İki Kıssa Nice Hisse

Kıssalar, hatıralar, yaşanmış hikâyeler her zaman ilgimi çekmiştir. Binlerce sayfanın şerh edemeyeceği, ciltlerce yazılsa belki yine de kalbe indiremeyeceğimiz bir hakikati bir anda, kafamıza düşen elma misali gönlümüze düşürür bunlar. Nükteli ve hikmetli bir söz yahut bir olay; tüm hakikatiyle kalbimize inen, kalbimizi canlandıran bir şimşektir. Mânâsına vâkıf olamadığımız bir mevzuyu konuşurken birisi bunlardan bir tanesini araya sıkıştırıverse hakikat bir ok gibi derunumuza saplanır.

Geçenlerde kıymetli bir dostumla muhabbet ettik biraz. Pek çok konuya temas ettik. Söz sözü açtı, vakit epey uzadı. Muhabbet ederken iki güzel kıssa aktardı dostu. Onları sizle paylaşmak ve üzerinde biraz hasbihal etmek var niyetimde.

İlki, hacca giden bir hacı amcamızla ilgili. Yıllarca tarla tapan peşinde koşturan; hayatını köyünün yollarına, alnının terine vakfetmiş hacı amcanın biri, ömrünün ahir deminde hacca gitmeye karar vermiş. Tam tekmil hazırlanmış, hacca gidenlerle birlikte yola revan olmuş. Uzun, meşakkatli bir yolculuktan sonra nihayet varmış Mekke’ye, kavuşmuş sevgilisine. Büyük bir şevkle, gayretle ibadetini yapmaya başlamış. Yapıyormuş yapmasına da gözü hep sağa sola çarpıyormuş. Siyah tenlileri ilk defa gördüğünden, “Allah’ım bunlar nasıl insan?” deyip duruyormuş içinden. Bir gün Kâbe’de ibadet ederken siyahinin biri gelip oturmuş yanına. Çaktırmadan süzmüş, hoş olmayan düşünceler geçmeye başlamış içinden. Yanmış yağ gibi kararmış bunlar, diye düşünmüş ve kerih görmeye başlamış onu. Yanındaki adam hakikati anlamış olacak ki, “Sitemin boyaya mı yoksa boyacıya mı?” deyivermiş hacı amcaya. O anda amcamız yanlışını anlamış ve tövbe edip helallik dilemiş.

Yaradan’ımız birse, hepimiz onun kudretinden bir parça olarak yaratılmışsak, onun yaptığı her işte bir sebebi hikmet vardır diyorsak neden tartışıyoruz? O siyah, bu beyaz; o şu milletten, şu falan milletten; onun saçı seyrek, bunun kaşı eksik gibi birçok tartışma… Rengimizi, siretimizi, suretimizi, fıtratımızı, ailemizi, yaşadığımız yeri seçen o değil mi? Bunları sorgulamak, O’nun sonsuz kudretini sorgulamak anlamına gelmiyor mu? Yaratılanın yaratanı sorgulaması hudutlarını en ağır şekilde ihlal etmesi demek değil mi?

Mâlumunuz Hz. Musa ile Hızır arasında geçen bir kıssa var Kur’an’da. İnsanın bilmediği, sırrına vâkıf olmadığı ilahi işlerde hüküm yürütmeye kalkışması hep o kıssayı getirir aklıma. Orada Hızır, Hz. Musa’ya “Doğrusu sen, benimle beraberliğe sabredemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” demiş, bir yazarın ifadesiyle söyleyecek olursak hâl lisanıyla, “Benimle beraberliğe sabretmek senin elinden gelmez. Sen bu hususta mazursun. Çünkü bu ilmin kemali henüz sana verilmemiştir.” diye telkin etmişti Hz. Musa’ya. Fakat nihayetinde olanlar olmuş ve yolları ayrılmıştı. İlmimizin olmadığı hususlarda konuşmamamız daha doğru. Böyle durumlarda, “Vardır bir sebebi hikmeti, hikmetinden sual olunmaz” deyip geçmek en güzeli.

