İlmin Kandilleri

Her şeyin öncesi daha güzel ve makbul olduğuna dair bir temayül vardır. Fakat bu temâyül ve tahassürün bir istisnası mevcuttur. Bu istisna, evvelinden ve ahirinden mütemadiyen daha cazip, daha hoş ve daha mücellâ bir örnekliğe tekābül eder. Bu örneklik, istisnanın müstesna haline bürünen ve kirli zamanların ikliminde açabilen gonca gül, şirkin hırıltılarına karşı duran cesur şahsiyet ve durgun vakitlere can veren müjdeleyici… Yani biricik sevgilimiz…

Türk-İslam efkâr-ı umumiyesi, ilim namına başka uygarlıkların akıl dahi erdiremediği harikaları, Kur’an-ı Kerim ve Şanlı Peygamberimizin rahle-i tedrisinden talim etmiştir. Her ayet ve her bir hadis, yaşantının mahâretli tatbikiyle vücut bulmuş ve örneklik hazinesine dönüşmüştür. Bu iki âbidenin membaı bir olduğundan, bütün işlerini biteviye birlik mefhumuyla algılamış ve bu anlayış üzerinden yol almıştır. Cemal ile celal sıfatının bir olanda nasıl vücut bulduğu bizim için bir îman mevzuu iken, başkalarının havsalasını hercümerç eden şaşkınlık dolu bir durumdur. Bu bakımdan fikrimizin temeli ve idrakimizin yelpazesi fevkalâde sarihtir. Kodları açık ve belirgindir. Menzile ulaşmak ise bu açık ve belirgin yollara revan olmaktan geçmektedir.

Bütün zamanların ve mekânların sahibi, insanoğluna bir servet sunmuştur. Bu servet ilimdir. Bundan başka sevda arayanlar, platonik bir aşkın tesirindedir. Geçmişin tecrübeleri ve bugünün gerçekleri bize göstermiştir ki, kıyamet renkli saldırılar ve kurşunlar, ancak ilmin şualarıyla alt edilebilir. Ruhumuzu şenlendirecek bir söz, bedenimizi güçlendirecek gıda ve dimağımızı zenginleştirecek düşüncelere tercüman olacak yegâne âmil, ilimdir. İlmin dostları olduğu gibi düşmanları da ziyadedir. Lakin hiçbir hasmına yenilmeyen bir özelliğe sahiptir. Fakat bu mağlubiyetsizliğin de pek mühim bir şartı vardır; o da kifâyet ehlinin muhitinde yer almasıdır. Zira herhangi bir şey zalimin elinde olduğunda ceberut bir hale bürünürken, müminin yüreğinde istikāmet bulan naif bir üslûba tahavvül eder. Haliyle ilmin yenilgisiz şanının devam etmesi, komutanına ve ortamına bağlıdır.

Bilge dedem, “ilmin ve ölümün saati yoktur” derdi. Ölümün ilimle olan bağını keşfedenlerin etrafında, yekta rayihalar durmaksızın halelere dönüşür. Çünkü ölüm, ölümsüzlüğe meftun bir ilmin kapısından girmektir. Bu kapının bilincinde olanların her anı sabah, her günü saadettir. Bilmediğimizi öğrendiğimiz günden bu yana, ilmin yükselme, duraklama ve gerileme dönemleri olmuştur. Kimi zaman sefil bir putçuluğun etrafında dönen ve döndükçe yeni putları hortlatan dönemler görülmüş, kimi zaman ise hürriyetin kanatlarından dünyanın dört bir yanına aydınlık yolların inşaasına şahit olunmuştur. Bu şahâdetin taçlı kapısı ise medreselerdir. Medreseler, cemiyete adam yetiştiren irfan yuvalarıdır. Bu döngüde her cemiyetin bir insan modeli vardır ve merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle “insanı cemiyet yaratır.” Sonra kendini inşa eden bir ustaya dönüştürür. Toplumun temiz sayfalarını lanetli hale getiren ve adımlarını kirleten her saldırı, cemiyetin temiz usaresiyle bertaraf edilir.

