İrfâni Bilgiden Enformatik Yığına: Medreseden Modern Okula

İlim bir şeyin hakikatini bilmek demektir. İrfan ise bilinen şeyin insana tüm veçheleriyle nüfuz edişidir. İlim irfana götürdüğü takdirde hikmet yolculuğudur söz konusu olan. İrfanın yokluğu ilmin akamete uğrayışı demektir. Bilmek artık ahlaki bir yolculuk için azık olmaktan çıkmış, insanı kıskacı altına alan bir silah olmuşsa, bilgilenmek de aslını yitirmiş demektir. Batı’nın nihâi yolculuğunda azığı, bilginin mevzisinden saptırılmasından neşet etmiştir. İlim akla bağlıdır. Aklın ise nihayeti kendini inkârdır. İnkârdan maksat müteal olanın yalnız kendiyle kavranılamayacağını ikrardır. Batı ilmi yâni bilgiyi merkezîleştirerek bir hadde varmak niyetinde idi. Müteal olana yalnız akılla gidemeyişin anlaşılması dolayısıyla müteal olan gözden çıkarıldı. Sonunda had aşıldı. Ortada aklı aşan bir yol yoksa aklın yetersizliği de söz konusu olmayacaktı. Bilim yoluyla kâinatın tüm sırlarının kavranacağı, insanoğlunun yaşaması için ideal olanın bulunabileceği düşüncesi Batı düşüncesinin ana rengidir. Batı nezdinde ilmin müteal olandan tecridi ahlâk anlayışını aşındırmış, yapılan her ne ise artık meşruiyet krizi ortadan kalkmıştır. Sömürgecilik, teknolojik ilerlemenin işgalleri hızlandırması, insan kitlelerinin ancak çeşitli değer yargıları yoluyla yargılanması gerekliliğinin ötelenmesi gibi sonuçları doğuran şey, Batının ilmin hakikatle olan bağını kesmesidir. Bu yazıda biz İslâm’ın ilim anlayışını zaman içerisinde kurumsallaşarak yansıtan medreseler ile haliyle Rönesans sonrası Batı uygarlığının insan yetiştirme (!) temsili olarak varlığını sürdüren modern okulların ilim anlayışını mukayese edecek, bilgiyle irtibatlarındaki temel anlayışlarına değineceğiz.

Batı’nın bilgi ile olan irtibatı ile İslâm’ın telkin ettiği ilim anlayışı temelde birbirinden farklıdır. Ontolojik olarak birbirinden alakasız hatta zıt addedebileceğimiz bu iki anlayışın doğuracağı dünya görüşleri de, insanlara sunacağı çözümler de farklı olacaktır. Tanzimat sürecinin ardı sıra İslâmcıların (içerisinde âlim zatlar da vardır) “Batı’nın tekniğini almak, ahlakını almamak gerekir” tavrı Batı’nın bilgi anlayışını ıskalamanın verdiği zafiyettir. Teknik mücerret bir bilgi yığını ve bundan doğan zanaat değil, dayandığı mesnetlere göre şeklini alan bir tavırdır. Bu tavrı iyi tahlil etmeden, merkezî bir dünya görüşüyle süzgeç vasıtasıyla süzmeden almak, milletlerin fikir metabolizmasını inhirafa uğratır. Medreseden üniversiteye geçişte yalnız mekanla alakalı bir değişim, yahut derslerin değişimi değildir söz konusu olan. Medreselerde de Marksizm tarihi okutulabilir, okutulmalıdır da. Yahut İlahiyat fakültelerinde tefsir dersleri hali hazırda okutulmaktadır. Ancak medrese kendi geleneğine yaslanarak Marksizmi okuttuğu takdirde, Batı’da teoloji fakülteleri olarak işlev gören, bu topraklara kuruluşundaki amaç itibariyle paralel olarak yansıyan İlahiyat fakültelerinin tefsir okutmasından daha dini bir tutumla hareket etmiş olacaktır. Medresenin ürettiği bilgi amelî bilgiden kopuk olmadığı gibi, ahlâki müeyyideleri destekleyen adımlardan da müteşekkildir. Fakültelerde ise bilgiyi kavrayış yalnız epistemolojik bir tutumla damgalanmıştır. Burada söz konusu edilen fakültelerin bilgi anlayışıyla dayandığı kurumsal yapısıdır. Yoksa ilahiyat fakültelerinde işinin ehli, âbid, öğrencilere ilimden hikmete yol açmak cehdinde olan sayısız akademisyen mevcuttur.

