İmâm-ı Rabbânî’nin [kuddise sirruhû] Hayatı, Şahsiyeti ve Görüşleri

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin asıl ismi Ahmed’dir. Şevval 971/Mayıs 1564’te Hindistan’ın Sirhind kasabasında doğdu. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü’l–Berekât’tır ve İmâm-ı Rabbânî namıyla maruftur. (1) Hz. Ömer (Radıyallâhu Anh) ’ın nesebinden geldiği için “Fârûkî”, (2) Sirhind şehrinde doğduğu için de “Serhendî” nisbesiyle anılmıştır.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, hicrî ikinci bin yılın başında yaşayıp bu dönemde irşad vazifesini deruhte etmesi sebebiyle “Müceddid-i elf-i sânî (ikinci bin yılın yenileyicisi)” diye de anılmaktadır. Bu lakapla onu anan ilk kişi, müridi Abdulhakim Siyalkûtî’dir (ö.1067/1657). Tecdid ve müceddid fikrinin mesnedi ise, “Allah Teâlâ, her yüzyıl başında bu ümmete dinini tecdid edecek birini gönderecektir” (3) hadisidir.

Hindistan Müslümanları onun devrinde “tasavvuf ehli” ve “şeriat ehli” şeklinde kutuplaşmıştı ve birbirlerini ağır bir şekilde itham etmekteydi. Bir kısmı güya İslam’ın hakikatine vasıl olduğu iddiasiyle şeriatın lübbünden (özünden) dem vurmakta, diğer bir kısmı da İslam’ı kışrına (zahirine) hasretmekteydi. Bu kutuplaşma da haliyle ifrat üzere tenkit ve tekfirleri beraberinde getiriyordu. Böyle bir dönemde Ahmed Sirhindî, tasavvufun hakikatinin ahkâm-ı İslâmiye’nin bir cüz’ü olduğunu, felsefe ve mistik cereyanlardan berî olan bu hakikatin, İslam’ın ihsan makamından gayrısı olmadığını dile getirmiştir. O, ahkâm-ı İslâmiye’ye fevkalade ittiba ve ihsan-ı Rabbânî’ye aşinalığı ölçüsünde, lübb’le kışr’ı birbirine vasledip bunu izah ve ispat etmesi sebebiyle de “Sıla” vasfıyla anılmıştır.

Bütün bu hususiyetleri sebebiyledir ki, silsile ve tabakaât kitaplarında tam künyesi; “İmâm-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Şeyh Ahmed Fârûki Sirhindî” şeklinde zikrolunmaktadır.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin dünyayı teşrif ettiği Sirhind (4) kasabası, Hindistan’ın kuzeybatısındaki Patiala ve Ludhiana bölgeleri arasında yer almaktadır. Beldenin, İmâm-ı Rabbânî’nin dedelerinden Râiüddin tarafından yerleşime açıldığı da kaynaklarda belirtilmektedir. (5) İmâm-ı Rabbânî Hazretleri ; Abdilehad Hazretleri’nin yedi erkek çocuğunun dördüncüsüydü. İlk tahsilini küçük yaşta babasının gözetiminde yaptı ve Kur’an’ı hıfzedip ibtida sadedinde dini ilimleri tahsil etti. Büyük bir âlim ve mutasavvıf olan babası, zahirî ilimleri devrinin büyük âlimlerinden Abdulkuddüs ve onun oğlu Rükneddin’den tahsil etmiş, tasavvufi veçhesini ise Çiştîyye Tarikatı icazetini Şeyh Kemal Keşmir Hazretlerin’den, Kâdiri Tarikatı icazetini de Emir Seyyid İbrahim Hazretlerin’den alarak tamamlamıştı. (6) İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bir taraftan zahirî ilimleri tahsil ederken, diğer yandan babasından Kadiriyye ve Çeştiyye usûlüne göre tasavvufî eğitimi aldı.

