İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın

Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra cesaret ve mertliği, ahlaki meziyetleri dolayısıyla kavim ve kabileye baş olacak mevki ve nitelikte görülen Osman Bey Kayı Boyu’nun başına getirildi. 1299 yılında uç beyiyken, Selçuklu tahtının boş kalması ile bağımsızlığını ilan etti ve kendi adıyla anılacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini atmış oldu. Devrinin kıymetli şeyhlerinden Edibali’nin kızı Bala Hatun ile evlendi. Alaaddin ve Orhan isimli iki oğlu oldu. Ömrü boyunca Bizanslılarla savaşıp, birçok toprak fethetti. Osman Bey, torunlarının ve çocuklarının aksine bir padişah oğlu değildir. Kendinden sonra gelenlerden onu ayıran en büyük fark belki de budur. Devletin büyümesi seneden seneye mütemadiyen gerçekleşmiştir, “Bu bilhassa onun devamına, istikbalinin büyüklüğüne olan emniyetten ileri geliyordu. Bu da kendisini tesis eden adamın büyüklüğüne delâlet eder.” (Aksun 31) Oğlu Orhan’a miras olarak bıraktığı toprakların nihayetinde üç cihan büyüklüğünde bir imparatorluğa dönüşmesinden Osman Bey’in mukteza-yı seciyesini anlayabiliriz; büyüklüğü ve dirayeti düşünüldüğü zaman hakkında yazılan tüm o sitayişli sözler anlamlı geliyor. Ve ölümü karşısında duyulan üzüntünün ensaf ve encamı da tahayyül edilebiliyor. Yaşarken yaptıklarına dair yazılanlara kıyasla ölümüne dair yazılanlar oldukça sınırlı. Araştırdığım birçok kaynakta ölümüne ayrılan kısımda bile Osman Bey’in gerisinde nasıl da heybetli bir devlet bıraktığı ve bunu nasıl yaptığı yazıyor. Kaybın büyüklüğünü anlamak için yaşarken yapılanları kerteriz noktası almak doğru bir strateji gibi geliyor bana. Bu yazının teması Osman Bey’in vefatı olmasına rağmen ben bile sınırlı bilgimle, giriş yapmak için yaptığı şeyleri anlatmayı seçtim. Ölümden önce yaşam gelir, ön kabulüyle farkında bile olmadan yaptığımız bir şey belki de anlatımdaki bu sıralayış; yazı yazarken bile ölümden bahsetmeden önce nefes alan bir şeylerden bahsediyoruz. Her şeyin bir sırası var, dercesine ilerliyor kelimeler. Dediğim gibi, kaybın büyüklüğünü doğru tahayyül edebilmek için yaşarken ne büyük işler yaptığını bilmek, kayba karşı duruşumuzu daha doğru almamızı kolaylaştırıyor.

Osman Bey’in Vefatı

Birçok kaynakta Osman Gazi’nin “fazla yorgunluktan kaynaklanan nikris illetinin iştidadı ile hareketten muattal bir hale gelmiş ve oğlu Orhan’ı 720 H.(1321 M.)’de yerine vekil tayin” (Aksun 26) ettiği yazar. Bu sebeple görmeyi çok istediği Bursa’nın fethinde bizzat bulunamamıştır. 1315’te Bursa kuşatması başlıyor ve 1326’da Osman Bey vefat ediyor. Tarihçiler ölüm tarihi üzerine de bir mutabakat sağlayamamışlar gibi görünüyor çünkü kaynaklarda Osman Bey’in ölüm tarihi olarak gösterilen tarih 1320 ile 1327 arasında değişiklik göstermektedir. Ayrıca ölüm yeri de tartışmalıdır. Büyük ihtimalle Söğüt’te ölmüş ve daha sonra Bursa’ya taşınmıştır.

Osman Bey’in oğlu Orhan’a vasiyeti

Kaynaklardan öğrendiğimize göre Osman Bey’e fetih müjdesi geldiği zaman Ahiret yurduna göç etmek üzere idi. Fâni aleme veda etmeden evvel oğlu Orhan’ı, Ahî Şemsettin’i, Ahî Hasan’ı, Saltuk ve Turgut Alp’ları, Candarlı Mevlâna Halil gibi dinî ve dünyevî itimadına mazhar olan kişileri çağırır ve onlara bir takım vasiyetlerde bulunur. “Oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim, daima gaza ve cihad sünnetini devam ettiriniz.” der. İslam’dan ve Peygamber’in yolundan ve onlara hizmet etmekten asla geri durmamalarını; adaletten, doğruluktan ayrılmayıp zalimlikten kendilerini sakınmalarını aksi takdirde rûz-ı cezâda Peygamber’in şefaatinden ve onunla kavuşmaktan mahrum kalacaklarını bildirir. Daha sonra oğlu Osman’a dönerek ona da ayrıca vasiyet eder. Bu vasiyet boyunca hükümeti Osman’a, Osman’ı da Allah’a emanet eder. Allah’ın hükümlerinden asla şaşmamasını, Allah’ın emrettiği ve menettiği hususları muhakkak alimlerle istişare ederek bilmesini ve bu yolda ancak böyle hayır bulacağını söyler. Hükümetin Allah’ın bir emaneti olduğunu ve mevkilerin ve rütbelerin içindeki en yücesinin bu olduğunu, ellerinin altındaki insanlara ve mahlukata merhamet ve şefkati asla bırakmamasını, hakgüzârlık ve hürmetkarlıktan geri durmamasını öğütler.

