in aklına şeyhi düşmüştü yine bir an. Bir gün şeyhi etrafına müridlerini toplamış; “Şeriat gemi gibidir, tarikat deniz gibidir, hakikat inci gibidir. Kim inciyi elde etmek isterse gemiye biner, denize açılır ve inciye ulaşır. Bu sıralamaya tabi olmayan inciyi elde edemez.” demişti. Sonra alimler sultanına dönüp senin geminin dümeni Rum diyarına dönüktür. Yolun hayrolsun. Vakti geldiğinde sana haber edilecektir diyerek göçünü haber etmişti alimler sultanının. Görevi biçilmişti, yolu çizilmişti, boynu kıldan inceydi bu emire artık.

Güneş, ateş nefesini enselerinden çekmiyordu. İlk Menzil Nişabur’du. Binalud Dağı selamladı önce onları, Nişabur ayakta karşıladı. Ah güzel şehir kaç yağmaya, kaç fethe ulaştın da yine de şefkatlisin bu Allah dostuna. Hem dinlenmek lazımdı, hem hayvanlar susamıştı. Ama asıl susayan alimler sultanının gönlüydü. Kafileyi karşılayanlar arasında hemen gördü susuzluğuna çareyi. Feridüddin Attar sultanı görünce, bir kuş gönderdi yüreğinden, sultan aldı gönül kuşunu hemen bastı bağrına. Önce kalpler konuşacaktı, sonra diller. Bir süre burada konakladı kervanla birlikte alimler sultanı, hâllerden hâllere dalıp, sohbetlerin tadına vardılar. Yeniden yola revan olma günü gelince gözü yaşlıydı Nişabur’un. Alimlerin sultanı ile Attar yine gönülden yaptılar arzı vedalarını. Tekrar başladılar kona göçe yolculuğa. Önce Darü’s-Selam’a oradan peygamber toprağına vardılar Lebbeyklerle.

Kervanın yolu Diyar-ı Rum’a dönüktü artık. Anadolu’ya yaklaştıkça soğuk hava bir ok gibi göğüslere saplanıyor, ağaçlara vuran rüzgâr adeta acı çeker gibi inliyordu. Kıyafetler değişmiş, ağaçlar onların bildikleri coğrafyalardan çok uzaktı artık. Herkes yüzünü alimlerin sultanına çevirmiş ilerideki Erzincan şehrinde konaklamak için bir işaret bekliyordu. Kafilenin büyüklerinden birkaç mürit Baha Veled’e Erzincan şehrinde konaklayalım mı diye ricada bulundu. Baha Veled burada toplulukla konaklamaya izin yoktur diyerek reddetti. Sebebini bilemedikleri bu reddin ardından, alimlerin sultanı bir köşeye çekildi, siyah feracesini örtündü, gözlerini kapattı, zikir hali gibi bir hale büründü. Herkes sessizlik içerisinde gözlerini bir an olsun Baha Veled’in üzerinden ayırmıyordu. Ansızın bu sükûneti yaran dört nala koşan atların sesi ilişti kulaklara. Yaklaştıkça toz dumana dönüşüyor, gelenlerin kim olduğu anlaşılamıyordu. Sonunda atlılar geldi kafilenin önünde durdu. En önde, daha sonra Erzincan hükümdarının eşi olduğu anlaşılan İsmet Hatun ve beraberinde hizmetkarları hızla attan indiler ve toprağı öptüler. İsmet Hatun adı gibi ismette üstün, veliliği, kerem ve cömertliği ile meşhûr bir hanımdı. Alimler sultanının civardan geçtiği ona malum olmuş, atına atladığı gibi kafileye yetişmek için hemen yola koyulmuştu. İzin isteyip Baha Veled’in huzuruna vardılar, eteğini öpüp Erzincan’a dönmesi için ricalarda bulundular. Onları sarayda ağırlamaktan mutluluk duyacaklarını, bu ziyaretin beldelerine bereket ve huzur getireceğini belirttiler. Alimlerin sultanı gittikleri yerlerde saraylarda konaklamayı hep reddetmiş, haramdır diye saray malından hediyeleri hiçbir zaman kabul etmemişti. Yine öyle oldu ancak bu şehirde onlara bir medrese tahsis ederlerse burada kalmanın mümkün olabileceğini söyledi. Bunun üzerine hemen onlar için bir medrese yaptırdılar. Alimlerin sultanı bu medresede tam dört yıl dersler, vaazlar verdi, yöre halkını ilmiyle, bilgisiyle kuşattı adeta. Ayrılma vakti geldiğinde yine bir beldeden gözyaşlarıyla uğurlanıyordu. Böylece Anadolu’da irşada başlanmış, ama esas menzile henüz varılmamıştı.