Tarihi kökenleri “oku” emrine dayanan ve evvela insanı sonra toplumu ve insanlığı ilimle âbad etmeyi amaçlayan medreseler, Türk-İslam eğitim geçmişinin temel yapı taşlarıdır. İslam medeniyeti vahiy menşeili bir yapıdır. Vahyin her zerresinde ise ilmin huzmeleri yansımaktadır. Bu hassasiyetle yetişen ilim ehli, yeni şehirler kurarak vahşetin göbeğinde zift kusan dünyanın saçlarına güneşi sığdırmıştır. Medreselerin rahlelerinde yıldızlar yerlere inmiş, arzın suskunluğu tebessüme dönüşmüş ve zemheri ayazları temmuzun kalbine revan olmuştur. Uzakta kalan bozkırlar cennetin yeşil ummanında kabul olunmuş duaların bağrına otağını kurmuştur. Binâenaleyh, ilâhî mesajların şavkıyla aydınlanmış irfan geleneğimiz, ilme ve ilme dair her hususa âzamî hassasiyet göstermiştir. Bundan dolayıdır ki, bizim kadar ilim ehline, ilim meclislerine ve müesseselerine saygı besleyen ve emek veren başka bir toplum yoktur.

Medreselerin kökeni ilk emre dayansa da, kurumsallaşması epey vakit almıştır. Camiler, küttablar, ilim meclisleri, hatta saraylar gibi yerlerde ilmi faaliyetler yapılmıştır; fakat buralarda ekseriyetle dini ilimlere dair çalışmalar yürütülmüştür. Lakin yeni fetihler yapıldıkça, devlet genişledikçe ve ihtiyaçlar ile talepler arttıkça, hem mevcut faaliyetler hem de yeni sahaların daha nizâmî bir şekilde yürütülmesi ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bu ihtiyaç, tabii bir yörüngede medreseleri kurumsallaşmaya götürmüştür. Medrese geleneğinin İslam beldelerinde yer yer faaliyetine rastlamakla birlikte, özellikle Selçuklular zamanında Nizâmiye Medreseleri ile büyük bir ivme kazanmıştır. Burada hem siyasi saikler, hem de sünnî-şiî mücadelesi önemli rol oynamıştır. Şiî-İsmâilî mezhebinden olan Fâtımîlerin kurduğu Dârülhikme’ye karşı, Selçuklu devleti sünnî-hanefi anlayışı çerçevesinde eğitim veren Nizâmiye Medreselerini husule getirmiştir. Bu medreseleri kurmakla kalmamış, buradaki hoca ve talebelerin ihtiyaçları ile diğer giderlerin karşılanması için önemli bütçeler ayırmıştır. Selçuklu mülkünün her beldesi kaneviçe misali medreselerle işlenmeye başlanmış ve daha sonraki bütün Türk-İslam beylikleri ve devletleri bu anlayışa sadık kalmışlardır.