Osman Gazi’nin Terekesi

Osman Gazi’nin oğlu Osman’a miras bıraktığı bir devlet var diyoruz ama esas miras üzerinde pek durmuyoruz. Osman Gazi vefat ettiğinde terekesinde olan şeyler şöyle: sarığı için birkaç metrelik bir bez, atı için zırh takımı, bir heybe, bir elbise, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, iri taneli bir teşbih, sade bir kılıç, bir kalkan, bir mızrak, birkaç at, misafirlerine ikram için beslediği birkaç koyun. Bu sadelik bana Peygamber’in sadeliğini anımsatıyor. Hani Ömer, peygamberin dinlenmekte olduğu odaya girer. Odanın bir yanında işlenmiş bir deri, bir köşesinde de içinde birkaç avuç arpa olan küçük bir torba vardır. Allah’ın Resûl’ünün sahip olduğu eşyalar bunlardan ibaretti. Bu manzara karşısında Ömer gözyaşlarını tutamaz ve hıçkırarak ağlamaya başlar. Sesine uyanan Peygamber aleyhisselamın yattığı hasır yüzünde iz yapmıştır, bunu gören Ömer’in ağlamasının şiddeti omuzlarını sarsacak kadar artar. Peygamber aleyhisselam ona neden ağladığını sorunca Ömer, Ey Allah’ın Elçisi! İran’lılar krallarını saraylarda yaşatırken; Bizanslılar kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın Elçisi’sin, izin ver de biz de seni zenginlik içinde yaşatalım, der. Peygamber aleyhisselam da bunun üzerine “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı " (Ankebut, 29/64) ayetini okuduktan sonra ekler: İstemez misin ey Ömer, bu dünya onların Ahiret bizim olsun?

Devletler büyüdükçe zenginleşir elbette. Zenginlik asıl yurdumuzu unutturmadığı sürece iyi bile olabilir çünkü beraberinde gücü de getirir. Gücün de hem hakkı hem de Hakk’ı dağıtmak için işleri oldukça kolaylaştırdığı göz önünde bulundurulunca Osmanlı devletinin sahip olduğu zenginlik makul bir zemine oturur. Osman Bey’in Torunu Sultan Süleyman’a atfedilen bir hikaye vardır, belki duymuşsunuzdur. Hikayeden önce şunu hatırlatayım: Bilindiği üzere devlet hazinesi en dolu zamanını Sultan Selim döneminde yaşadı. 1. Selim’e kadar hazine devrin padişahının mührüyle mühürlenirdi. Sultan Selim’den sonra hazine miktarı artmadığı için kendinden sonra son padişaha kadar hazine mührü değişmedi. Yani Sultan Süleyman babasından oldukça zengin bir miras aldı. İşte hikaye bu noktada başlıyor: Rivayet odur ki Sultan Süleyman, cenazesinde bir elinin tabuttan dışarı çıkarılmasını istiyor, nedenini sorduklarında da “görsünler ki üç cihan hakimi Süleyman bile bu dünyadan eli boş ayrılıyor.” diyor.

İslam peygamberi Muhammed aleyhisselam buyurur ki, bir babanın çocuğuna bırakacağı en büyük miras güzel ahlaktır. Kanunî’nin bu zenginlikle tek bir dünya malına tamah etmemesi dedesinden tevarüs olsa gerek. Osman Bey yaşasaydı ve torunu Süleyman’ın zenginliğini görseydi, kendinden sonra kalan toprakları nasıl da koca bir cihan imparatorluğuna dönüştürdüğünü görseydi sitayişten ağlayabilirdi. Ama hiçbiri oğlu Orhan’a bıraktığı güzel ahlak ve cihad mirasının nesiller sonra hala aktarılıyor olduğu kadar gururlandırmazdı eminim. Ruhları şâd olsun!

KAYNAKÇA

1) Aksun, Ziya Nur. Osmanlı Tarihi. İstanbul: Ötüken, 1994.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kuş Uçtu Kervan Göçtü

Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra cesaret ve mertliği, ahlaki meziyetleri dolayıs...

Ve Bir Kuş Daha Kanatlanır Adı Şehit Olan

Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra cesaret ve mertliği, ahlaki meziyetleri dolayıs...

Yûnus Emre Celâlli Olabilir Mi?

Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra cesaret ve mertliği, ahlaki meziyetleri dolayıs...