İlim tahsili için Siyalkut’a gitti ve Şeyh Yakub Keşmîrî’den (ö.988/1581) Hadis, Kadı Behlül Bedahşânî’den Tefsir, Mevlânâ Kemâl Keşmîrî’den de (ö.1017/1608) aklî ilimleri tahsil etti. Bu esnada Kübrevî şeyhi olan hocası Yakub Keşmîrî Hazretleri’ne intisab etti. Sirhind’e döndükten sonra babasının gözetiminde seyr-ü sülûkuna devam etti. Babasının vefatının (1007/1598) hemen akabinde, otuz yedi yaşında iken Hacc yolculuğuna çıktı ve Delhi’ye geldiğinde bir dostunun tavsiyesi ile Nakşibendi şeyhlerinden Hâce Emkenekî’nin halifesi Şeyh Muhammed Bâkî Billâh Hazretleri’ni ziyaret ile müşerref oldu. Bir müddet sohbetinde bulunduktan sonra ona intisab etti. (7)

Şeyhi Muhammed Bâki Billâh Hazretleri’ne intisaptan sonra zahiren yanından ayrıldığı bu ilk dönemde mânevi hallerini mektupla şeyhine arz ediyor ve bunlara cevaplar alıyordu. İkinci ziyaretinde Bâki Billâh Hazretleri’nin yanında iki ay kaldı ve kendisinden halifelik alarak memleketine döndü ve Nakşibendi usûlünce halkı irşada başladı. Bu dönemde inzivaya çekilmeyi düşündüyse de müntesiplerinin ısrarlı talepleri üzerine irşada devem etti. (8)

Şeyhini üçüncü ve son ziyaretinde, şeyhi kendisini yolda karşılayarak ona büyük iltifatlarda bulundu ve müridlerinin çoğunun terbiyesini ona havale etti. (9)

Muhammed Bâkî Billâh Hazretleri’nin kendisine çok muhabbeti vardı. Onun da üstadına azami derecede saygı ve sevgisi mevcuttu. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, şeyhinin vefatından sonra irşada Sirhind’de devam ederek uzaktaki müridlerine ve devlet adamlarına mektuplar yazdı. Müridlerine yazdığı mektuplarda tasavvufun ince meselelerini ele alıyor; devlet adamlarına yazdıklarında ise bazen sert bazen yumuşak ikazlarda bulunuyor, dinin emir ve yasakları ile Ehl-i Sünnet’e bağlılık gibi umumi mevzulara temas ediyordu.

O, hakkı müdafaa hususunda korkusuz bir Ehl-i Sünnet âlimi, tasavvufun hakikatini yaşayan ve yaşatan ve aynı zamanda şeriattan taviz vermeyen ciddi bir sûfî idi. Devrinde, Bâbür hükümdarı Celâleddin Ekber Şah (ö.1014/1605) “Dîn-i İlâhî” adı altında bütün dinleri birleştirmek gibi bir sevdaya kapılmış; İslâm, Yahudilik, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Jainizm, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerin kurallarından seçmelerle oluşturulmuş sözde bir ahlâk telakkisi öne sürmüştü. (10) Kendisini Allah’ın halifesi olarak adlandıran Ekber Şah, vaz’ ettiği dinde her türlü baskıyı yasakladığını iddia etmesine rağmen birçok insana zulmetmiş ve onları haksız bir şekilde cezalandırmıştı. Büyük kitleleri icbar ile peşinden sürüklemeyi başaran Ekber Şah’a karşı en şiddetli mücadele ve en etkili tepki, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri ve onun öncülüğündeki Nakşibendîler tarafından ortaya konmuştur. (11) Bu tepkilere kayıtsız kalmayan Ekber Şah, onu ve takipçilerini zindanlara kapatmış, ancak bütün baskılar ve çekilen çilelere rağmen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni mücadelesinden vazgeçirememiştir. Zira İmam’ın telakkisi, âlim zatların idareciler karşısında hiçbir korkuya kapılmaksızın hakikati tebliğ etmeleridir. (12)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Ekber Şah’ın ölümünden (1014/1605) sonra, tahta geçen oğlu Selim Cihangir Şah’la (1014-1037/1605-1627) daha evvel oluşturduğu diyaloğu sürdürmüş, (13) Cihangir Şah da saltanatının ilk yıllarında âlimler ve seyyidlerle münasebetlerini iyi tutmuş, fakir halkı görüp gözeten bir siyaset tarzı takip etmiştir. Bir müddet sonra ise, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni çekemeyen yakınındaki bir grup fitneciye kulak veren Cihangir Şah, huzurunda iken kendisine eğilmek suretiyle tazim göstermeyen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni Govaliyar Kalesi’ne hapsetmiş ve onu bir sene müddetle bu zindanda tutmuştur. (14)

