İmanda Bizi Geçenleri Dualarla Anmalı

Bu yıl (2020-21) pandemi sebebiyle derslerimizi hep online yaptık. Öğrencilerimiz bizi sanalda görseler de biz onları göremedik. Mezuniyet aşamasındaki öğrencilerime son derslerin birinde dedim ki; gençler muhadramûn kime denir, bilir misiniz; içlerinden biri dedi ki Peygamberimizin hayatında yaşadığı halde, onu görmeden ona inananlara denir, Veyse’l-Karanî gibi… Doğrudur dedim ve ekledim: Evet, âlimler onları sahabe saymamışlar, tâbiûn kuşağından önde oldukları için de tabiûndan saymamışlar, sizler bu sene muhadramûn gibi hocalarınızı görmeden mezun olup gideceksiniz. O halde siz de muhadramûnun yolunda olun, istikamette kalın, Allah’ın dinine bol bol hizmet edin.

Bunları niye hatırladım, telefondaki kardeşimiz, bana rahmetli Mahir İz Hoca hakkında bir şeyler yazar mısın deyince, ben dedim ki: Ben hocayı görmedim, derslerine katılmadım ki, onu gören ve ondan ders alanlardan yardım isteseniz daha isabetli olur. Kardeşimiz ısrar edince, ben de olur dedim. Her ne kadar hocaya yetişmemiş olsak da biz de ondan önemli bir hatırat kitabı olan Yılların İzi kitabından tanıdık ve çeşitli üstadlardan namını duyduk, sâlihlerin anılması rahmetin inmesine vesile olur, dualara vesile olsun diyerek bu yazıyı yazmayı kabul ettik.

Bir ayetinde Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı herhangi bir kin bırakma. Rabbimiz! şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin. (Haşr 59/10)

Öncelikle şunları belirtelim: Kur’ân, kelime-i tayyibeyi, kökü yerin derinliklerinde gövdesi göğün derinliklerine uzanan, her zaman ve her şartta Allah’ın izniyle meyve veren bir ağaca benzetir. Dolayısıyla Tevhid ağacının ilk insanla başlayan ve tarihin derinliklerine uzanan kökleri vardır. Toprağın görünmeyen derinliklerine kök salmış büyük çınar ağaçları vardır, köklerinin sulanmaya ihtiyacı vardır. Bizim de geçmişimize yön veren tarihî değerlerimiz vardır, bizim onların güzelliklerinden beslenmeye, onların da ruhlarının hayırla anılarak ve dualarla sulanmaya ihtiyacı vardır.

Tabidir ki onları tanıtırken, onları hayırla anarken onların güzelliklerini, günümüz insanı tarafından da yaşanılabileceğine dikkat çekerek anlatmalıyız. Onları yalnızca medhiye düzmek için anmamalı, onların güzelliklerini yaşatmak, sonraki kuşaklarda onları çoğaltmak için anmalıyız. Rol model olacak şahısları, yeni nesillere mübalağalı övgülerle ulaşılamaz kimseler olarak anlatmaktan da kaçınmalıyız. Onları, bugün de ulaşılabilir, yaşanılabilir kahramanlar olarak sunmalıyız.

Evet, onlar kendi dönemlerini yaşadılar. Öncelikle kendileri için yaşadılar, çünkü onlar da sorumluydular. İkinci olarak da onlar, bizlere güzel örnekler sunmak için yaşadılar. Şimdi onlar, Rahmet-i Rahman’a kavuştular ve yapıp ettiklerinin hesabını O’na verecekler. Şimdi yaşama sırası, imtihan sırası bizlerde. O halde onları anarken onlara medhiyeler okumakla kalmamalı ve onlar gibi olmaya gayret etmeliyiz. Onların hayatlarını da ulaşılamaz, yaşanılamaz güzellikler olarak sunmamalıyız. Unutmayalım ki insanlığın önderleri olan Peygamberler bile önce, insanlık için örnek şahsiyetlerdir.

Onlar zor zamanların adamıdırlar. Kaht-ı rical dönemlerinin adamları. Adam kıtlığının olduğu dönemlerde zoru başaran adam gibi adamlardır onlar. Bir yüzyıl içerisinde üç yüz bin insanını Balkan savaşlarında, doksan bin insanını Sarıkamış’ta, iki yüz elli bin insanını Çanakkale savaşlarında, belki bir o kadarını Yemen’de, İstiklal Harbinde ve nihayet İstiklal Mahkemelerinde şehid vermiş bir Osmanlı’dan sonra kurulan Cumhuriyet’in zor dönemlerinde, Allah yolunun yolcusu olmayı layık-ı veçhile yerine getiren nadir kişilerdir, onlar.

