Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

İnsanat Bahçesi

avatar

Alim Akca

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Bibi

Sudanlı Bibi, kendisini izlemeye gelen Batılı ziyaretçilere korku dolu gözlerle bakıyordu. Bu beyaz tenli insanlar kendisinden çok farklıydı. Sarı, kumral, kızıl saçları; sırtlarına, bacaklarına giydikleri elbiseler ve başlarına taktıkları şapkalar o kadar temiz, o kadar güzeldi ki eğer bütün ailesini öldürmemiş olsalar Bibi onları çok sevebilirdi!

Kafesten içeri attıkları çekirdeğin nasıl çitlendiğini onlar yerken öğrenmişti. Fakat çekirdekleri maymunlara yaptıkları gibi kafes deliklerinden içeri atmaları Bibi’nin canını sıkıyordu. Adının Eva olduğunu anladığı üç dört yaşlarındaki kız, elindeki etli yiyeceği içeri kardeşçe, insanca uzatmış ve Bibi de alıp seve seve yemişti.

Fakat annesi, Eva’yı başına kötü bir şey gelmiş gibi kafesin yanından çekip almış ve sıkı sıkı sarmıştı. Bibi’nin annesi yanında olsa o böyle endişelenmezdi ama daha sıkı, sımsıkı sarılırdı. Hem de kafasının arkasına, kaba etlerine pıt pıt vururdu. Fakat bu vuruşlar, kaplanların yavrularını kafalarından ısırarak taşımaları gibi zararsız olurdu.Bibi’nin canını yakmaz, aksine hoşuna giderdi… Bibi bunları düşününce ağlamaya başladı. Gözlerinden dökülen yaşlara hâkim olamıyordu. Sonra hıçkırmaya ve bağıra bağıra ağlamaya başladı. O böyle ağlayınca kalabalıkta bir gürültü ve hareketlilik görüldü. Bütün ziyaretçiler Bibi’nin kafesine yaklaşmaya başladı. Ve bir iki saniye içinde müthiş bir alkış koptu. İnsanat bahçesi ziyaretçileri bu Afrikalı çocuğun ağlamasını çok ilginç bulmuştu ve alkışlıyordu.

Bibi alkışın ne olduğunu bilmiyordu. Kalabalığın ne yaptığını anlayamamıştı. Fakat ağlamasına gösterilen ilgiden o kadar rahatsız oldu ki hırsından kafeslere saldırmaya başladı. Demir örgülerin arkasında kendisini hayretle izleyen insanlara vurmaya çalışıyor, küçücük parmaklarını deliklerden içeri sokarak tırnaklarını narin derilerine batırmak istiyor, kafeslere tırmanıyor, kendisine ayrılan hücrenin bir o cephesine bir diğer cephesine koşturuyor ama hiçbirinde başarılı olamıyordu. Sonunda yorgunluktan, günlerdir güneşin altında yarı çıplak yatmaktan ve öfkeden bayıldı. Az önce o çığlık çığlığa ağlarken ve kendini kafes demirlerine çarparken sevinen ve coşan kalabalık; şimdi bayıldı mı, öldü mü anlaşılmayan küçük çocuğun yerde hareketsiz yatmasına bozulmuştu. Her biri öf, pöf yapıp el kol sallayarak bırakıp diğer kafeslere doğru ilerledi.
 
Ken Tah Ten
Bir Kızılderili ailesi, yeni doğmuş yavrularına isim vermek için onun bir özelliğinin öne çıkmasını beklerdi.

Mesela bebeğin büyüyüp bir kahramanlık yapması, büyük bir iş başarması ya da yeteneğini ortaya koyması gerekirdi. Bir Kızılderili’nin ismi onu diğer insanlardan ayıran özelliğini yansıtmalıydı. Bu yüzden anne ve babası ona, o gözleri kapalı öylece oturan çocuğa “yarının ülkesi” anlamına gelen Ken Tah Ten ismini uygun bulmuştu. Fakat bunu ona ya da başkalarına asla söylememişlerdi. Çünkü Kızılderili inanışlarına göre ismi söylenen kişi o ismi kaybetmiş olurdu. İsimsiz kalmaksa ruhsuz kalmak demekti. Ruhsuz kalan kişinin de kendini affettirecek bir iş yapana kadar kabilesini terk etmesi gerekirdi. Ona söylemediklerine göre bu küçük çocuk, adını nasıl öğrenmişti? Duyduğu diğer adların dışında kalan o biricik adı hissederek elbette.