1029/1620’de serbest bırakılan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Cihangir Şah’ın aralarındaki münasebeti yumuşatma adına teklif ettiği uzlaşı için bazı şartlar ileri sürmüştür. (15) Bu şartlardan birkaçı şöyledir:

- İmparatora tazim secdesi kaldırılacak.
- Kadılar, müftüler ve âlimler İslamî hükümleri uygulayacaklar.
- Cizye yeniden alınmaya devam edecek.
- Bütün bidatler durdurulacak ve İslamî hükümler uygulanacak.

- Sadece dindarlığı sebebiyle tutuklananlar serbest bırakılacak.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Cihangir Şah’a sunduğu bu şartlarla, azimle sürdürdüğü haklı mücadelesinde büyük bir merhale kat etmiştir. Ayrıca antlaşma maddelerine bakıldığında, İmam’ın şahsi hiçbir çıkar ve talepte bulunmadığı dikkat çekmektedir ki, bu da onun ne derece büyük bir dava adamı olduğuna delildir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin mücadele ettiği bir diğer zümre ise, aslından uzaklaşmış ve şeriata mutabık olmaktan çıkmış tekke/tasavvuf ehlidir. İbn-i Arabî Hazretleri’nin, hakikati idrak edilmeden okunup yorumlanan vahdet-i vücûd telakkisi, ehliyetsiz kimselerin elinde panteist bir anlayışa büründürülmüştü. Bir mütefekkirin ifadesiyle hadise şöyle bir mahiyet arz etmekteydi: “Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşerse hakikatten inkılâb eder ve hurufâta kapı açar.”

Evet, devir tam da mecazın ilmin elinden cehlin eline düştüğü devirdi. Öyle bir devirdi ki, bir yanda müktesebatı ve idrak seviyesi İbn-i Arabî’yi anlamaya yetmeyen “ehl-i zahir” ve “ehl-i rüsûm”un yersiz itirazları ve tekfire varan ifrat noktasındaki çıkışları; diğer yanda İbn-i Arabî Hazretleri’ni anladığını zanneden ancak şeriatın âdap ve erkânını koyvermiş, Kelâmî esaslarda mühim sorunlar yaşayan; varlık, sıfatlar ve irade gibi meselelerde felsefenin girdaba kapılmış ve Ehl-i Sünnet çizgisinden uzak düşmüş müteşeyyihler topluluğu...

Bu hal u ahval içinde ise İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, tarikat ve hakikatın şeriatın bir parçası ve hizmetçisi olduğuna işaret ederek şöyle demekteydi:

“Bu fakir iyi anladım ki, tasavvuf şeriatın yardımcısıdır. Şeriattan başka bir şey değildir. Böyle olduğunu mektuplarımda, kitaplarımda açıkladım. Bu iki faydaya kavuşmak için tasavvuf yolları içinden Nakşibendiyye yolunu seçmek daha iyi ve daha uygundur. Çünkü bu yolun büyükleri sünnet-i seniyyeye yapışmışlar ve bidatlerden sakınmışlardır. Bu yol Ashâb-ı Kirâm’ın [aleyhimü’r-rıdvân] yoludur.’’ (16)

“Şeriat üç esastan oluşur: ilim, amel ve ihlâs. Bu üç parça tam olarak yerli yerine oturtulmadıkça şeriatın gereği de layıkıyla yerine getirilmiş olmaz. Şeriatın gereklerinin yerine getirilmesi durumunda da dünyevî ve uhrevî bütün saadetlerin üstünde olan Allah'ın rızası gerçekleşir. “Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür” (Tevbe 9/72). Bu sebeple şeriat dünyevî ve uhrevî bütün saadetlerin teminatı olmuş ve şeriatın dışında ihtiyaç duyacağımız hiçbir şey kalmamıştır.