Her dönemin medreseleri kendinden önceki medreseleri örnek almakla birlikte sistem ve müfredat açısından oldukça özgün bir yapıya sahip olmuştur. Dönemlerine ait ilmi gelişmeleri yakından takip etmeleri ve yeni icatlara öncülük etmeleri, kuruluş felsefelerinin ne denli sağlam olduğunu göstermektedir. Ayrıca dünyaya ve insanlığa dair kanaatlere mihmandarlık yapmaları yanında, çalkantılı hadiseleri yetiştirdiği ilim adamlarıyla bertaraf etmeleri de üzerinde durulması gereken mühim noktadır. Daha sonraki dönemlerde planlanan eğitim faaliyetlerine ve müesseselere de temel teşkil etmesi açısından, ayrıca büyük bir kıymete haizdir. Karahanlıların İslam inkılabıyla Türk tarihinde görülmeye başlayan medrese geleneği, Samanoğulları, Selçuklu, Eyyubi, Memluk ve Osmanlı ile zirvelere ulaşmıştır. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, ilmin erdem boyutları mezkûr müesseselerde vücut bulmuştur. Kendine mekân arayan hakîkatler gök kubbeden ve yağız yerden alay alay buralara akmıştır. Şiirin üstündeki gaflet tozları, inancın aşındaki acı baharatlar ve ahlakın numunelerini girdaba sürükleyen tahribatlar, hep medreselerin usûl iklimiyle bertaraf edilmiştir. İstanbul’u fethetme aşkı buralarda diri tutulmuş, Anadolu’nun yurt edilmesi buralarda vird edilmiştir. Yetiştirdiği insan kaynakları, ilmin mâhiyetini ebedi bir âbide gibi cümle gönüllere nakşetmiştir. Medreselerden icâzetini alan her bir gönül dostu, bu zarif mirasın terennümüyle hayat bulmuş ve hayata anlam kazandırmıştır. İnsana ve fıtrata dair hiçbir hususun gölgede kalmasına razı gelemeyen bir anlayışla, Türk-İslam medeniyetinin planları burada yön bulmuş ve şölen tadında numune-i icraatlar ortaya koymuştur.

Medreseler, mâşeri vicdanın meydanında üslup ve tarz sahibi olmaları münasebetiyle en kötü günlerin dahi umut ışığı olmuştur. Karanlığın utanç yüzüne karşı varlığın manzumesini haykırmışlardır. Moğol ve Haçlılar, medresenin taktikleriyle dumura uğramış ve bütün tahripkârların mezar taşları, yine medresenin usta elleri tarafından yontulmuştur. Böylesine harikulâdelik ve ulvî hassasiyet merhalesine erişmiş olmalarının sırrı ise, doğru kaynaklardan beslenmeleri ve zamanı doğru okumaları sayesindedir. Zamanı doğru okuyanların her günü refah olmasa da, istikbali müreffeh tablolarıyla süslenir. Zamanı doğru okuyabilme istidadı, Nizâmiye Medreselerinden Sahn-ı Seman medreselerine, Fatih Medreselerinden Süleymaniye Medreselerine ila ahir uzanan bir ihtişamın maarifini doğurmuştur. Evet, medreseler kuruluş felsefesine sadık kaldığı müddetçe bütün tenkitlerin ve hicivlerin arasında makul olabilmeyi başarmıştır. Çünkü makul olmak akıl ile hareket etmek anlamına gelir. Akıldan âzâde hareket edenler ise daima iblise iltimas geçmiş sayılır. Bu mekânlar ise aklın ve vicdanın muhayyilesinde ruh bulmuştur. İblisin önünde eğilenlerle mütemâdiyen mücadele etmiştir.

Medreselerin şanlı günleri yanında garip bağnazlıkları ve durgunluğu yüzünden kendi kendini lağvedecek duruma getirdiğini de konuşmakta fayda vardır. Uzun bir süreç içinde ve onlarca neden dolayısıyla bünyesinde polemiklerin türemesi bir nebze kabul edilebilir, fakat meçhule doğru yol almaya başlaması, arşı saran bir çığlık gibi hüzün makamına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, yeni bîçâreliklere kapı aralamış ve o yağız delikanlı ihtiyarlık devrine girmiştir. Son demlerinde yaramaz ve serkeş kişilerin çokça yurt tuttuğu mekânlar haline geldiği gerçeği, bugün için bize önemli düşünme vadileri oluşturmalıdır. Cehdin ve üretmenin mekânları nasıl bıkkınlığın, bedbinliğin ve durgunluğun merkezi olduğu, tafsilatlı bir şekilde tetkik edilmelidir. Fakat şunu da özellikle ifade etmeliyim ki, medreseler en verimsiz günlerinde bile bugünün birçok kurumundan daha kaliteli ve düsturlu bir halde idiler. Bizim tenkidimiz kendisinin gerisinde kalmasına yöneliktir. Bu sebeple, düşerken bile yüce kaldığı ve modern zamanların kurumlarından daha şümullü tespitlerin otağı olduğu hususu, çift yönlü tefekkürü ve hatta teemmülü zorunlu hale getiriyor.