Ona yarının ülkesi denmesi boşuna değildi muhakkak. O çok akıllı ve yetenekli bir çocuktu. Büyüdüğünde kabilesinin şefi olacağına ve topraklarını Avrupalıların işgalinden kurtaracağına inanılıyordu. Fakat “beyaz adam” onun büyümesine fırsat vermeden kabilesinin savaşçılarını öldürmüş ve geri kalanını sürgün etmişti. Ken Tah Ten’i de bu insanat bahçesine getirmişlerdi. Çünkü o, diğerlerinden farklı, yaşına göre çok güçlü ve hemen bütün dikkatleri üzerine çekecek kadar güzel bir çocuktu.

Hiç gölgesi olmayan bir kafeste yaşamaktan mutlu gibiydi. Durmadan gözlerini kısıp kafes deliklerinden uzaklara bakıyor ya da gözlerini uzun uzun yumarak tabiatın seslerini dinlemeye çalışıyordu. Böyle zamanlarda hiç kımıldamadığı için ziyaretçiler onun uyuduğunu zannediyor ve nasıl hareket ettiğini, yemek yediğini, kafese attıkları şeylere nasıl tepkiler verdiğini görmek için görevlilerden onu uyandırmalarını istiyordu. İnsanat bahçesi çalışanları onun uyumadığını biliyorlardı. Saatlerce kımıldamadan durmasından ve ziyaretçilerin onu uyanık görme taleplerinden bıkmışlardı.

Ve böyle zamanlarda ne yapsalar Ken Tah Ten’i yerinden kımıldatmayı başaramıyorlardı. Görevlilerden biri bir kez daha onu harekete geçirmek için kafese girdi. Ama yine de onu çıt bile çıkarmayarak “sessizliğin sesini dinlemek”ten alıkoyamadı. Bunun üzerine onu sarsmaya başladı. Bütün gücüyle itip kakmasına rağmen Ken Tah Ten kılını bile kıpırdatmıyordu. İyice sinirlenen görevli, küçük çocuğun suratına bir tokat atmaya kalkıştı. Ken Tah Ten gözlerini açtı, koca adamın boğazına sarıldı ve var gücüyle sıkmaya başladı! Parmaklarında kartal pençelerinin, anakonda yılanlarının gücü vardı. Eğer diğer çalışanlar koşup yetişmeselerdi bir iki dakika içinde adamı boğacaktı. Boğazı sıkılan adamı hastaneye götürdüler. Küçük Ken Tah Ten’i de zincirlerle bağladılar.

Ota Benga

Ota Benga aslında bir çocuk değil, bir pigmeydi. Kısa boyu ve birbirinden ayrık sivri dişleri insanlara gülünç geliyordu. Ziyaretçiler dişlerini de görmek isterlerse fazladan para ödemek zorundalardı.
Gelenlere onun bir yamyam olduğu söyleniyordu. Fakat Ota Benga yamyam değildi. Üstelik kendisini buraya getirenler gibi insan öldürmemiş, kimseyi de kafeslere tıkmamıştı. O sadece ailesinin yiyeceği kadar hayvan avlayan bir avcıydı. Bir gün avdan döndüğünde karısının ve çocuklarının öldürüldüğünü gördü. Onları katledenler, Ota Benga’yı da yakalayıp Batılılara sergilemek için ülkesinden binlerce km uzaktaki bu yere getirdiler.

Gördüğü yoğun ilgiden dolayı Ota Benga’yı maymun ve orangutanlarla aynı kafese koydular. Ondan orangutanlarla güreşmesini istiyorlardı.

Diğer kafeslerin önüne astıkları ve hayvanlar hakkında bilgiler veren levhalardan bir tanesini de onun için astılar:
Adı: Ota Benga
Türü: Afrika pigmesi
Yaşı: 22
Boyu: 149 cm
Ağırlığı: 49 kg
Menşei: Kongo Özgür Devleti

Ota Benga etrafında konuşulan İngilizceyi öğrenmeye başlamıştı. Artık kendisine verilen emirleri yerine getirebiliyordu. Fakat bu insanların bütün bunları neden yaptıklarını bir türlü anlayamıyordu.
İnsanat bahçesinden tek kurtulan o oldu. Çünkü evrimciler Ota Benga’nın insanla maymun arasındaki tür olduğunu ileri sürüyorlardı ve kilise, evrim teorisinin destek bulmasından son derece rahatsızdı. Bu yüzden onu insanat bahçesinden çıkardılar. Hatta bir tütün fabrikasına işçi olarak yerleştirdiler.

Ota Benga burada bir medeni insan gibi yaşamaya alışabilseydi çaldığı silahla kalbine değil kendisini ailesinden ve ülkesinden koparan insanlara ateş ederdi. Ama o genç yaşında intihar ederek “modern insan” olma şansını yitirdi.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.