Mevcut haliyle eğitim sistemimiz bir ilim yolculuğu olmaktan uzaktır. İrfâni bilgiyle irtibat ise söz konusu bile değildir. Enformatik yığındır söz konusu olan. Çeşitli verilerin öğrencilerin zihnine yığılmasıyla, ahlâki bir tutumu aşılamaktan uzak bir anlayışla muhatap olarak yıllarını geçirmektedir insanlar. Sistem insanı daha ahlaklı, dürüst yapmak ve onu bu doğrultuda yetiştirmek için bir yol sunmamaktadır. İnsanların ekserisi, İsmet Özel’in deyişiyle bilgiyle muhatap oldukça dönen çarkın uygun yerine yerleşmektedir. “Bilgiyi dönen çarkın uygun yerine yerleşmek için öğrenen kişi, öğreniminde hangi yüksek seviyeyi tutturmuş olursa olsun, hangi makamı işgal ederse etsin sıradan, avamî bir kişidir ve diğerleri ile birlikte sürüklenmektedir.” (1) Bugün herkesleşmek, avam tabakasına mensup olmak dünyanın genel geçer seyrinde münfail konuma yerleşmek demektir. İlmin hakikati insanın kendisini bilmesidir. Kendini bilmek ise bütün bilgilerin üstünde bir bilme şeklidir. Kendini bilen insan hangi alanla muhatap olursa olsun kendiliğini o alana aksettirecektir. Hâkim paradigmanın telkinleriyle bezemez hayatını kendini bilen insan. Kendini bilmek başkalarının kendiliğine damga vurmasını önlemek demektir. Kendini bilenin kâinatı bilmesiyle insanlar saadete kavuşabilir, bu bilişten bir fayda temin edebilirler. Ancak kendini bilmeden kâinatı bilmek, bildiğini zannetmek eninde sonunda atom bombasının devşirildiği bilgi yığınlarına yol açacaktır.

İlim insanı hakikate ulaştırır. Hakikatin yokluğunun ilan edildiği modern zamanlarda da, hakikatin çokluğunun (herkese göre hakikat, ‘göre’li hakikat) yaygın olarak telakki edildiği post modern zamanlarda da ilim enformasyona dönüşmüş, hakikate götüren tarafından, irfânilik vasfından tecrid edilmiştir. Byung Chul Han’ın deyişiyle: “Hakikat, diğer her şeyi yanlış ilan ederek kendini ortaya koyar ve kabul ettirir. Daha fazla enformasyondan ya da enformasyon yığınından ortaya hakikat çıkmaz. Bunlarda yön, yani anlam eksiktir. Tam da hakiki olanın barındırdığı olumsuzluğun eksikliğinden ötürü olumlunun urlaşması, yığınlaşması söz konusudur. Aşırı-enformasyon ve aşırı iletişim hakikat eksikliğinin, dahası varlık eksikliğinin belirtisidir. Daha fazla enformasyon, daha fazla iletişim bütünün temel belirsizliğini ortadan kaldırmaz. Hatta daha da artırır.” (2)

Medrese bilgi ile irtibatında bir şekilde hikmetin yoluna erişmenin fırsatını kollamanın merkezidir. Dünyayı ihata edici bir halden uzaklaşması; zamana nispetle tecdidinin ıskalanması, yapılması gereken takviyelerin ertelenmesi sebebiyledir. Ancak temelde, bilgi ile irtibatında müteal olanın yolunu takip eden medrese, ahlâkın da temsilini verir. Hoca- talebe ilişkisi samimi bir ortamda, mimari yapısı itibariyle mekanın mekana açıldığı bir şekilde, icazet sistemiyle orijinal bir yapıdır. Medrese “faydasız ilimden Allah’a sığınma” şuurunu talebeye vererek yoluna devam eder. Kâinatın Efendisi aleyhisellamın bu uyarısı henüz yolun başında başa tâc edilir. Bir ilmin mevzusu onun faydalı yahut faydasız olması için nihai karar mercisi değildir. Doğruluk ve adalete hizmet etmeyen İslâmi ilim sahiplerinin ilimleri de faydasız ilim nevisindendir. Medrese atılan her adımda ahlâktan tecrid edilen bilginin, bilgiyi var edeni memnun etmeyecek neviden ilmin, sahibi için ateşten gömlek olduğunu deklare eder. Modern okullarda ise bilgi aslî gayesinden tecrid edilmiş, yahut ahlâki dayanaklarını yitirmiştir. Cemiyeti ahlâki olarak perişan vaziyete düçar kılacak mühendisler, doktorlar, din adamları yetişebilir modern okullarda. En azından bu ortamlar bu neviden insanların yetişmesi için yeterli ‘malzeme’yi sağlarlar demek abartı olmayacaktır. Elbette medrese tahsilli insanlar da insanlığın başına felaketler açabilir. Ancak medrese yapısı itibariyle bu ‘malzeme’yi sağlamaktan uzaktır.