Sûfîlerin uğraş alanı olan tarikat ve hakikat ise şeriatın üçüncü parçası olan ihlâsın tamamlayıcıları olmakla şeriatın hizmetçisidirler. Bu ikisinden maksat ancak şeriatı tamamlamaktır. Sülûk ve cezbe makamlarının sonu olan rıza makamına erişmek gerekir. Zira tarikat ve hakikat makamlarının kat edilmesinden maksat, rıza makamına yol açan ihlâsı ele geçirmekten başka bir şey değildir.” (17)

İşte İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, böyle bir zamanda öncü olarak ortaya çıkmış; İbn-i Arabi’yi onun makamından bir nazar ile müdafa etmiş ve hakkını teslim etmiştir. O, vahdet-i vücûd telakkisindeki noksaniyeti izah ederek tasavvuf ehline seyr u sülûk makamlarıyla ilgili yine aslı Kur’an ve sünnet kaynaklı ve kelâmî çizgiye daha münasip vahdet-i şuhûd ıstılahını kazandırmıştır. Ancak şu husus hakkıyla bilinmelidir ki, bir kısım çevrelerin iddia ettiği gibi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri mahza vahdet-i şuhûd telakkisi ile kayıtlı değildir. Mektûbat’ındaki 43. mektup dikkatle okunduğu vakit görüleceği üzere, o vahdet-i vucûda ilme’l-yakîn, vahdet-i şuhûda da ayne’l-yakîn demiş, bu ikisinin ötesinde ise hakke’l-yakîn olduğunu ifade ile bu makamın da en âlâ makam olduğunu beyan etmiştir.

“Mesela güneş doğduğu sırada yıldızları inkâr edip onların yok olduğunu ileri sürmek gerçeğe aykırıdır. Ama söz konusu vakitte yıldızların görülmemesinde herhangi bir aykırılık yoktur. Bilakis bu, güneşin çok açık bir şekilde parlaması ve gören kimsenin görmesinin kusurlu olmasından kaynaklanır. Eğer bakan kimsenin gözleri güneşin nuruyla ışıldatılsa onda bir kuvvet hâsıl olur ki, bununla yıldızların güneşten ayrı olduğunu görebilir. Yıldızların güneşten ayrı olduğunu görmek de hakke’l-yakîn mertebesidir.” (18)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne göre tek kurtuluş yolu vardır. O da Peygamber Efendimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] sünnetine tâbi olmaktır. (19) Bu hususta şöyle der:

“İç dünyayı Hâcegan yolunun nisbetiyle mamur etmek, dış dünyayı da Peygamber Efendimiz’in zahirî sünnetleriyle donatmak gerekir. Asıl iş budur, gerisi boş hayallerdir.” (20)

İman mevzuunda pek çok tahşidatta bulunan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, doğru itikad hakkında şöyle der:

“Bilesin ki, mükelleflere vacip olan amellerden ilk yapılması gereken, akidelerini Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin görüşlerine uygun olarak düzeltmeleridir. Allah Teâlâ bu âlimlerimizi gayretlerinden dolayı mükâfatlandırsın.

Ahirette kurtuluş bu büyük zatların görüşlerine tâbi olmakla mümkündür. Kurtuluşa erecek olanlar ancak bu zatlar ve bunların yolunu takip edenlerdir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in [sallallâhu aleyhi vesellem] ve onun ashabının yolundan gitmektedirler. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i nebeviyyeden elde edilen bilgiler içinde, ancak bu büyük zatların anladıkları ve ortaya koydukları bilgiler doğru ve geçerlidir. Zira bidatçi ve sapık kimseler de, yanlış anlayışının, bozuk itikadının Kur’an ve sünnete dayandığını ileri sürmektedir. Demek ki Kur’an ve sünnete dayandığı ileri sürülen her anlayış doğru olmayabilir.” (21)

mâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni sadece tekkede seyr u sülûk işleriyle meşgul bir sûfî olarak tanımlamak mümkün olmadığı gibi onu sadece medresede talim ve terbiye işleriyle meşgul bir alim olarak görmek de mümkün değildir. O, tasavvuftaki üstün dirayeti, ilimdeki üstün rusûhiyeti ve zekadaki keskin nazariyatı zatında cem etmiş üstün bir şahsiyettir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri vefatı öncesi, “Bütün varlığınla O’na yönel” (Müzzemmil 73/8) âyet-i kerîmesinin mücessem hali olmuştu. Rabbine kavuşma iştiyakıyla çoğu zaman gözyaşı döküyor; “Allah’ım! En yüce dostlarının arasına katılmak istiyorum!” cümlesini dilinden düşürmüyordu. Müridleri, kendilerine hiç iltifat etmeyen şeyhlerine, “Efendim! Bizleri iltifatlarınızdan niye mahrum ediyorsunuz” dediğinde, “Allah Teâlâ ne güzel sevgilidir” diye mukabele ediyordu. O büyük İmam, 8 Safer 1034/20 Kasım 1624’te dilinde ve kalbinde lafza-i celâl, canı cânana teslim eyleyerek dâr-ı bekâya irtihal eyledi ve Sirhind’e defnedildi. (22)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapkınlığın, zulmetin ve felsefî akımların dört bir yanı kuşattığı zaman diliminde Ehl-i Sünnet itikadını kuvvetli irşadıyla ve tarikat hizmetiyle ihya edip binlerce kâfirin mümin, çok sayıda fâcir ve fâsıkın da tövbe ederek sâlih müslüman olmasına vesile olmuştur. Bu uğurda zindanlara düşmüş, çeşit çeşit eza ve cefaya göğüs germiştir.

Kelâm ilminde de müctehid olan İmâm-ı Rabbânî, Tasavvuf’un, İslam’ın emir ve yasaklarının kolaylıkla ifası için ve Allah Teâlâ’ya muhabbete vesile olan bir yol olduğunu beyan etmiştir. Velayetin Allah’tan gafil olmamak, O’nun esmâ ve sıfatlarına ve fiillerine marifet ve yakınlık kazanmak olduğunu söylemiştir. Velinin keramet izharının gerekli olmadığını vurgulamış ve kendisinden önceki evliyaullahın anlaşılmayan sözlerini sarih bir şekilde izah etmiştir. Vaz‘ ettiği esaslar muvacehesinde teşekkül eden yol da “Müceddidiyye” ismiyle anılmıştır.

En meşhur eseri üç ciltlik Mektûbât’tır. Müridlerine ve idarecilere hitaben kaleme aldığı mektupların bir araya gelmesiyle oluşan eser 526 mektuptan müteşekkildir. Mektupların büyük bir kısmı, müridi Muhammed Haşim-i Keşmî tarafından İmam henüz hayatta iken derlenmiştir. Mektûbât; Kelâm, Fıkıh ve Tasavvuf’a dair marifetleri açıklayan eşsiz bir eserdir. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri bu kitap hakkında: “Allah’ın kitabından ve Resulullah’ın [sallallâhu aleyhi vesellem] hadislerinden sonra, İslâm kitaplarının en üstünü, en faydalısı, İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ıdır” buyurmuştur. (23)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Mektûbât ile alakalı olarak Hz. Peygamber’le [sallallâhu aleyhi vesellem] aralarında geçen manevi muhavereyi şöyle anlatmaktadır:

“Onu yazdıktan sonra sevgili Peygamberimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] yanında ümmetinden kalabalık bir meşayıh grubu ile geldikleri bana malum oldu. Peygamberimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] mübarek ellerinde bu risale vardı. Kıymetine binaen Peygamberimiz [sallallâhu aleyhi vesellem] onu öpüyor ve meşayıha gösterek, ‘Bu tür itikatları elde etmek gereklidir’ diyordu. Söz konusu bilgilerle bahtiyar olan kimseler Peygamberimiz’in [sallallâhu aleyhi vesellem] yanında bulunan nuranî seçkin ve ender şahsiyetlerdi. Neticede Peygamberimiz [sallallâhu aleyhi vesellem], fakire bu zuhûrâtı o mecliste yaymayı emir buyurdular.” (24)

