Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

İmaj Ya Da Hiç Kimse

avatar

Cengizhan Konuş

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Batı’da 15. yüzyılda başlayan Rönesans ve Reform hareketlerinin itekleyici güç olduğu Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi’nin etkisiyle ortaya çıkan modernleşme ve rasyonelleşme, yaşanan teknolojik gelişmeyle birlikte insanlığı tarihin hiçbir döneminde görülmeyen bir noktaya getirmiştir. Pragmatist ve pozitivist bir anlayışla dünyayı algılamaya ve anlamlandırmaya başlayan insan, duygularından arındırılmış, dış dünyayla ilişkisi sadece eğlence, zevk ve fayda üstüne kurulmuş biyolojik bir makineye benzetilerek, aklının sadık köpeği, hazzın kölesi haline gelmiştir. Bu noktada, imandan bağımsızlaşan akıl imajı keşfetmiştir. Biyolojik bir makine olarak insan, artık simgesel bir dünyaya adımını atmıştır. Gerçekliğin temsile boğdurulduğu bu dünya, sahteliğin el üstünde tutulduğu bir yerdir. İnsanlığın gölgelerin görüntüsünün peşine düştüğü bir zamandır bu. Öyle ki bu çağ, imajına düşkün olduğu kadar kalbine düşkün olmayanların çağıdır.

Aldatılmış bilincin sahteliklerle oyalandığı, doğru ile yanlışın gerçeklikten koptuğu ve kopyalarıyla var olduğu bir dünya oluşturulmuştur. İmaj çağı, insanı makyajlayıp benliğini, gururunu öne çıkarmakta, ‘’özgüven’’ adını verdiği kibirle oyalamaktadır. Tüketimin desteklenip üretimin belli kişilere verilmesi de elbette tesadüf değildir. Tekelleşme, modernleşme hareketlerinin başlamasıyla birlikte üretimi elinde tutanların diğerlerini köleleştirme biçimidir. Düşünmeyi, akletmeyi geri plana atan insan, kendisine sunulan seçenekleri değerlendirmek ve hayatını seçtiği seçeneğe göre devam ettirmek zorundadır. Sahte seçimler yaptırarak insanlığı aklının öncülüğünde özgür bir dünyaya taşıdığını söyleyen imaj üreticiler, toplumu iğdiş etmiştir. İmaj diye sunulan şeyler aslında hiçbir zaman sahip olunamayacak şeylerin toplamıdır. Gösterilen ve gösteren. İpin ucundaki kukla ya da oynatıcı. İmaj çağında her şey imaja hizmet etmelidir. Hakikati gösteren herkes suçlanmış, toplumun dışına itilmiş ve delilikle suçlanmıştır. 20. yüzyılda elektriğin bulunması görsel araçların gelişmesini sağlamış, bununla birlikte ‘’görsel kültür’’ ön plana çıkmış, gözün dışındaki her şey dışarı itilmiştir. Televizyonun ve nihayetinde internetin ortaya çıkışı imaj üretimini artırmış, insanlara medya despotizmi uygulanmıştır. Televizyonun işaret ettiği her şey görünür hale gelmiş, onun üretmediği şeyler yok sayılmıştır. Gerçekliğin kopyalanıp gerçekmiş gibi sunulduğu bu dünya en sonunda sosyal medyayla birlikte iyice aslından koparılmıştır. Bir mühendislik terimi olan “dizayn etmek”, toplumlar üzerinde sosyal medya aracılığıyla denenmiş ve başarılı olmuştur. Hayatını sosyal medyaya endekslemiş bireyler dışarıya çıktığında yalnızlıktan bunalmaktadır. Hakikate yabancı haline gelen insan, kendisiyle, dış dünyayla ve en nihayetinde gerçeklikle çatışmakta, makyajı akan palyaço gibi makyajın altındakine tahammül edememektedir. Davranış şeklinden yeme-içme kültürüne varıncaya dek her şey paket şeklinde modern insana sunulmaktadır. Saçının şekli, kıyafetleri, algılayış ve anlayış şekliyle birbirinin kopyası “hiper-realite” bir insanlık ortaya çıkmıştır. Kendinin dışında hiçbir yere varmak istemeyen imaj, üreticilerine de hükmeder.

Çünkü üretmek, tabi olmaktır. Sistem kendisini rasyonelleştirirken, sistemin içine dâhil ettiği insana nesne muamelesi yapmaktadır. Eşyanın hükmü hizmet etmektir. Eşyalaşan insan da sisteme hizmet etmek zorundadır. Nesnelerin dünyasında nesnenin hükmü, verdiği hizmet kadardır. Nasıl ki bir yastık, kılıfını reddedemezse insan da nesneleştiği bu dünyada imajını reddedemez. İmaj, köleleştirmenin en basit yoludur. Değiştirilebilir ama tartışılmazdır. Değiştirilmesi de ancak imaj üreticilerin isteği ile mümkündür. Neo-liberal politikalar imaj üretimini kolaylaştırmıştır. Çünkü imaj iktisadi davranışların uzantısıdır. Burada önemli olan uyum sağlayabilmektir. Adorno ve Horkheimer’ın dediği gibi, ‘’Seçenek ya oyuna katılmak ya da dağın ardında kalmaktır.’’ Yanılsamayı özgürlük sanan insan, gerçekliğini yitirmiş, bir sis perdesinin ardından hayata bakmaktadır. İmajı içselleştirmek insanı öz benliğine, özüne düşman kılmıştır. İnsan ilişkileri laçkalaşmış, yüzeyselleşmiş, pragmatist hale gelmiştir. İnsanlar arası ilişkileri zedeleyen bu laçkalaşma toplumun kültürel kodlarının da çözülmesine neden oldu. Teknolojiyi elinde tutan imaj üreticileri görsel iletişim araçları (sinema, televizyon, reklamlar) aracılığıyla kültürel değerleri aynılaştırmaya başladılar. Geleneklerinden kopmuş, kendisine ait olmayan bir yaşamı benimsemeye çalışan toplumlar üretildi. Bu bağlamdan yola çıktığımızda, şehirleri de dizayn eden imaj için evler, yollar, caddeler, mağazalar vs. en hızlı şekilde yapılmalıdır; önemli olan estetik değil hızlı olmasıdır. Şehir kültürün bir parçasıdır ve kültür üretimi de imajın tekeli altındadır. Üretilmiş model, gerçeğin temsili haline gelirken aynı zamanda gerçeğin tasarlanmasıdır. Tasarlanan bir zihin yapısına sahip kişilerse özgürlüğü ancak kodlanmış aklın normlarıyla idrak edebilirler. Kutsal olarak sadece kendini kabul eden imaj, gerçek yaşamı propaganda aracılığıyla istila eder. İmaj üretimi, insanı kıymetsiz hale getirdi. İnsan, metanın kuşatması altında silikleşmiş bir figür haline geldi. Sadece imajıyla var olan insanın kutsalı da olmayacaktır. Sanallık üzerine bina edilen, şeffaf, geçirgen ve daha da önemlisi mahremi olmayan bir dünya kuran modern insanın kutsalı, üretilen imajdır. Hakikat kutsal olmaktan çıkmış, soyutluğun dünyasında kaybolup gitmiştir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.