Osmanlı’nın son döneminde düşünürlerin ekserisi medresenin çürümüşlüğünden dem vurmuştu. Buna karşılık bu çürümüşlüğe çözümleri modern paradigmaya entegre okullar açmak fikrine vardı. Halbuki medresedeki çürümüşlük modern dünyada bilginin parçalanması ve anarşinin yayılması dolayısıyla, ötekine vukufiyetin azlığı nedeniyle vukuu bulmuştu. Modern çağı tanımadan ve mahrem noktalarıyla hecelemeden eldeki malzeme ile, geleneğe yaslanarak ona çözümler sunmak, nihâi olarak onun felaketlerinden korunmak mümkün değildi. Medrese belki bunu idrak edememişti. Ancak bu husus medresenin aslî bir zafiyetine işaret etmez. Problem asılda değil vasıftaydı. Asıl sağlam tutulduğu müddetçe vasıflar tecdid edilebilir, zamana göre çeşitli şekillerde mevzilenebilirdi. Kelam ilminin mevzuları arasına modern paradigmalar, evrim düşüncesi, sosyal darwinizm, şu ya da bu siyasi görüş girebilirdi, girmeliydi. Âlim zatların yetersizliği Bedri Gencer’in “bidate vukufiyet” olarak tesmiye ettiği modern dünyayı tanımayış sebepliydi. Bunun çözümü asla dokunmak, aslı iptale uğratmak değil, muhtevada değişiklikler yapmakdı.

Türkiye Cumhuriyeti modern bir devlet olma yolunda inşa edilmişti. Modern bir devlette dini işler de devletin onayından geçerek, devlet onaylı vukuu bulmalıydı. Diyanet İşleri Başkanlığı devletin bir kurumu olarak kuruldu. Artık İslâmi bilgi üretimi modern devletin onayından geçerek vukuu bulacaktı. Medreselerin yer altına çekilmesi işten bile değildi. Gelinen noktada medreseler varlığını öyle ya da böyle sürdürse de bir yanıyla söz sahibi olmaklıklarının elinden alınması, diğer yanıyla modern dünyaya vukufiyetin yetersizliği nedeniyle hâlâ beklenen seviyeye erişebilmiş değil maalesef. İrfâni bilgi eşyanın hakikatini gören ve gösteren bilgidir. Bu bilgiye sahip olarak modern dünyanın problemleri fâş edilebilir, peşi sıra ise çözümler sunulabilir. İnsanı değiştirmek için yalnız eğitim sistemini değiştirmek belki yeterli olmayacaktır, ancak büyük ölçüde; bu değişim doğru usulle yapılırsa yemişlerini verecektir. Enformasyon yığınlarından irfâni bilgiye yolculuk yapmak, kanayan yaralarımıza büyük ölçüde merhem olacaktır. Ümidimiz bu hakikatin gerekli mercilerce de derhal kavranılmasıdır.

Kaynakça:

1) İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, Şule Yayınları, 1999, İstanbul, s51
2) Byung CHUL Han, Şeffaflık Toplumu, Mütercim: Haluk Barışcan, İkinci Basım 2017, İstanbul, Metis Yayınları, s.23

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

İlim bir şeyin hakikatini bilmek demektir. İrfan ise bilinen şeyin insana tüm veçheleriy...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

İlim bir şeyin hakikatini bilmek demektir. İrfan ise bilinen şeyin insana tüm veçheleriy...

İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

İlim bir şeyin hakikatini bilmek demektir. İrfan ise bilinen şeyin insana tüm veçheleriy...