Kafile yine yola revan oldu bir cemre zamanı. Yol aldıkça tabiat gittikçe yumuşamış, geçtikleri çöllerin yuttuğu güzellikler sanki burada hayat bulmuş, topraktan adeta cennet fışkırıyordu. Güneş artık yakmıyor yeşille bütünleşmiş, etrafa ışıklar saçıyordu. Kuşlar yeni canlanmış gibi coşkuyla şakıyordu. Nihayet kona göçe Larende’ye vardılar. Alimlerin sultanını Larende subaşısı Emir Musa karşıladı. Bu sadık ve kahraman emir, Belh’ten yola çıkmış olan bu büyük sultanın geldiğini işitmiş, onun bu beldeyi ışığıyla parlatacağını düşünerek hemen askerleri ve şehir halkıyla birlikte bu büyük alimi karşılamaya çıkmış ve daha gördükleri ilk anda hemen müridi oluvermişlerdi.

Emir Musa ne kadar sarayına davet ettiyse de alimler sultanı bu isteği reddetti ve emirden, bir medrese yaptırmasını istedi. Emir, şehrin ortasında geniş avlulu, büyük kapılı bir medrese inşa ettirdi. Burada sohbetlerine, vaazlarına başlayan alimler sultanı gönülleri doyuruyor, meclis huşu içinde adeta kendinden geçerek istifadeleniyordu bu ilim erbabından. Sultanü’l- Ulemâ ve beraberindekiler burada yedi yıldan fazla kaldılar. Oğullarından Celâleddîn burada evlenmiş, torunu Sultan Veled burada dünyaya gelmişti. Oğulları artık Larende’den daha büyük olan, daha fazla kişiyi irşad edebilecekleri Konya’ya neden gitmediklerini sormuştu alimler sultanına. Şöyle anlattı sebebini bu büyük alim: Zamanında, Hayber Kalesi kuşatılmıştı. Hz. Ali sabırsızlanmış Hayber Yahudileriyle Müslüman oluncaya kadar savaşalım teklifinde bulunmuştu Rahmet Peygamberine. Resûl-i Ekrem’in Hz. Ali’ye “Acele etme yâ Ali! Hayber toprağına sükûnetle gir, sonra onları İslâm’a davet et. Şunu bil ki tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması en değerli ganimet olan kızıl develerin sana verilmesinden hayırlıdır.” Bunu dinleyen Aleaddin ve Celaleddin Muhammed babalarının hemen Konya’ya gitmemesinin bir sebebi olduğunu anlamışlardı.

Alimler sultanı burada vaktini tamamladığını biliyordu artık ve bir işaret bekliyordu tekrar yola koyulmak için. Namaza durdu, Allahu Ekber’i tekrar etti. Allahu Ekber… Yani Allah kullarına şöyle buyuruyordu: Ben yüceyim. Sizin düşüncelerinizi de arzularınızı da bilirim. Eğer doğru yoldaysanız benim sizlere daha iyisini vereceğimi bilirsiniz. Rükûa vardı, Subhane Rabbiye’l-azim dedi. Allah’ın yüceliği ve hükmünün yükü altında bük belini. Secdeye kapandı. Rabbim sen tüm kusurlardan münezzehsin. Boynumu eğdim yoluna koydum. Verdiğin hükme boynum kıldan incedir. Selam verip kalktığında aklına Belh’ten ayrılmadan rüyasında gördüğü ak libaslara bürünmüş genç düştü hemen. Anladı ki yolculuk zamanı gelmiştir.

Ertesi gün medreseye İslam sultanı Alâeddîn Keykûbat’ın subaşısına yazdığı bir emirle Baha Veled’i  başkent Konya’ya davet ettiği haberi ulaştı. Toplandılar, koyuldular Konya yoluna. Sultanü’l-Ulema’nın geleceğini haber alan Sultanü’l-Umera, emirleri, bütün kalem erbabı, alimler ve Konya ahalisi onu karşılamaya çıktılar. Ak libaslara bürünmüş beyaz atıyla Sultan Alâeddîn en öndeydi. Rüyasının vuku bulmasının huzuruyla tebessüm etti alimlerin sultanı ve ellerini öpmek isteyen Sultan Alâeddîn’e asâsını uzattı. Sultan Alâeddîn bu heybetten o kadar etkilenmişti ki titriyordu adeta ve başladı sözlerine. Yıllardır sizi beklerim sultanım. Yıllar önce esir edildiğimde sizi rüyamda gördüm. Geleceğim diyordunuz, bekle geleceğim!

Sultan Alâeddîn ona sarayda kalması için ısrar ettiğinde imamlara medrese yakışır demiş ve reddetmişti bu teklifi. Bu büyük alimin gelişinin hürmetine Sultan Alâeddîn halka yemekler yedirmiş, hediyeler dağıtmıştı. Konya’ya gelişinin ardından ilk cuma günü bu büyük alimi görmek isteyenler camiye akın ettiler. O gün sesi güzel olan hafızlar Kur’an’dan ayetler ve aşr-ı şerifler okudular, Sultan Alaeddin’in ricası üzerine alimler sultanı ilk vaazını vermişti.