Hepimiz insanız; Efendimiz’in deyişiyle, “Rabbimiz bir, babamız da bir, hepimiz Hz. Âdem’in çocuklarıyız, Hz. Âdem ise topraktan.” Ustası bir, menşei bir malzemelerin birbirine karşı üstünlüğü olmadığı gibi bizim de birbirimize üstünlüğümüz yok. Yine Efendimiz’in deyişiyle tek bir üstünlük alanımız var, o da takva. “İnsanı küçük görmek, göreni küçük düşürmez mi?” diye sorup, “İnsana günah olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” hadisiyle ara ara yoklamamız gerekiyor kendimizi.

Diğer kıssa ise Erzurum’dan. Adamın biri Erzurum Ulu Cami’ye girmiş. Tam namaza duracakken bir inleme sesi duymuş içerde. Merak etmiş, sesin kaynağını araştırmaya koyulmuş. Sonra bir de bakmış ki, ne görsün? Mahallelerin sarhoşu bir köşeye çekilmiş, ağlıyormuş. Hiç yakıştıramamış onu ulu mabede. Böyle bir sarhoşun burada ne işi var dercesine geçmiş içinden. Bedeni sarhoş ama kalbi ayık zat dönüp demiş ki: “Senden mi istirem? Ondan istirem, ondan…”

Bedeni sarhoş olandan değil de asıl kalbi sarhoş olandan korkmak gerek. Bedeni sarhoş olanın ne zaman ayılacağı bellidir, peki ya kalbi sarhoş olanın? İnsanları sürekli yargılayan, kendisinin hiç sapmayacağını düşünen, dalaletin kendisinden uzak olduğuna emin olan bir insanın hâli sarhoştan daha kötüdür.

İnsanların kalplerinde olanı Allah bilir ancak. Kalpleri İslam’a yönelten de O’dur, hidayeti veren de… Bu yüzden kadim medeniyet geleneğimiz hiçbir zaman nazarı günahkâra yöneltmemiştir. “Günahkâra değil, günaha düşman olmak gerek; hastaya değil, ura düşman olmak gerek.” der büyüklerimiz. Çünkü onlar müʼminin din kardeşine karşı daima hayırhâh olması gerektiğini yani kişinin iyiliğini temenni etmenin her zaman en doğrusu olduğunu biliyorlardı.

İmam Malik’in şöyle diyor bir sözünde: “İnsanların günahlarını düşünmeyin, onların Rabbi değilsiniz. Siz kendi günahlarınıza bakın çünkü kulsunuz. Belâya uğramışlara merhamet ediniz, bela ile imtihan edilmediğiniz için Allah’a hamd ediniz!” Günahkâra karşı merhamet ve muhabbette olmamız, onu tövbeye güzel bir dille teşvik etmemiz gerek. Çünkü Nebevi ilke bunu gerektirir. Efendimiz; Ebû Cehil gibi müşriklerin en azgınına dahi incelikle yaklaşmış, onu doğru yola güzellikle davet etmişti. Hz. Musa’yı Firavun’a gönderen Rabbimiz, “Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.” buyurmuştu.

Bunlar ve benzeri hadiseler üzerine konuşulacak çok şey var belki. İnsan olarak fıtratımız itibariyle hataya çok meyilli olduğumuz hususlar bunlar. Ben yalnızca zihnime uğrayanları, gönlümden geçenleri yazdım. Dilerim kalbimizde ve hayatımızda güzel inkişaflara vesile olur.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Kıssalar, hatıralar, yaşanmış hikâyeler her zaman ilgimi çekmiştir. Binlerce sayfanın ş...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Kıssalar, hatıralar, yaşanmış hikâyeler her zaman ilgimi çekmiştir. Binlerce sayfanın ş...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Kıssalar, hatıralar, yaşanmış hikâyeler her zaman ilgimi çekmiştir. Binlerce sayfanın ş...