Medreselerin hayranlık uyandıracak tarihine ideolojik bakılmadığı müddetçe bu müesseselerin nelere kadir olduğu görülecektir. Tebeddülat ebedidir ve haklı-haksız saiklerle medreseler kapatılmıştır. Kapatılmasının ya da kapatıldıktan sonra onu bir öcü gibi görmenin doğru olup olmadığını analiz etmek en önemli vazifelerimizdendir. Yanlış yapılan noktaların tespit edilmesi ve bugün aynı hataların tekerrür etmemesi açısından bir yol haritası olarak önümüzde durmalıdır. Bugün medreselere dair yapacağımız en iyi çalışma, günümüze ışık tutacak taraflarını bulmak ve iktibas etmektir. Tarih, maalesef herkesin vizesiz girdiği ve hunharca nutukların atıldığı bir mecra haline gelmiş durumda. Bu serbestlik içinde birçok kimsenin senaryolar ürettiği ve zamanların uyuşmasına aldırmadan iddialar savurduğunu görmekteyiz. Bunlardan biri de medreselerin yeniden yürürlüğe konulması talepleridir. Bir takım kesimler tarafından mevcut eğitim sisteminin aksaklıkları üzerinden medreselerin yeniden yürürlüğe girmesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bakış açısı kötü niyetli olmayabilir, lakin yanlıştır. Medreselerimiz kendi şartlarında doğmuşlar ve vazifelerini ifa etmişlerdir. Onlardan bugün itibariyle faydalanmak gerekiyorsa, büyük bir medeniyet olmamızdaki rolünü inceleyip çağımıza dair çıkarımlar yapmaktır. İslam toplumlarını tekâmül ettiren müfredatın ve samimiyetin izlerini bulup günümüze uyarlamaktır. Yoksa vefat etmiş iyi bir kişiyi mezardan çıkarıp elbise giydirmek, onu eski hayatına ve ruhuna kavuşturmaz. Bu bakımdan üstünkörü bilgilerle medreselerin eğitim anlayışına taarruz etmek ile gerçeklik tasavvurundan halî olarak medreselerin yeniden kurulmasını istemek, neredeyse aynı avamlığın faklı çehresidir.

Medreseler, mimarisi ve müfredatı açısından oldukça özgün kurumlardır. Atayurdundan başlayarak Anadolu’ya, Mağribe ve Balkanlara uzanan bu ilim halkaları, vatanı islampenah eylemiştir. Tarihimizin zirvelere ulaşmasında, medreselerin ziyade payı olduğu aşikârdır. Öyle dönemler vardır ki, bu kıymetli müesseseleri göklere çıkarsak yeridir. Bu sebeple sıkça tartışıldığı ve kapatıldığı dönemlerde bile tâzîze layık hizmetler yapmıştır. Bu milletin ulularının cümlesi, buralarda yetişmiş ve medeniyetimizi telkâri ustası gibi işlemiştir. Hürmetse hürmet, alkışsa alkış… Her açıdan büyük bir ayna hükmündedir. Maksat üzüm yemek ise âtîyi inşa ederken medreselerden iktibas edeceğimiz fevkalâde timsaller mevcuttur. Bu sebeple medreselerimiz, gerek fiziki ve gerekse ilmi vakarlarıyla yeniden okunmayı bekliyor…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

Her şeyin öncesi daha güzel ve makbul olduğuna dair bir temayül vardır. Fakat bu tem&...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

Her şeyin öncesi daha güzel ve makbul olduğuna dair bir temayül vardır. Fakat bu tem&...

İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

Her şeyin öncesi daha güzel ve makbul olduğuna dair bir temayül vardır. Fakat bu tem&...