Hayat Düsturumuz Kur’ân, adanmış gönül dostlarını şöyle tanımlar: İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah'a inanmış ve O'na karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır. (Yunus10/62-64)

O güzel insanların dünyada gönüllere taht kuracağını yine Kur’ân şöyle müjdeler:

İnanıp yararlı iş işleyenler için Rahman sevgili kılacak (onları sevecek ve sevdirecektir.) (Meryem n19/96) Hadiste de belirtildiği gibi Yüce Allah, bir kulunu sevdi mi onu sevdirir. Önce meleklerine, sonra diğer kullarına sevdirir. Sevilenler unutulmaz, saygıyla anılır, hasretle özlenir, aşkla izlenirler.

İnsanlığa yön veren öncüleri anmak önemlidir, lakin onları anmak yetmez, onları doğru bir şekilde tanımak gerekir. Onları tanımakla da iş bitmez, onları yaşamak ve yaşatmak gerekir.

O halde onları özlem, sevgi, saygı ve dualarla anarken onların güzelliklerini hayatımıza yansıtmaya gayret etmeliyiz. Onlar gibi olmalıyız, aramızda onları çoğaltmalıyız.

Muallim Peygamberin İzine Bir Güzel Adam

Mahir İz Hoca, (1895-1974) Babası Medine ve Ankara kadılarından İsmail Abdülhalim Efendidir. Kendi döneminin okullarında ilk-orta ve lise tahsilini tamamladıktan sonra Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur. Mehmet Âkif, Ferit Kam, Ahmed Nâim, Tâhirü’l-Mevlevî, Hâfız Yusuf, Elmalılı Amdi, Hasan Basri Çantay, İbnü’l-Emin Kemal Bey gibi önemli kişilerden istifade etmiştir. Edebiyat Fakültesi mezunu olup Birinci Büyük Millet Meclisinde dört sene kadar zabıt katipliği yapmış, sonra çeşitli okullarda hocalık yaptıktan sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde İslam Edebiyatı, Tasavvuf, Hitabet ve İrşad dersleri hocalığı yaparak 59 yıl süren muallimlik hayatında çok güzel ve özel hizmetler yapmıştır. Yılların İzi, Din ve Cemiyet ve Tasavvuf isimli kitapları; çeşitli dergilerde yayınlanmış pek çok şiir ve yazısı vardır. Kendisi, Türk, Arab ve Fars edebiyatına derin vukufiyeti olan bir kişi idi. Giyimine dikkat eden, cömert, ciddî, nüktedan, güzel şiir okuyan, hatîp bir kişi idi. 1960 ihtilâlinden sonra Kur’ân-ı Kerîm’in Latin harfleriyle basılması konusunda danışılmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından davet edildiği Ankara’daki bir toplantıda bunun yanlış olduğunu söyleyerek vazgeçilmesini sağlamıştır. Aynı yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlatılan Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı adlı eserin redaksiyon heyetine başkanlık yapmıştır. Şiirlerinde Maksud Kâmran, içtimaî ve edebî yazılarında Namık Yaz, ilmî yazılarında Abdullah Söğüt mahlaslarını kullanan Mahir İz, özellikle 1960 sonrasında çıkan Diyanet Gazetesi, Sebîlürreşâd, İslâm Düşüncesi, Tohum, Oku, Hilâl, Yeni İstiklâl, Bugün, Yeni Asya gibi gazete ve dergilerde kendi adıyla yazılar kaleme almış; çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif görevler üstlenmiştir.

Onun işe adam mı, adama iş mi bulunması konusundaki şu tespiti ne kadar anlamlıdır:

Bir işe adam alınacağı zaman sırasıyla işe ehil oluşu, doğru oluşu ve Müslüman oluşuna bakılmalıdır…

Hoca, Yüce Rabbin kendisine hizmet imkânı sunuş nimetini şöyle ifade eder: Şu İmam Hatip ve İslam Enstitüsü nesli olmasaydı benim hayatım bir hiç olacaktı. Cenab-ı Hakka şükürler olsun ki onlara hizmet imkanını bana lütfetti.

Yakın tarihimize ışık tutan ve bir edebiyat hazinesi olan Yılların İzi’nden aldığımız notlarla hocayı tanımaya çalışalım:

Bizim aydınlarımız, bilhassa 1900 lü yıllardan itibaren doğu ve milli kültürü ihmal edip ötelediklerinden, konuşmalarında içerisine düştükleri hatalarla genel kültürlerindeki eksikliklerini ortaya koyarlar… (s, 114) Mecliste yaşanan hararetli toplantılarda özellikle müftî, dersiâm ve meşayih’ın suskun kalmasını Mehmed Âkif’e hatırlatınca Âkif’in ‘Adam olanlar hakikati konuşanlardır… Bize dilsiz şeytan derler…’ cevabı karşısında irkildim. Evet, hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır, hadisi ne muhteşem sözdür. Hak ancak böyle korunur… İnanan adam önce hakkı korumakla yükümlüdür. Hocalarımızın da bunu uygulamak ve halka öğretmekle yükümlüdürler… Aksi takdirde bu iman zayıflığı, milletin ruhunu alçaltır… İslam kültüründen habersiz olan batı hayranları sosyal kaidelerin batı medeniyetince ortaya konulduğunu sanırlar. Oysa son asrın sosyolojik ve psikolojik ilkeleri Kur’ân ve hadisle asırlar önce ortaya konulmuştur… (s, 126-127)