İmam Suyûtî Hazretleri’nin Cem‘ü’l-Cevâmi‘ isimli eserinde, İbn Mesud’un Abdurrahman b. Yezid’den, onun da Hz. Câbir(Radıyallâhu Anh) ’dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resulü [sallallâhu aleyhi vesellem] şöyle buyurmaktadır: “Ümmetimden ‘sıla’ isminde biri gelir. Onun şefaati ile çokça kimseler cennete girer.” Sıla, birleştirici demektir. Tasavvuf’u fıkhî bilgiler ile birleştirdiği için bu isim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne verilmiştir. Zamanın âlimleri, ona “sıla” ismi ile hitap ettiler. Kendisi de bir mektuplarında, “Beni iki derya arasında ‘sıla’ yapan Allah Teâlâ’ya hamd olsun” diye dua etmiştir. Şeyhülislam Ahmed-i Câmî Hazretleri’nin, “Benden sonra benim ismimde on yedi kişi gelir. Bunların sonuncusu bin tarihinden sonra olup, en büyüğü ve en yükseği odur” sözü de bu hususu teyid eder niteliktedir.

Üstad Bediüzzaman aynı hususla ilgili olarak, 8. Lem’a’da şu haberi naklediyor: “Meşhur Şeyhülislam Ahmed-i Câmî [kuddise sirruhû] dahi İmâm-ı Rabbânî’den haber verip demiştir ki: ‘Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimidir’, yani o elfin (binin) müceddididir.” (25)

Şah Abdullah Dihlevî [kuddise sirruhû], Mevlana Halid-i Bağdâdî’ye [kuddise sirruhû] yazdığı mektupta şöyle buyurmaktadır: “İmâm-ı Rabbânî’yi sevenler mümin ve takva sahipleridir. Sevmeyenler ise şakî ve münafıklardır. Bütün âlem-i İslâm’a, İmâm-ı Rabbânî’nin şükrünü eda etmek vaciptir.” (26)

Onun bir vechine bakarsanız; Kur’an ve sünnetten uzak düşmüş müteşeyyıhlarla mücadele edip onları şeriata uymaya davet ederken, bu minvalde Mükâşefât-ı Gaybiyye’yi yazarken görürsünüz. Bir vechine bakarsanız; imanın ihsan makamında vücut bulduğu Tasavvuf’un inceliklerini anlatırken ve hakikatini savunur halde Mebde ve Mead Risalesi’ni kaleme alırken bulursunuz. Bir vechesine bakarsanız; Mektûbât’ında fıkıhtan Hidâye’yi, usûlden Pezdevî’yi, Tavzîh ve Telvîh gibi eserleri mütalaa etmekten aldığı hazzı anlatırken bulursunuz. Bir vechesinde medrese talebelerine Şerhü’l-Mevâkıf, Beyzâvî ve Adudiyye’yi okuturken görür, bir vechesinde Şîa’ya Redd-i Revâfız’ı yazarak ashabı ve Ehl-i Sünnet’i müdafaa ederken... Bir vechesinde Hz. Peygamber’in [sallallâhu aleyhi vesellem] büyüklüğünü delillerle ispat ettiği İsbâtü’n-Nübüvve’yi yazarken, bir vechesinde sultanlar karşısında başı dik alnı ak surette Din-i Mübîn-i İslâm’ın, şeriat-ı Muhammediyye’nin yüceliğini müdafaada görürsünüz. Hakkı pervasızca savunan bu iman ve tevhid kahramanının bütün bunlara mukabil Govaliyar zindanlarına atılışını ve o halde bile evladına “Lâ ilâhe illallah” zikrini tavsiye ettiğini müşahede edersiniz... Gün gelir, Hürrem Şah Cihan’ın, “Efendim, orduda askerin morale ihtiyacı var, karargâha gelir misiniz?” davetine icabet edip, karargâhta cihad üzre geçirilen bir saatin başka yerlerde geçirilen uzun zamanlardan daha faziletli olduğuna itikad ettiğini (27) söyleyerek karargâhta bulunduğuna şahit olursunuz…

Evet, bütün bu yönleriyle bir başına âlem hüviyeti taşıyan Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî kaddesallâhu sirrahu'l-ali, muhakkak eski bir Arap şairinin şu beytinde ifade ettiği hakikate namzet bir zattır:

“Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenâb-ı Hakk’a zor gelmez.”