Alimler sultanının ünü kısa sürede Konya’ya yayılmıştı. Konya’da ikamet ettiğini, halka ders ve fetvalar verdiğini, müritlerine hakikatleri ve ma’rifetleri keşfetmeleri konusunda rehberlik ettiğini duyanlar şehre akın ediyordu. Sabah namazından öğleye kadar ders okutuyor, öğle namazından sonra cemaatine ma’arif öğretiyordu. Bu alimin büyüklüğünü anlamış olan Sultan Alâeddîn’de onun müridi olmuş derslerinden feyiz alıyor, devlet işi dışında Sultanü’l-Ulema ile uzun sohbetler yapıyor, ibadetlerine riayet ediyordu. Onun öğütlerini dinliyor, bol bol istifadeleniyordu. Öğüt ver; kuşkusuz ki öğüt mü’minlere fayda verir. (Zâriyât:51:55)

Alimlerin sultanı bir sabah mescitte oturmuş, düşüncelere dalmıştı. Allah hep onun ruhunu başka ruhlarla düğümlemiş ve bazen yine onlarla çözüyordu. Bunlar Hayy ve Kayyum hükmündendi. Ruhu yıllar evvel Sultan Alâeddîn’e bağlanmıştı ve artık düğümün çözülme zamanı gelmişti. Hemen Sultan Alaeddin’e haber gönderdi görüşmek için. Buluştular birisi ulema diğeri umera olan bu iki sultan. Sultan Alâaeddîn sükûnette, alimlerin sultanının ne söyleyeceğini merakla bekliyordu. Ayetle başladı sözlerine büyük alim: “Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşlerdir.” Devam etti. Kiminle oturursan onun rengini alırsın. Taşa bakarsan onun sertliği sende zuhur eder, bağlara bakarsan bir incelik meydana gelir. Deri işleyenin yanında kötü kokuya, attarın yanında ıtırlara malik olursun. Şimdi ben toprakla hasbihal ediyorum. Toprağa benzemem yakındır. Şu tepeye bir mezargâh yaptır. İleride çocuklarımın, torunlarımın mezarı bu toprakta olsun. Sultan Alâeddîn, gözlerini bir an olsun kırpmadan dinliyordu.

Nasihatlerini sürdürdü alimler sultanı. Talep et! Talep ettiğin sürece her işte güçlenirsin, kapılar sana açılır. Ama sen en çok ahiret ve saadet için talep et. Bunu yaparken benliğini kapı dışarı edip, kapıyı kapatmayı unutma. Benlik putunu öyle bir atasın ki onun kökünü toprağından kazıyasın. Sabret! Bunu yaparken Allah’tan yardım dile. Sonsuz cihanın devleti ancak zorluklara sabırla elde edilir. Hizmet et! Bil ki sen hizmet etmeden sana himmet edilmez.

Bu görüşmeden sonra mezargâh yapımı için emir veren Sultan Alâeddîn devlet işine yoğunlaşmış mürşidinin verdiği nasihatleri bir an olsun aklından çıkarmıyordu. Sadece Müslüman halka değil gayrimüslim halkla da ilişkilerini hep iyi tutuyordu. Kervansaraylar, darüşşifalar, camiler yaptırıyor, devlet işiyle hep yakından bizzat ilgileniyordu. Devlete sığınan bilginlere, tasavvuf erlerine izzeti ikramda bulunuyor onları sarayında ağırlıyordu.

Bu sırada Sultanü’l- Ulemâ bir anda hastalanmış yatağa düşmüştü. Müritleri, oğulları, torunları bir an olsun yanından ayrılmıyorlardı. Sultan Alâeddin devlet işiyle, halkla ilgilenmekten görememişti alimler sultanını. Buzların ayna gibi parladığı, soğuktan nefeslerin bile donduğu bir şubat ayıydı. O cuma alimlerin sultanı yoktu büyük camide, o feyizli sesinden vaaz da dinleyememişti kimse. Bunu bilen halk avluya doluşmuş, bir haber bekliyorlardı alimler sultanından. Haber bekleyenler bekleyedursun, haber vermeye gelen birisi vardı kapıdan giren. Sultan Alâeddin alimler sultanını yatakta solgun bir vaziyette görünce adeta kendinden geçti. Gel diye işaret etti gözleriyle büyük alim. Gel, bende seni bekliyordum. Oturdu alimler sultanının baş ucuna, buğulu gözlerini gözlerine dikti. Ağaç, baharın meltemiyle topladıklarını, kışın fırtınalarla geri verir. İnsanoğlu da baharda yeşerir, kışın her şeyi bırakır ve gider. En büyük ağaçların bile dallarından meyveler düşer. Ruhlar Allah’a bağlıdır hep ona kavuşmayı bekler. Beden toprağa bağlıdır, ona karışmayı bekler. Şimdi bedenimi ellerinle yaptığın mezara bırakabilirsin. Çünkü ruhum emniyettedir…

Şimdi ey ruhum, öyle bir söyle ki ruhun felaha ersin. Öyle bir söyle ki Allah seni tasdik etsin.

“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü”

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.