Mustafa Kemal Paşayı üç kimliğiyle tarih önüne çıkarmak gerekir: Başkumandan M. Kemal, İhtilalci M. Kemal ve İnkilabçı Atatürk. (s, 82-87)

Mehmet Âkif’in Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı beytiyle ilgili şu açıklamaları yapar: Etraflıca düşünmeyen bazıları bu beyti okuyup herkesin kendi başına Kur’ân’dan ahkâm çıkarıp ictihad edebileceğini sanır. Bu, Fıkıh ilminden haberdar olmayanların verdiği akıl ve mantık dışı bir hükümdür. Bunlar, Âkif beyin ilmî hüviyetinden haberdar olmayanlardır. Herkesin kendi görüşüne göre Kur’ân’dan ahkâm çıkarması lazım gelse, din çoktan ortadan kalkardı…Kur’ân’dan ilhâm almak demek, katî nasları görmezden gelerek kendine göre Kur’ân’a mana vermek değildir. Düşünen ve arayanlar ilmî keşiflerin ışığında Kur’ân ayetlerini anlamaya çalışacaklar, mutlak bir şeyler bulup meydana çıkaracaklardır… İlmî gelişmeler, Kur’ân’ın daha iyi anlaşılmasına yardım edecektir… Kıyamete kadar bütün okur yazarlar Kur’ân’dan ilhâm alacaklardır… (s, 200-203)

Teknik sahada eğitim işleriyle uğraşmak mühimdir. Kültür sahasına da bu alaka gösterilirse madde ve mana bir arada kemale erer. Teknik, ahlak ve fazilete dayanmazsa uzun ömürlü olmaz. Vatan haini bir anarşist bir bomba ile milyonluk müesseseyi bir anda mahveder…Ahlakın temelleri olan iman ve vicdanı kalplere yerleştirmediğimiz müddetçe huzur ve rahata imkân yoktur. Cihan tarihinin sayfaları bunun misalleriyle dopdoludur. (s, 396)

Şeriat ve tarikat âlimleri hiçbir zaman kavga etmezler. Kavga edenler, şeriat ve tarikattan haberi olmayanlardır… Gerçek şeyh, senden perdeyi kaldıran adamdır… Şeriat asıldır, tarikat onun dalı budağıdır, hakikat ise meyvesidir. Dolayısıyla şeriat hükümleriyle girilmeyen tarikat kapısı, insanı gerçek hakikate çıkarmaz… Hakka yaklaşmak için farzlar ve vacipler dışında Hakk’ı zikir çokça yapılmalıdır… Asıl halvet ve uzlet, tamamen insanlardan el etek çekmek değil, toplum içerisinde onların dertleriyle hemdert olarak Allah’ı hatırlamaktır… Üzülerek söyleyelim ki bugün vaizlerimiz camilerde, halkı namaz, oruç, tesbih gibi ferdî ibadetlere davet ederler de, halkı sosyal sorumluluklarından uzaklaştırırlar… (s, 273-275)

Gerçek Müslüman formülü: Kıl beşi, tut kardeşi, ye helal aşı, yap doğru her işi, bil sorumlu her kişi, ol hayır eşi, kurtar başı. (s, 385)

Edebiyat metin demekti. 1908’den sonra edebiyatı tarih yaptılar. Yalnız edebiyat tarihini bilen, edebiyatı bilir sanıyorlar. Fikret şöyle dursun, artık Âkif bile anlaşılmamaya başladı. (s, 304)

Yazımızı Hocamızın Tâhirü’l-Mevlevî’nin mezar taşı için yazdığı manzume ve bir dua ile bitirelim:

Eli boş gidilmez gidilen yere/Boş gelmedim Ya Rab ben suç getirdim.

Dağlar çekemezken o ağır yükü/İki kat sırtımla çok güç getirdim. (s, 234)

Tevbe Ya Rabbi! Hata rahına gittiklerime/Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime. (s, 387)

(Bkz. Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul, 1990; Mustafa İ. Uzun, ‘Mahir İz’, Diyanet İslam Ansiklopedisi/DİA, XXIII, 501-503;Hayrettin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş, I, 334-345.)

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Bu yıl (2020-21) pandemi sebebiyle derslerimizi hep online yaptık. Öğrencilerimiz bizi sanalda ...

Tekliften Önce Tanım

Bu yıl (2020-21) pandemi sebebiyle derslerimizi hep online yaptık. Öğrencilerimiz bizi sanalda ...

Yalnız O Karışır

Bu yıl (2020-21) pandemi sebebiyle derslerimizi hep online yaptık. Öğrencilerimiz bizi sanalda ...