Mevlâ Te'ala Hazretleri bizleri Hazret-i İmam’ın himmet, bereket ve şefaatlerine mazhar eylesin.

Âmin.

Kaynakça

1) Rabbânî âlim: Kendisine ilim ve hikmet verilen, ilmi ile amil ihlas sahibi âlimdir
2) Kadir Özköse-H. İbrahim Şimşek, Altın Silsile’den Altın Halkalar, Malatya: Nasihat Yayınları, 2009, s. 327.
3) Ebû Davud, Sünen, Melâhim, 1.
4) “Sirhind” kelimesinin Sanskritçe, “aslanı bol olan yer” anlamına gelen “Sihrend” ve “Sihrind” kelimesinden türediği bilinmektedir.
5) Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî, İstanbul: İnsan Yayınları, 2009, s. 17-18.
6) İmâm-ı Rabbani; Mükâşefât-ı Gaybiyye [trc. Necdet Tosun], İstanbul: Sûfi Kitap, 2006, s. 20-22.
7) Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, İstanbul: Altınoluk Yayınları, 2012, s. 376.
8) İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât [trc. Heyet], İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/726, nr. 234; 2/285, nr. 290.
9) Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, İstanbul: Altınoluk Yayınları, 2012, s. 376.
10) Enver Konukçu, “Ekber Şah”, DİA, 10/543.
11) Abdülhamit Birışık, Hind Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İstanbul 2001, İnsan Yayınları, s. 40.
12) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/262, nr. 47.
13) Aziz Ahmad, “Religious and Political Ideas of Shaikh Ahmed Sirhindi”, Rivista Degli Studi Orientali, Roma 1961, sy. 36, s.
14) Kadir Özköse-H. İbrahim Şimşek, Altın Silsile’den Altın Halkalar, Malatya: Nasihat Yayınları, 2009, s. 336.
15) Muhammed Halim Şarkpûrî, İkinci Bin Yılın Yenileyicisi: İmâm-ı Rabbânî [trc. Ali Genceli], Konya: İslami Neşriyat Yayınları, 1978, s. 41-42.
16) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/675, nr. 210.
17) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/222, nr. 36.
18) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/242, nr. 43.
19) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/241, nr. 42.
20) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/225, nr. 37.
21) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/613, nr. 193.
22) Kadir Özköse-H. İbrahim Şimşek, Altın Silsile’den Altın Halkalar, Malatya: Nasihat Yayınları, 2009, s. 339.
23) İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât [trc. Hüseyin Hilmi Işık], İstanbul: Hakikat Yayınevi, 2009, s. 3.
24) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 1/148, nr. 16.
25) Bedîüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdîki Gaybî, İstanbul: Sözler Neşriyat, 2004, s. 134.
26) Hüseyin Hilmi Işık, Se’âdeti Ebediyye, İstanbul: Hakikat Yayınevi, 2009, s. 1121. İmâm-ı Rabbânî’nin oğlu Hâce Muhammed Masum’un torunu Hâce Muhammed Fadlullah, Umdetü’l-Makâmât isimli Farsça eserinde dedesinin hayatını tafsilatıyla bildirmiştir. İmam hakkında daha fazla bilgi bu kaynakta bulunabilir.
27) Mektûbât, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 3/389, nr. 78.

(1) Yorum
  • Selamün aleyküm hocam elinize yüreğinize sağlık

Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Sezai Karakoç'un Ardından

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin asıl ismi Ahmed’dir. Şevval 971/Mayıs 15...

Gönül Dağı Dizisi ve Güneş Toplayan Adam Hikâyeleri

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin asıl ismi Ahmed’dir. Şevval 971/Mayıs 15...

Kokun Hatrına

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin asıl ismi Ahmed’dir. Şevval 971/Mayıs 15...